mehmet akif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmet akif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2009 Salı

Eşref Edip Fergan Kimdir

Eşref Edip Fergan (1882 – 1971) Türkistanlı bir ailenin çocuğuydu. Selanik / Serez'de doğdu. Sıbyan Mektebi'ni ve Rüştiye'yi burada bitirdi, Müftü Ümaduddin Efendi’den ilimler tahsil etti. Bir yıl kadar Mahkeme-i Şeriyye'de kâtip olarak çalıştıktan sonra İstanbul'a geldi. Mektebi Hukuk'a devam ederken Atik Ali Paşa Camii'nde Medrese derslerini takip etti. II. Meşrutiyetin ilanından sonra Sırat-ı Müstakim adlı haftalık dergiyle yayıncılığa başlamıştır. Sebilürreşad’ın da sahibidir. Uzun yıllar İslam’a ve Müslümanlara karşı yapılan saldırı ve tenkitlere yazılarıyla cevap vermeye çalışmıştır. Fikri istikametini bozmadan devam ettirdiği yayıncılık hayatında sıkıntılarla karşılaşmış, sansür ve kapatmalara maruz kalmıştır. Önce Ebulula ile birlikte, daha sonra tek başına gerek bu derginin gerekse Sıratı Müstakim - Sebilürreşad Kütüphanesi'nin Kitap yayıncılığında büyük emekleri geçti. O dönem için çok başarılı sayılabilecek bir şekilde vaaz ve konuşmaları not almak ve düzenlemek suretiyle Dergi’de yayımladı. Milli Mücadale yıllarında Sebilürreşad'ı Ankara, Kastamonu ve Kayseri'de yayınladı. İstanbul'a karşı Ankara'yı destekleyen Mecmua’nın geniş halk kitlelerini etkileyecek faaliyetlerinde hizmetleri geçti. Lozan Anlaşması sonrasında İslamcı kesimin Meclis'den ve etkin odaklardan uzaklaştırılması teşebbüslerinden Sebilürreşad da büyük ölçüde etkilendi. Nihayet Şeyh Said ayaklanması vesile edilerek çıkarılan Takriri Sükûn Kanunu ile Sebilürreşad kapatıldı ve sahibi Eşref Edip tutuklanarak Şark İstiklal Mahkemeleri’nde yargılandı (1925). Şartlı olarak serbest bırakılmasının ardından İstanbul’a geldi, Asarı İlmiye Kütüphane’sini kurdu ve çoğu tercüme küçük risaleler yayınladı. Eşref Edip, Ebül’ula Mardin ile birlikte 182 sayı çıkardı. Bu sayıdan itibaren Ebül’ula Üniversite hocalığına başladığı için tek imtiyaz sahibi olarak dergiyi yayınlamaya devam etti. Yaklaşık bir buçuk yıl yayın hayatına ara veren Eşref Edip, savaş sonrasında işgal altında bulunan İstanbul’da yeniden Sebilürreşad’ı yayınlamaya başladı. Milli Mücadele’nin başlamasından sonra Anadolu Hareketine destek verdi. Mehmed Akif ile birlikte Milli Mücadelecilere arka çıktı. İşgal altında bulunan İstanbul’da derginin yayınlanamayacağı endişesiyle Anadolu’ya geçti. Önce Kastamonu ve daha sonra Ankara’da dergisini yayınlamaya devam etti. Mehmed Akif’in, Anadolu’nun muhtelif yerlerinde yaptığı vaazları dergisinde yayınlayarak Milli Mücadele şuurunun güçlenmesine katkıda bulundu. Derginin Anadolu’nun ücra yerlerine ulaştırılmasında askeri birliklerden istifade etti. Bunlar aracılığıyla insanlara ulaştırmaya çalıştı. Ankara’da, Mehmed Akif ile Taceddin Dergahı’nda birlikte bulundu. İslam Şurasını toplamak gayesiyle Bediüzzaman Said Nursi, Şeyh Ahmed Senusi ve Mehmed Akif ile birlikte fikir teatisinde bulundu. Eşref Edip 1948 yılında Sebilürreşad’ı yeniden yayınlamaya başladı. Dergide Ali Fuat Başgil, Cevat Rifat Atilhan, Kazım Nami Duru, Ömer Rıza Doğrul ve Hasan Basri Çantay gibi müelliflerin yazılarına yer verdi. Yıllarca CHP’ye karşı mücadele veren ve yanlışlarını eleştiren Eşref Edip, 1950 öncesinde Celal Bayar’ın, dini konularla ilgili sergilediği yanlış tutum ve davranışlarını da eleştirdi. Bu eleştirilerden oldukça etkilenen Celal Bayar, derginin kapatılması maksadıyla dönemin başbakanı Şemsettin Günaltay’a müracaat etti. Ancak, isteği kabul görmedi. Tek Parti yönetimi çözülmeye başlarken o tekrar yoğun bir yayın faliyete girişti. MEB’in neşrettiği İslam Ansiklopedisi’ne karşı İslam-Türk Ansiklopedisi'ni neşre başladı. Mayıs 1948’den itibaren Sebilürreşad'ı yeniden yayın hayatına soktu ve etrafına topladığı yazar kadrosuyla Halk Partisi'nin 1950 sonrasında da DP’nin Din, Laiklik, Siyaset konularındaki icraatını tenkit etti. Yazdığı yazılar ve Ahmed Emin Yalman'la yaptığı yazılı münakaşalar yüzünden Malatya hadisesi sonrasında tutuklandı. Son yargılanması ise Kara Kitap yüzünden oldu. 15 Aralık da vefat etti. Edirnekapı mezarlığına defnedildi. Eserleri: -Mehmet Akif- Hayatı, Eserleri ve 70 Muharririn Yazıları, -Inkılap Karşısında Akif- Fikret Gençlik Tan'cılar, -Tevfik Fikret'i Beş Cepheden 40 Mukarririn Tenkitleri, -İslam Ansiklopedisinin ilmi Mahiyeti, -Çocuklarımız Din Kitabı, -Risalei Nur müellifi Bediuzzaman Said Nur- Hayatı, Eserleri, Mesleği, -Qur'an- Garp Mütefekkirlerine Göre Qur'an'ın Azamet ve İhtişamı Hakkında Dünya Mütefekkirlerinin Şehadetleri, -Bediuzzaman Said Nur ve Nurculuk, -Risalei Nur Muarızı Yazarların İsnadları Hakkında ilmi bir Tahlil, - Kara Kitap- Milleti nasıl aldattılar, mukaddesatına nasıl saldırdılar?, Sebilürreşad ve İstiklal Mahkemesi hatıraları hemen Sebilürreşad'ın yeni döneminde tefrika edilmiş, N. Şahiner tarafından hazırlanan bazı hatıraları da Yeni Asya gazetesinde (Ocak 1978) neşredildi.

18 Nisan 2009 Cumartesi

MÜCADELE ve AKİFİN ÜLKEDEKİ SON YILLARI

MÜCADELE ve AKİFİN ÜLKEDEKİ SON YILLARI
Mehmet Akif Ersoy
Yükleyen ebbkr"> Nisan 1920 de Ankara’ya gelmiş. Din adına açılmış bir Meclis ve bir cihat vardır İttihat Terakki yönetimine Müslüman değil gözüyle bakan halk, düşman işgaline karşı sessizliğini bozmadığı zamanda M.Kemal onu çağırmış (Halk üzerindeki etkini bildiği için); kuracağı Meclisin şeri bir Meclis olacağını, Başında İslam Halifesinin bulunacağı vaadini yapmıştır. 19 Kasım 1920 günü Kastamonu Nasrullah Camii kürsüsünde meşhur vaazını yapar. Vaazı, tekrar açılan 464 nolu Sebilürreşatın 12 tam sayfasını içerir. Tekrar tekrar basılır, binlerce dağıtılır. El Cezire Cephesi Komutanlığı Diyarbekir vilayet matbaasında 32 sayfalık bir kitapçık halinde bastırır, bütün cepheye dağıtır. Hafız Ömer anlatır: o sabah kahvaltıda aynı yere davetli idik. Yanında bir kitap gördüm, sordum; Tefsiri Celaleyn olduğunu söyledi. Kelamı Kadim gibi okurum. Şimdiye kadar 18 defa hatmettim. Şimdi 19.hatimeye devam etmekteyim, dedi. Akif,1920–1923 Mayısına kadar Burdur Milletvekiliydi. 2.Meclis için yapılan seçimlerden Müslümanlar ve sisteme muhalif olanlar tasfiye edildi. 1925 yılında mısırdan geldiğinde siyasi, dini, fikri, bütün çevrenin devlet terörü altına alındıklarını gördü. Başmuharrir olduğu Sebilürreşat kapatılmış, yakın dostu Eşref Edip tutuklanmış, İstiklal Mahkemelerinde yargılanıyordu. Sebilürreşat yaptığı yayınlarla halkı isyana teşvik suçundan yargılanıyordu. Yakın dostu Tefsir âlimi Hasan Basri Çan tay’ın anlattığına göre Akif’in Mısır’a son gidişi kimilerinin dediği gibi şapka kanunu yüzünden değildi. O, rejim devlet düşmanı sayılarak polis tarafından takip altına alınmıştı ve bu durum Üstat Akif’in çok zoruna gitmişti. Daha ülkeden ayrılmazken emeklilik maaşını vermediler, iş vermediler yetmedi peşine polis taktılar. AKİF NE YAPABİLİRDİ İstiklal Marşı müsabakasında mükâfat olarak 500 lirayı almayıp hayır kurumuna veren Akif o günün kış soğuğunda Meclis giderken bir arkadaşının muşambasını emanet alır giderdi. Şefik Kalaylıdır bu. Kendisine iyi niyetle; Akif Bey, hiç olmazsa sırtına bir palto alsaydın dediği için kızıp darıldığı arkadaşıdır bu. On yıllık bir savaşın ardında kalan, harap ve bitap bir halk. Topu sekiz milyon. 3/2 i yaşlı, kadın ve çocuk, kalanı ise harp yorgunu, yaralı, hasta ve bakımsız bir toplum. Yolsuz, telefonsuz, radyosuz bir zamanda böyle bir halkın başına kurtarıcı gelen sivil ve subaylardan oluşmuş bir kadronun yapacağı değişikliklere yanlış da olsa kim muhalefet edebilirdi. Akif’in gücü de ortadaydı. Oğlu M.Emin Ocak 1967’de Tophanede terkedilmiş bir kamyonetin karoseri içinde soğuktan donmuş bir şekilde bulundu. Yatacak yeri yoktu. Burayı kendine ev edinmişti. AKİF-MÜSLÜMANLAR ve İTTİHAT TERAKKİ Akif de diğer Müslümanlar gibi Meşrutiyetten önce İttihat terakkiye üye olanlardan biriydi. Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman vb. gibi. Yalnız o cemiyete girerken yapılan yemin metnini o şekli ile kesinlikle kabul etmeyeceğini söylemiş ve uzun bir tartışmadan sonra cemiyetin yemin metni değiştirilerek önüne gelmişti. Metnin aslında şöyle bir ifade vardı: “Cemiyetin her yaptığına kayıtsız şartsız itaat edeceği ifadesi”. Ben ancak maruf olan işlerine itaat ederim demişti. MISIR HAYATI VE SEFALET PARAM YOK: Hilvan’dan Kahire’ye inerken bazen yol parası bulmakta zorlanıyorum.(Eşref Edip’e yazdığı bir mektuptan.) MISIRDA TÜRK TALEBELER VE SOHBETLERİ Öğrencilerden biri Yozgatlı İhsan Efendidir. Türkiye’ye dönerken yazmış olduğu Kuran Malini kendisine emanet ettiği şahıstır. Bu zat şu an İKÖ başkanı olan Ekmeleddin İhsan oğlunun babasıdır. Bir diğer öğrenci İsmail Ezherli Efendidir. Bu zat daha sonraları Diyanet Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı yapacak zattır. BİR TAVSİYESİ Müslümanların özellikle Arapçadan sonra en az ikinci dil olarak İngilizceyi öğrenmelerini tavsiye ederdi. Dünyada İslami eserlerin en çok bu iki dil ile yazıldığını söylerdi. MISIRDA FERDİ VECDİ İLE MÜLAKATI Birçok eserlerini Türkçeye tercüme ettiği Mısır ulemasından Ferid Vecdi ile ilk görüşmesini anlatır; Ben bizim Birgivi Arapçasıyla konuşmaya başladım. Zahmet çekme, Ben Türkçe bilir, dedi. Daha sonralar Şeyh M.Abduh’un mektebinden yetişmiş Şeyh Meraği ile görüşür, sohbetler eder. Akif onu över, takdir ederdi. Meraği Ezher’de büyük ıslahat yapmak için uğraşan biriydi. MISIRLI ABDÜLVAHHAB AZZAM ve AKİF Hilvan’da sık sık buluşup görüştüğü bir dostuydu. Ezher’de hocaydı. Akif, A.vahhab Azzam’a Pakistanlı Şair M.İkbal’ı tanıtmış, onun eserlerini birlikte okumuşlardır. Daha sonra Azzam, İkbal hakkında bir kitap yazarak onu Arap âlemine tanıtmıştı. Akif’in damadı olan Ömer Rıza Doğrul’da aslen Mısırlıydı. Akif’le bu dostların birçoğunu buluşturan bu damadıydı. Ömer Rıza Doğrul, Türkiye’ye yerleşen ve Selamet dergisini çıkaran şahsiyetti. Bu gazetede yazılar yazardı. AKİF ve ŞEHİT HASAN EL BENNA Akif Mısır Ezher’de Türk Edebiyatı Profesörü idi. Aynı üniversitede olan yakın dostu A.Azzam ile evlerinde dini sohbetler yaparlardı. Bu sohbetlere camiadan insanlar katılır, fikir alışverişinde bulunurlardı. Camianın ilim ve edebiyat çevresiyle yakından tanıştı, tanıştılar. Bunlar arasında o eve gidenler arasında büyük dava adamı Şehit Hasan El Benna da bulunmaktadır. Ali Ulvi Karaca anılarında anlatır. Büyük şehit El Benna ve öğrencileri o yıl hacca gelmişlerdi. Birkaç gece görüştük, sohbet ortamında bulunduk. Yine böyle bir gece Elbenna ezanın verdiği manevi haz ve duygu ile kiliselerde çalınan çanın kıyaslamasını yapıyordu. Ben söze girdim ve Ezanın milli marşımızdaki varlığından bahsettim. Okumamı istedi, okudum. Marşta geçen İslami kavram ve kelimeler o kadar hoşuna gitti ki kimin yazdığını söyledi. Şairül İslam Akif, dedim. Zor durumda olduğu halde para ödülünü almadığından bahsettim. Öğrencilerine döndü; Ya İhvan… Hazel iman İstiklal marşı yazıyor, giyecek paltosu yok, ikramiyeyi kabul etmiyor. İman budur işte… İman budur, dedi. Daha sonra kendisiyle tanıştıklarını, 3-4 defa Üstad Abdulvahhab Azzam’ın evinde görüştüklerini söyler. AKİF DEMİR HAFIZDI Cemaatsiz kıldırdığı hatimli teravihleri, hafızlık hocası Arap Hoca ya mektupla şaka yollu şu şekilde haber veriyordu: Üstadı fazılım, efendim; himmetiniz bereketiyle hıfzım demir gibi oldu. Ya bu Ramazan ya gelecek Ramazan 3-4 dayanıklı Müslüman bulursam hatim ile teravih kıldırmak niyetindeyim. Evet, hem hatme dayanacak hem benim sesime dayanacak Müslümanları bulmak kolay değil… Şimdilik bizim Emin’le cemaate duruyorum. Birkaç zaman sonra döndüğümde onu da bulmayınca kendim tek başıma devam ediyorum. İLK GAZETE İLK YAYIN: SEBİLÜRREŞAT Yayınlanacak konular tespit edilir. Bunlar; Tefsir, Hadis, Felsefe, İctimaiyat, Fıkıh, Edebiyat, Tarih,Terbiye, Siyasiyat, Hayatı Akvamı İslamiye, Harekatı İlmiye ve Fikriye konulu köşelerden meydana gelecekti. Halim Sabit’in önerisiyle Tefsir ve Meal işine Akifi getirirler. AKİFİN YORUMU ve TEFSİRE GİRİŞ: Kütüphanelerimizde Arabi- Türki hatta sair dillerde matbu tefsirler olduğu için tekrarını burada nakletmekte bir faide görmyoruz.bunları herkes istediği her yerde okuyup faydalanabilir. Bizim dergide geçecek tefsir eserler yeni yeni bir takım faideler temin edecek, günümüze uyarlanmış, zamana taşınmış bir dirayet tefsiri olacak. Bu noktadan ehemmiyetli buluyoruz. Tefsir ilminin ihyasına çalışağız. Konyalı Vehbi efendi; Tecridi Sarih, Akaidi Hayriye eserleri ve 15 ciltlik Hülasatül Beyan tefsiri ile tanınan bir zat. Akif’in mebus arkadaşıdır. Yazdığı tefsiri bastırmadan önce Akif’e okutmak istemiş ve gözden geçirmesini rica etmiş, onun fikirlerine göre hareket edeceğini söylemiş. Araya koyduğu zat Hasan Basri Çantaydır. KURAN MEALİ TEKLİFİ: 60 vekilin imzasıyla Buhari Tecridi; Babanzade A.Naim’e, Kuran Tefsiri; Elmalılı Hamdi Yazır’a, Kuran meali ; M.Akif Ersoy’a teklif edilir. Mısırda 6 yıl Meal üzerinde çalışan Akif nerdeyse bitirmiştir mealini. 1932-1933 yıllarında dinde reform adında yeni ve keyfi bir din çıkarılmaya çalışıldı. Kurlan bir komisyonda neler değiştirilebilir, Batıya nasıl entegre oluruz, benzeriz hesabı yapıldı. Camilere ayakkabılarla girilmesi, sıraların yerleştirilmesi, piyano beneri müzik aletlerin bile konması teklif edildi. Komisyonda yer alan Ferit kam ve Babanzade dışında karşı oy kullanan kimse çıkmadı. İkisi de üniversite hocasıydılar. Babanzade daha sonra üniversite eğitimine getirilen değişiklikle görevine son verildi. Bu yıllarda tüm Türkiye’de Türkçe Kuran ve Türkçe Ezan okutulmaya başlanmıştı. 5 şubat 1932’de Süleymaniye camiinde Türkçe ezan ve kametten sonra ilk Türkçe hutbe okundu. Hatip minbere başı açık,papyon, kravat ve redingot ile çıktı. Temmuz 1932 diyanetin bir yazısı ile Ezan türkçe okunmaya başladı. 1950 Demokrat Parti, Adnan Menderes dönemine kadar tam 18 yıl sürdü. Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli Ebedi yurdumun üstünde benim, inlemeli! Ayakta alkışlarla kabul edilen bu sözlerin aksine şehadet cümleleri yurdun üzerinden kaldırılmış oluyordu. AKİF ve KURAN MEALİNİN SONU Mısırda öğrenci olan İhsan Efendi, Akif’in değer verdiği bir şahsiyetti. Özü sözü bir, adam gibi adamdı. İşte Akif 1936’da yurda dönerken bitirmiş olduğu mealini bu zata emanet etmişti. Şayet kendisi dönmez veya ölürse bu meali yakmasını vasiyet etmişti. 1961 yılında İhsan efendi hasta yatağında oğlu Ekmeleddin’i çağırır: Oğlum ben ölünce çekmecedeki 2 tomar defteri alıp yakarsın, der. Ekmeleddin ortaokul öğrencisidir. Sayfaları görünce bunun Akif’in meali olduğunu anlar. Çünkü daha önceleri Eşref Edip ve Damat Ömer rıza Doğrul kaç defa istemelerine rağmen babası yaktığını söylemişti. Edebiyatçı Mustafa Sabri’ye bir büyük olarak haber verilir. Heyecan ve korkuya kapılırlar. Ve bunlar İbrahim Sabri (şeyhülislam Mustafa Sabri’nin oğlu), İsmail Hakkı Şengüller, Ekmeleddin balkonda yaktıkları ateş ile Meali yakarlar. Yıl 1961. o yıl, menderes ve iki arkadaşı ülkeyi irticaya sürmekten idam edilmişlerdi. Yine Türkçe ibadet gündeme gelmişti. İşte Akif’in meali böyle bir atmosferde yakıldı.

Mehmet Akif Ersoy ve Hayatı

Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul’da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih’in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif’in doğum tarihidir. Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemdir. 2. Mahmut’un, 3. Selim’in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat doruk noktasına varıyor ve bugüne kadar devam eden aydın- halk yabancılaşmasını, milletle devlet arasındaki problemli doğuruyor, toplumsal yarılmalara yol açıyordu. Yenileşme ile başkalaşma arasındaki farklar sık sık belirsizleşiyor atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendinden ve kendi köklerinden beslenen bir yenilenme gerçekleştirilemiyordu. Korkuyla umut, ataletle hamle çabası, teslimiyetle yiğitçe direniş, çözülüşle yeniden toparlanış aynı anda ve çok zaman kolkola denecek kadar birbirine yakın duruyordu. Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiyesi politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu. Daha Akif 6 yaşında iken Ruslar İstanbul’a kadar ilerliyor Ayestefanos Abidesini dikiyordu. Yine 5 yaşında iken Abdulhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatıyor, devletin ve milletin varlığını korumak için politik dehasına ve çoküş endişesinin yarattığı bir haleti ruhiyeyle baskıcı bir politikaya yöneliyordu. Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek’li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi’nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut) annesi ise Buhara’dan hacca giderken Amasya’da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi’nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım’ın ikinci eşidir. Akif’in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi. Akif babasını, “Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancak Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak.” diye tasvir eder. Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kızkardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi... Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157) Akif, Annesini ise şöyle anlatır: “Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı.” Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefis yorumu ile yapar: “Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih: Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk” Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.” Akif’in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor” “Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul’dur. Yüzdeyüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf müslüman Türk heyacanının ördüğü bir toplumdur.” Akif, İstanbul’un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti. Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedekarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluuğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak. Akif kendi mahallesinin yoksulluğunu, kendi haline terkedilmişliğini şöyle anlatır. Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz! Bahârı görmeyiz ala lâtif olur, derler... Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer. Demek şu arsada ot bitse nevbahâr olacak ? Ne var gidip Yakacık’larda demgüzâr olacak Fusulü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız; Kurak, çamur.. İki mevsim tanır ayaklarımız ! Akif bu mahallede bu inaç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı. Babası O’nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır. Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece, Sizinle camîe gitsek çocuklar erkence. Giderseniz gelin amma namazda uslu durun; Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!” Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi Namaza durdu mu, naliyle koyverir peşimi Dalar giderdi, ben atık kalınca âzade Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde.” Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği. Ve cami ile içiçe bir ev. Camii ile içiçe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlık ve yaşama iklimi. İşte yetişkin Akif’in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif’in dünyası ya da Âkif’in içinde kendini bulduğu dünya... Ve Akif’in mizacı.. Ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım’ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullenememezlik. Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak 4.5 yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi’ne (ilkokul) girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi’ni (ortaokulunu) 1895 yılında bitirdi. Bu mezunuyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade’sinin (Annesi Âkif’e Hocazadem diye hitabederdi) sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif’in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih’te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini farkeden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir. Sonunda Tahir Efendi’nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye’yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif’i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini söyler. İlk gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli. Mülkiye’nin İ’dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra (H.1305/1887-88) babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye’ye nehari (gündüzlü öğrenci) olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye’nin Baytar Mektebi’ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) leyl-i (yatılı) öğrenci olarak geçti. Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye’ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur’un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif’in Pasteur’ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla “Bu ne ilâhi yüzdür” dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından “Mu’tekid de! (İnançlı) eklediğini kaydeder. Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif’e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı. Yine bu okul, Akif’in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihini yapısını oluşturdu. Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin “Doru” isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor Şiire ilgisi de bu yıllarda başlıyor ve okulun son iki senesinde başladı. Bunlar dönemin yaygın kanaatlerinin izlerini yansıtır ve divan şiirlerine nazireler şeklindedir. 22 Aralık 1893’te okuldan birincilikle mezun olur ve 26 Aralık’ta “Orman ve NMa’adin ve Ziraat Nezare’Baytar Müfettiş Muavini” olarak tayin edilir. Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır. Bu seyahatler Akif’in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif’in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir. Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893’te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli “Servet-i Fünun’da yayınlanır. Buarada çocuk yaşlarda başladığı Kur’an’ı Hıfzetme (Ezberleme) çabalarını yoğunlaştırır ve Hafız olur. 1 Eylül 1898’de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmed Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile evlendi. Akif’in bu yıllarda da Maarif mecmuasında, Resimli Gazete’de şiir yazıları ile Arapça, Farsça ve Fransızca’dan yaptığı çevrilerini yayınlamaya devam eder. 17 Ekim 1906’da mevcut görevine ilâveten “Halkalı Ziraat Mektebi Mektebi’ne “Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 25 Ağustos 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi’ne Türkçe Muallimi olarak atanır. 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Akif, bu sırada İstanbul’da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin’dir. Akif’in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumsal sorunlarla ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştur. Dönemin bütün aydınları gibi çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu. Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve daha sonra partileşecek olan İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olur. Ancak Akif, cemiyete üyeliğe girişin gereklerinden biri olan “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart (kayıtsız şartsız) ittaat edeceğim” şeklindeki yemindeki “kayıtsız şartsız itaat “itiraz eder ve sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyler. Ve cemiyetin yemini Akif’le değişir. Akif’in karekterinin tipik bir yansıması olan bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan bir ilkeli anlayışın tezahürüdür. OKUDUĞU KİTAPLAR Mesnevi Hafız Divanı Gülistan Leyla ve Mecnun (Fuzuli) Victor Hugd, Lamartine, Zola, Daudet Kronolojisi: 1873 Mehmet Akif İstanbul Fatih Sarıgüzel'de doğdu 1877 Mehmet Akif 4 yaşında mahalle mektebine başladı 13 Şubat 1878 İkinci Abdülhamit Meclis-i Mebusan'ı kapatarak 33 yıl sürecek dönemini başlattı. 1879 Akif, 7 yaşında Emir Buhari İlkokulu'na başladı. 1882 3 yıllık ilkokulu bitirerek, 9 yaşında Rüştiye'ye girdi. 1885 12 yaşında Mekteb-i Mülkiye'nin lise kısmına başladı. 1887 14 yaşında, Mekteb-i Mülkiye'nin yüksek kısmına girdi. 1887-1888 Evleri yandı ve babası öldü. 1888 Akif, 15 yaşında, Baytar Mektebi'ne girdi. 3 Kasım 1892 19 yaşında, bilinen ilk şiirlerinden "Destur"u yazdı. 14 Aralık 1893 20 yaşında, Baytar Mektebi'ni bitirerek memurluğa başladı. 1894 21 yaşında, İsmet Hanım'la evlendi. Edirne'de gezici görevde bulunuyor. 14 Mart 1895 22 yaşında, yayımlanan ilk şiiri "Kur'an'a Hitap" Mektep Mecmuası'nda çıktı. 1896 23 yaşında, Beşinci Ordu'ya at satın almak için Adana'ya sonradan Şam'a kadar gitti. 20 Mayıs 1897 Türk-Yunan Savaşı başladı. 1897 Bazı şiirleri Resimli Gazete'de yayımlandı (24 yaşında). Cemalettin Efgani İstanbul'da öldü. 1899 Muhammed Abduh, Mısır Müftülüğü'ne atandı. 26 Haziran 1903 "Hersekli Arif Hikmet" manzumesini yazdı. 1905 Rusya'da Çarlığa karşı geniş ayaklanmalar; Muhammed Abduh öldü; Tevfik Fikret "Tarih-i Kadim"i yazdı. Orman ve Meadin ve Ziraat Nezareti Beşinci Şube Baytar Müfettiş Muavinliği'ne atandı. 4 Ekim 1906 İlk görevinin yanında, (33 yaşında) Halkalı Ziraat Mektebi'ne kompazisyon öğretmeni olarak da atandı. 29 Aralık 1906 "Küfe"yi yazdı. 25 Ağustos 1907 (34 yaşında). Çiftlik Ziraat Mektebi Türkçe öğretmenliğine atandı. 28 Ocak 1908 "Seyfi Baba"yı yazdı. 23 Temmuz 1908 İkinci Meşrutiyet ilan edildi. 28 Temmuz 1908 Mehmet Akif, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne kaydoldu. 27 Ağustos 1908 Sebilürreşat'ın ilk sayısı ve Akif'in bu dergide ilk manzumesi "Fatih Camii" yayımlandı. 11 Kasım 1908 Darülfünun Edebiyat Müderrisliği'ne atandı. 17 Aralık 1908 Meclis-i Mebusan açıldı. 13 Nisan 1909 "31 Mart" Ayaklanması başladı. 27 Nisan 1909 İkinci Abdülhamit tahttan indirildi. Sultan Reşat padişah oldu. 1911 (38 yaşında). İlk kitabu Safahat Birinci Kitap adıyla yayımlandı. 29 Eylül 1911 Türk-İtalyan Savaşları başladı. 5 Mart 1912 Yazılarının yayınlandığı Sıratı Müstakim, sebillürreşat olarak adını değiştirdi. 1912 (39 yaşında) Safahat, İkinci Kitap "Süleymaniye Kürsüsünde" yayımlandı. 15 Ekim 1912 Türk-İtalyan Savaşı sona erdi. 8 Ekim 1912 Balkan Savaşları başladı. 23 Aralık 1912 Akif İstanbul'dan Mısır'a gitti. 6 Ocak 1913 Balkan Savaşları'nı sonuçlandırmak için toplanan Londra Konferansı sonuçsuz olarak dağıldı. 20 Şubat 1913 Akif, Mısır'dan İstanbul'a döndü. 23 Ocak 1913 İttihatçılar Babıâli Baskını'nı düzenleyerek iktidara hakim oldular. 2 Şubat 1913 Akif (40 yaşında). Beyazıt Cami Kürsüsü'nde halkı birliğe ve yurt savunmasına çağırdı. 7 Şubat 1913 Fatih Cami Kürsüsü'nde konuştu. 5 Mart 1913 Edirne teslim oldu. 11 Mayıs 1913 Akif memurluktan istifa etti. 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması'yla Edirne Bulgarlara bırakıldı. Mayıs-Haziran Safahat, Üçüncü Kitap "Hakkın Sesleri" yayımlandı. 29 Haziran 1913 İkinci Balkan Savaşları başladı 10 Temmuz 1913 "Fatih Kürsüsü'nde" uzun manzumesi Sebilürreşat'ta yayımlandı. 21 Temmuz 1913 Edirne kurtarıldı. 10 Ağustos 1913 Bükreş Anlaşması'yla Balkan Savaşları sona erdi. 14 Ağustos 1913 Akif'in ilk "Tefsir Serif"i yayımlandı. 1914 "Fatih Kürsüsünde" kitap olarak yayımlandı. Yılın ilk aylarında Akif Mısır'a gitti, Medine'ye kadar yolculuk yaptı. 29 Ekim 1914 Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'na girdi. Aralık (?) 1914 Akif (41 yaşında). Almanların elindeki esir Müslüman askerlerine propağanda yapmak amacıyla Almanya'ya gönderildi. 5 Mart 1915 Akif (42 yaşında). Berlin Hatıraları'nı bitirdi. 8 Nisan 1915 Berlin Hatırları yayımlanmaya başladı. 25 Kasım 1915 Sebiürreşat yayınına 5,5 ay ara verdi. 1916 (ilk Ayları) Akif (43 yaşında). Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan'a Gezisi 4-5 ay sürdü. 10 Mayıs 1916 5,5 aylık aradan sonra Sebilürreşat yeniden yayımlandı. 26 Ekim 1916 Sebilreşşaü 20 ay kadar yeniden kapandı. 1917 Safahat, Beşinci Kitap Hatıralar yayımlandı; (44 yaşında) Akif, Lübnan'a geri döndü; Dar-ül Hikmet-ül İslamiye başkatipliğine atandı. 4 Temmuz 1918 Sultan Reşat öldü. Vahdettin tahta geçti. 17 Temmuz 1918 Sebilüreşşat, yeniden yayına başladı. 1918 "Süleymaniye Kürsüsünde" nin üçüncü basımı, Hakkın Selleri ve Hatıralar'ın ikinci basımları yapıldı. 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Anlaşması imza edildi. 13 Kasım 1918 İtilaf donanması İstanbul'a geldi. 21 Aralık 1918 Meclis-i Mebusan kapatıldı. 26 Aralık 1918 Akif'in "Hala mı Boğuşmak" manzumesi yayımlandı. 15 Mayıs 1919 İzmir işgal edildi. 19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktı. 12 Haziran 1919 Sebilürreşat, mandacılığa karşı çıktı. 26 Haziran 1919 Sebilürreşat, Türklerle Arapların ayrılamayacağını yazdı. 23 Temmuz 1919 Erzurum Kongresi açıldı. 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi açıldı. 18 Eylül 1919 Akif (46 yaşında). Asım, Sebilürreşat'ta yayımlanmaya başlandı. 12 Ocak 1920 Son Osmanlı Mebuslar Meclisi açıldı. 22 Ocak 1920 (47 yaşında) Dar-ül Hikmet-ül İslamiye üyeliğine atandı. 23 Ocak 1920 Akif Balıkesir'de Zağanos Paşa Camii'nde halkı düşmana ve bozgunculara karşı birlik olmaya çağırdı. 16 Mart 1920 İstanbul İtilaf Devletleri'nce işgal edildi. 11 Nisan 1920 Şeyhülislamlık fetavası yayımlandı. Akif (47 yaşında). İstanbul'dan gizlice Anadolu'ya geçti. 23 Nisan 1920 Büyük Millet Meclisi açıldı. 28 Nisan 1920 Hakimiyeti Milliye Mehmet Akif'in Ankara'ya geldiğini yazdı. 3 Mayıs 1920 Dar-ül Hikmet-ül İslamiye'deki görevine son verildi. 6 Mayıs 1920 Sebilürreşat'ın İstanbul'da son sayısı yayımlandı. 3 Haziran 1920 Biga'da adaylar arasında en yüksek oyu alarak mebus seçildi. 5 Haziran 1920 Burdur Mebusluğu Meclis'te onaylandı. Haziran 1920 İsyancıları bastırmak üzere Konya'ya gönderildi. Daha sonra Burdur ve Antalya'ya gitti. 15 Temmuz 1920 Mehmet Akif, Meclis'te ant içti. Eşref Edip, Kastamonu'ya geldi. 17 Temmuz 1920 Burdur Mebusluğu'nu tercih ettiğini Meclis Başkanlığı'na bildirdi. (18 Temmuz'da görüşülüp onaylandı.) 4 Ekim 1920 Basın ve Haber alma Genel Müdürlüğü, Meclis Başkanlığı'ndan Akif'in "irşat" için Kastamonu'ya gönderilmei iznini istedi. 19 Ekim 1920 Kastamonu'ya geldi. 25 Ekim 1920 Batı Cephesi Komutanlığı'nın isteğiyle, Maarif Vekaleti'nin İstiklal Marşı yarışması açtığı haberi Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı. 5 Kasım 1920 Açıksöz'de ilk manzumesi yayımlandı: "Kır Ağası'nın Rüyası." 5 Kasım 1920 Kastamonu Nasrullah Camii'nde Sevr Anlaşması'nı anlatarak halkı birliğe ve milli mücadeleye çağırdı. Avrupa'ya karşı Moskova yönetimiyle iyi ilişkiler geliştirilmesini savundu. 28 Kasım 1920 Sebilürreşat'ın Anadolu'da ki ilk sayısı Kastamonu'da, Akif'in Nasrullah Camii Kanuşmasıy'la yayımlandı. 3 Aralık 1920 Kastamonu ilçelerinde yaptığı konuşmalar nesterilmeye başladı. 24 Aralık 1920 Akif ve Eşref Edip Kastamonu'dan Ankara'ya gitti. 3 Şubat 1921 Sebilürreşat'ın Ankara'da ilk sayısı yayınlandı. 5 Şubat 1921 Maarif Vekili Namdullah Suphi Tanrısever bir mektupla Mehmet Akif'e başvurarak İstiklal Marşı Yarışması'na katılmasını istedi. 8 Şubat 1921 Meclis Kürsüsü'nde tek konuşmasını yaptı. Tevfik Paşa Hükümeti'ne yumuşak bir cevap yazılmasını önerdi. Mustafa Kemal buna karşı çıktı. 10 Şubat 1921 Elcezire Cephesi Komutanı Nihat Paşa, Akif'e bir mektup yazarak Nasrullah Camii Konuşması'nı ödü. Onun Diyarbakır'da kitapçık halinde basıldığını haber verdi. 17 Şubat 1921 "İstiklal Marşı" Hakimiyeti Milliye ve Sebilürreşat'ta yayımlandı. (Açıksöz'de 21 Şubat tekrar Hakimiyeti Milliye; 14 Mart, Gaye-i Milliye; 26 Mart; Yeni Giresun (?), Öğüt: 29 Şubat !) 26 Şubat 1921 İstiklal Marşı konusu Meclis'e getirildi. Seçimin Meclis genel kurulunda yapılması kararlaştırıldı. 1 Mart 1921 İstiklala Marşı Meclis'in ikinci çalışma yılının açılışında okundu, alkışlarla karşılandı. 12 Mart 1921 (Akif 48 yaşında) İstiklal Marşı Meclis'te tartışılarak kabul edildi. Mart 1921 Marş için beste yarışması açıldı. 19 Mart 1921 Akif'in de içinde olduğu Anadolu'da bir İslam kongresi için hazırlık kurulu ilk toplantısını yaptı. 1 Nisan 1921 Besteci Ali Rıfat Bey, bestelediği İstiklala Marşı'nı Kadıköy Apollon Tiyatrosu'nda çaldı. 14 Nisan 1921 (15 Nisan'da Sebilürreşet'ta) "Süleyman Nazif'e" Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı. 30 Nisan 1921 Akif'in Afgan elçiliği ziyareti Sebilürreşat'ta neşredildi. 7 Mayıs 1921 "Bülbül" Sebilülreşat'ta yayımlandı. 9 Mayıs 1921 Sebilülreşat-Hükümet ilişkileri Meclis'te tartışıldı. 10 Mayıs 1921 Akif'in de üye olarak gösterildiği Birinci Grup Mustafa Kemal tarafından kuruldu. 23 Ağustos 1921 Sakarya Savaşı başladı ve 13 Eylül'de kazanıldı. 12 Eylül 1921 Akif'in Afgan Elçiliği'ni ziyareti Açıksöz'de yayımlandı. 24 Eylül 1921 (Ali Şükür'en konuşması) Kayseri'ye taşınan Sebilülreşat'ın buradaki ilk ve tik sayısı ile birlikte yayımlandı. 1 Kasım 1921 İstiklal Marşı'ınıbestelenmesi konusu Meclis'te tartışıldı. Genel kurul beste seçiminin İstanbul'da yapılması isteğini reddetti. 19 Kasım 1921 Ali Rıfat Bey'in bestesi Yarın gazetesinde yayımlandı. 10 Aralık 1921 2,5 aylık bir aradan sonra Sebilürreşat yeniden Ankara'da yayımlandı. 31 Aralık 1921 Akif ve arkadaşlarının İstanbul'daki ahlaksızlıkların kınanmasıyla ilgili önergesi tartışılarak kabul edildi. 3 Nisan 1922 (Akif 49 yaşında) "Leyla" Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı. 26 Temmuz 1922 Akif, İstiklala Mahkemeleri aleyhine oy kullandı. 29 Temmuz 1922 Üç milletvekiliyle birlikte Akif'in, askerlerin bayramını kutlamak üzere cepheye gittiği açıklandı. 26 Ağustos 1922 Türk ordusu Büyük Taarruz'a başladı. 9 Eylül1922 Türk ordusu İzmir'e girdi. Meclis'te Sebilürreşat'a yardım konusu tartışıldı. Basına hükümet yardımı kesildi. 1 Kasım 1922 Padişahlık kaldırıldı. 16 Aralık 1922 Akif, Eğitim Komisyonu Başkanlığı'ndan istifa etti. 19 Ocak 1923 2 ay ve 7 günlük bir aradan sonra Sebilülreşat yeniden yayımlandı. 29 Ocak 1923 Yunus Nadi'nin Cumhuriyet'te "Yeni bir Savaş Devri" başlıklı yazısı mecliste tartışıldı. Akif ve arkadaşlarının yazıya itirazları kabul edilmedi. 1 Nisan 1923 Meclis, seçimlerin yenilenmesi kararını aldı. 12 Nisan 1923 Sebilürreşat'ın Ankara'da son sayısı çıktı. Mayıs 1923 Mehmet Akif 50 yaşında, İstanbul'a döndü. 16 Mayıs 1923 Sebülürreşat, taşınmasından 3 yıl sonra yeniden İstanbul'da yayımlanmaya başladı. Ekim 1923 Abbas Halim Paşa'nın çağrısına uyan Mehmet Akif kışı geçirmek üzere Mısır'a gitti. (1924 baharında dönecek, kışın yeniden gidecek,1925 baharında tekrar gelecek ve sonbaharında yeniden gidecektir.) 29 Ekim 1923 Cumhuriyet ilan edildi. 3 Mart 1923 Halifelik kaldırıldı. Eğitimin birleştirilmesi yasası çıktı. Şer'iye ve Evkaf Vekaletleri kaldırıldı. 5 Mart 1925 Sebilürreşat'ın son sayısı yayımlandı. 6 Mart 1925 Hükümet, diğer bazı yayım organlarıyla birlikte Sebilürreşat'ı kapattı Mayıs 1925 Sebilürreşat'ın sahibi ve müdürü Eşref Edip Fergon, İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmak üzere tutuklanda. 1925 Mehmet Akif (52 yaşında) Mısır'a gitti. 2 Eylül 1925 Bakanlar Kurulu türbe ve zaviyelerin kapatılmasını (Kanun: 30 Kasım), memurların şapka giymesini (Kanun: 25 Kasım) kararlaştırdı. 17 Şubat 1926 İsviçre Medeni Kanunu uyarlanarak kabul edildi. 1926 Annesi 90 yaşında İstanbul'da öldü. 53 yaşındaki Akif, Mısır Darülfünunu Edebiyat Şubesi, Edebiyet-ı Türkiye müderrisliğine atandı. (1936'ya kadar) 10 Nisan 1928 Anayasa'dan "devletin dini, din-i İslamdır" ve din hükümlerinin meclis tarafından yerine getirileceği ibaretleri çıkarıldı. 1928 Akif'in damadı Ömer Rıza Doğrul, Safahat'ın mevcudu tükenmiş ciltlerini yeniden bastırdı. Kabil Elçiliği'ne giden Hikmet Bayur, Mısır'da Akif'ten Kur'an çevirisini istediyse de alamadı. 1 Aralık 1928 Yeni harfler kullanılmaya başlandı. 1 Ocak 1929 Eski yazıyı kullanma yasağı başladı. 1 Eylül 1929 Okullarda Arapça ve Farsça dersleri kaldırıldı. 22 Ocak 1932 Türkçe Kur'an ilk kez Yerebatan Camii'nde okundu. 1932 Mısır'a giden Eşref Edip Akif'in Kur'an çevirisini vermeye ikna edemedi. 7 Şubat 1933 İstanbul'da bütün camilerde ezan ve kamet Türkçe okunmaya başlandı. 1933 Akif (60 yaşında), Mısır'da Safahat'ın yedinci kitabı Gölgeler'i bastırdı. 1935 Mısır'da hastalanan Akif (62 yaşında), tedavi olmak için Lübnan'a gitti. Oradan Antakya'ya geçti. 19 Haziran 1936 63 yaşına Akif hasta olarak İstanbul'a geldi. 27 Aralık 1936 Mehmet Akif, İstanbul'da siroz hastalığından öldü. Eserleri : 1. Safahat Birinci Kitap : İçinde 44 manzumevardır. Toplamı 3 000 dize kadardır. Konularını toplumun acı çeken çeşitli kesimlerinden, hürriyet, istibdat gibi siyasal olaylardan, şairin mistik duygularından ve bu dünyevi vazifelerden almaktadır. 2. Safahat İkinci Kitap : Süleymaniye Kürsüsünde Süleymaniye Camii'ne giden iki kişinin söyleşilerini içeren bir başlangıçla kürsüde Seyyah Abdürreşit İbrahim'i konuşturan uzun bir bölümden oluşmaktadır. 1 000 dizedir. 3. Safahat Üçüncü Kitap: Hakkın Sesleri Toplumsal felaketler karşısında insanları uyarmak için gerçek İslami mesajı yansıtmaktadır. Toplamı 500 dize tutan 10 parça manzumedir. Manzumelerde Akif, partizanlığa, umutsuzluğa, ırkçılığa ve ateizme çatmaktadır. 4. Safahat Dördüncü Kitap: Fatih Kürsüsünde İki arkadaşın Fatih yolundaki konuşmalarını içeren bir bölümle, Fatih Camii Kürsüsü'ndeki vaizin konuşması olarak verilen uzunca metni içermektedir. 1 800 dizedir. Toplumsal ve siyasal bir yergidir. Tembellik, gerilik ve batı mukallitleri hedef alınmıştır. 5. Safahat Beşinci Kitap: Hatıralar Tümü 1 600 dizedir. Manzumelerde toplumsal felaketler karşısında Allah'a yakarılmakta, İslamiyeti gerektiği gibi ve geri kaldığı için tembel halk ve aydınlar suçlanmakta, Akif'in gezdiği yerlerdeki izlenimleri anlatılmaktadır. 6. Safahat Altıncı Kitap: Asım 2 500 dizelik tek parçadan meydana gelmektedir. Savaş vurguncuları, köylülerin durumu, geçmişe bakış anlayışı, eğitim-öğretim, medrese, ırkçılık, batıcılık, gençlik gibi birçok konu üzerinde durmakla birlikte, Akif'in gerçek görüşünü temel alır. Hocazade(Akif) ile Köse İmam arasında karşılıklı konuşmalar biçiminde geliştirilmiştir. 7. Safahat Yedinci Kitap: Gölgeler Akif'in 1918-1933 yılları arasında yayımlanmış manzumelerini içermektedir. Bunların toplamı bir kısmı kıta olmak üzere 41'dir. Manzumelerin üçü ayet yorumu olarak kaleme alınmıştır. Yazdıkları dönemin Akif üzerindeki etkilerini yansıtmaktadır. 8. "Son Safahat" : Ölümünden sonra, damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından Akif'in basılmamış şiirleri bir araya getirilerek bu ad verilmiş ve 1943'teki toplu basımın sonuna konmuştur. 16 manzumedir ve birçoğu kıtadır. Safahat'ın daha sonraki basımlarında "Son Eserleri" başlığı altında verilmiştir. M.Ertuğrul Düzdağ'ın tertip ettiği 8. Basımda bunlara 11 yeni manzume eklenmiştir. 9. Safahat (Toplu Basım) : 6 Safahat'ın ve Son Safahat'ın yeni harflerle toplu basımıdır. Ömer Rıza Doğrul tarafından basıma hazırlanmış, bir mukaddime, indeks ve önsöz konulmuştur. 1. "İttihat yaşatır, Yükseltir, Tefrika Yakar Öldürür" Mehmet Akif ile Aksekili Ahmet Hamdi Bey'in, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Şehzadebaşı Kulübü'nde yaptıkları birer konuşma "Mev'aziz-I Diniye Birinci Kısım" adıyla bastırılmıştır. Buradaki 54-60. Sayfalar Mehmet Akif'in konuşmasını kapsamaktadır. 2. Kastamonu'da Nasrullah Kürsüsü'nde Akif'in Kastamonu Nasrullah Kürsüsü'nden yaptığı konuşmasıdır. Akif, Sevr Anlaşması'nı anlatmaktadır. 3. Kur'an'dan Ayetler ve Nesirler Üç bölümlük eserin birinci bölümünde Kur'an Tefsirleri, ikinci bölümde Milli Mücadele döneminde yazılmış üç tefsiri ile Kastamonu ve ilçelerindeki vaazları üçüncü bölümde ise edebiyat yazıları, hasbihalleri yer almaktadır. 4. Mehmet Akif Ersoy ( Safahat ve İstiklal Marşı Şairi), Kur'an -I Kerim'den Ayetler (Meal-Tefsir)- Mev'izeler (Balkan Harbi'nde-Milli Mücadele'de) Hazırlayan: Suat Zühtü Özalp. Birinci kısımda Akif'in yorumladığı ayetlerin Kur'an yazısı ve Latin harfleriyle okunuşu, meali ve tefsiri veriliyor. Bunların sayısı 32'dir. İkinci kısım da sekiz konuşma vardır. Bunlardan üçü Balkan Savaşı yıllarında yapılmıştır. Zağanos ve Nasrullah Camiileriyle Kastamonu ve ilçelerindeki konuşmalarından oluşur. 5. Mehmet Akif, İstiklal Marşı Şairimizin İstiklal Harbindeki Vaazları Hazırlayan: Hasan Boşnakoğlu 6. Babanzade Ahmet Naim, Profesör Abbas Mahmut Akkad, Mehmet Akif: İman ve Ahlak Hazırlayan: Süleyman Fahir 7. Mehmet Akif Ersoy Hutbeler, sadeleştiren Maruf Evren Çeviriler: 1. Müslüman Kadını Mısırlı Ferid Vecdi'den tercüme edilmiştir. 1. Hanoto'nun (Hanotaux) Hücmuna Muhammed Abduh'un İslami Müdeafaası Fransız Dışişleri Basanlarından Hanotaux, yazdığı bir makalede, İslamın medeniyeti kabule elverişli olmadığını ileri sürmüş, Muhammed Abduh da buna bir cevap vermiştir. Akif'in bu çevirisi, daha sonra kitap haline getirilmiştir. 3. İçkinin Hayat-I Beşerde Açtığı Rahneler Abdülaziz Çaviş'ten çevrilmiştir. 4. Anglikan Kilisesi'ne Cevap Abdülaziz Çaviş'ten tercüme edilmiştir. Kitap ayrıca "Hazreti Ali'nin Bir Devlet Adamına Emirnamesi" adıyla da Mehmet Akif'in çevirisinden yayımlanmıştır. 5. Mehmet Akif Külliyatı Hazırlayan İsmet Hakkı Şengüler. Akif'in çevirilerine ayrılmıştır. 1. Orani (Kamil Flamaryon'dan) 2. Hadika-i Fikriyye (Ferit Vecdi'den) 3. Müslümanlıkla Medeniyet (Ferit Vecdi'den) 4. Medeniyet-i İslamiye Tarihi'nin Hataları (Şiblinnumani'den) Corci Zeydan tarafından yazılan Medeniyet-i İslamiye Tarihi adlı eserin hatalarını göstermek amacıyla Hintli Şiblinnumani'nin yazdığı eserlerdir. 5. Asr Suresi Tefsiri ( Muhammed Abduh'dan) 6. Alemi İslam: Hastalıkları ve Çareleri ( Abdülaziz Çaviş'ten) 7. Müslümanlık Fikir ve Hayata Neler Bahşetti? ( Abdülaziz Çaviş'ten) 8. Kavmiyet ve Din, İslam ve Medeniyet ( Abdülaziz Çaviş'ten) 9. Esrar-ül Kur'an (Abdülaziz Çaviş'ten) Bu eserin çoğu bölümünü Mehmet Akif Ersoy tercüme etmiştir. 10. İslamlaşmak (Sait Halim Paşa'dan) Fransızcadan çeviridir.

Türkçe Ezan Eziyeti.Tanrı Uludur..

Ayasofya'da Türkçe Kuran okunduğu gece Atatürk, hafız Sadettin Kaynak'ı yanına çağırdı. Tarih 3 Şubat 1932'ydi ve ertesi gün Ramazan ayının son cumasıydı. Atatürk, elindeki Kuran tercümesinden bir hutbe konusu seçmişti. Bunu Hafız Sadettin'e verirken "Katiyen sarık istemem" dedi, "İşte bu gece giymiş olduğun elbise ile başı açık olarak okuyacaksın. Fakat hava soğuktur, paltonu giyebilirsin." Hafız Sadettin ertesi gün Türkiye'de ilk kez Türkçe hutbe okuyacaktı ve Süleymaniye Camii'ndeki bu özel cuma için Atatürk, Kuran'dan şu ayeti seçmişti: "Ey müslümanlar!.. Ulu tanrı buyuruyor ki, bazı insanlar 'Allah'a inandık, biz de müslümanız' derler. Böylelikle Allah'ı ve müminleri aldatmak isterler. 'Herkes gibi iman ediniz' denildiği zaman 'Biz aptallar gibi mi inanacağız' derler. Halbuki kendileri aptaldır. Allah'ın birleşmeyi emrettiğini ayıranlar ve yeryüzünü fesada verenler hüsrandadır. Kitabı okuyorsunuz, hiç düşünmüyor musunuz?" 1930'lar Türkiye'sini gözünüzün önüne getirirseniz Atatürk'ün neden bu ayetleri ve neden Türkçe olarak okutmak istediğini daha iyi anlarsınız. "Atatürk Reformları ve İslam" başlıklı kitabında yukarıdaki bilgileri veren Dr. Abdullah Mamız, ilk Türkçe ezanın da o gün, yani 3 Şubat 1932 tarihinde Ayasofya camiinde okunduğunu yazıyor. O Türkçe ezan şöyleydi: "Tanrı uludur... Tanrı uludur... Şüphesiz bilirim, bildiririm... Tanrı'dan başka yoktur tapacak... Haydi namaza... Haydi felaha... Namaz uykudan hayırlıdır." Ziya Gökalp, Vatan şiirinde bu uygulamanın anlamını şöyle mısralara döküyordu: "Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur/ Köylü anlar manasını namazda duanın/ Bir ülke ki,mektebinde Türkçe kuran okunur/ Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdanın/ Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın..." * * * Sonrası malum... Daha Atatürk hayattayken başladı tepkiler... Hatta Bursa'da iş küçük çapta bir isyana dönüştü. O noktada Atatürk, tepki olarak, inadına namazı da Türkçeleştirmeyi düşündüyse de çevresindekilerin ısrarıyla vazgeçti. Ölümünden 10 yıl sonra, 4 Şubat 1949'da Ticani tarikatından iki kişi Meclis'in dinleyici locasından Arapça ezan okuyarak "eylem koydular". Bir yıl sonra da Menderes iktidarı devir alır almaz ilk iş olarak Türkçe ezana el attı? "Türkçe ezan o dönemki taasupla mücadele mecburiyetinden doğmuştu. Bugün o tedbirlerin devamına lüzum kalmamıştır. Biz millete malolmuş inkılapları savunacağız" dedi. Ve Türkçe ezan zorunluluğu Meclis çoğunluğunun oylarıyla kaldırıldı. Oysa "taasup" toprağa gömülmek bir yana, ortalığa dökülmüştü ve "millete malolmamış inkılaplar" hep çağdaşlık vaadeden reformlardı. Türkiye o gün bu gündür, yani 45 yıldır Arapça ezanla uyanıyor. 4-5 yıl önce Bülent Çaplı ile Demirkırat belgeselini hazırlarken, bir Türkçe ezan sahnesi için yaptığımız çekimi anımsıyorum da tüylerim ürperiyor. Türkçe ezan yasak olmamasına rağmen, yanımızdaki müezzinle korku içinde Ankara'daki Maltepe Camii'ne girmiş ve gizliden gizliye çekim yapmıştık. Bizim müezzin elini kulağına koyup "Tanrı uludur... Tanrı uludur..." diye seslenince, caminin içindeki şaşkınlığı görmeliydiniz. Türkçe, Türklere yabancı bir dil gibi gelmişti. * * * Burada Atatürk reformlarını ve Türkçe ezan kararını tartışacak değilim.Dikkat çekmek istediğim şey her köşebaşında bir heykelini ya da büstünü gördüğümüz, her parti liderinin konuşmasında, her hükümet programının paragraflarında karşımıza çıkan Atatürk'e aslında ne kadar uzak düştüğümüzdür. Atatürk Cumhuriyeti'nin camilerinde bugün Türkçe ezan okumak bir cesaret işidir. Ve geçen hafta açıkça gördüğümüz gibi Atatürk'ün emekli savcıları kazara ağızlarından "Ezan Türkçe olmalı" lafını kaçırırlarsa aday oldukları "Atatürkçü" partiler o savcıları yaka paça kapı dışarı ederler. Ve o Atatürkçü savcılar da koltuk telaşına, hemen çark edip tükürdüklerini yalamak zorunda kalırlar. Atatürk'ün ülkesinde ne O'nun kurduğu partiden, ne bir başkasından bu konuda en küçük ses çıkmaz. Çünkü onların gözünde Atatürk, yüksekte bir heykelin adıdır sadece... İdeolojik zeminini Ziya Gökalp'e dayandıran parti, Gökalp'in "Camiinde Türkçe ezan okunan ülkedir senin vatanın" mısraını görmezlikten gelir. Kürtlerin Kürtçe konuşmasına, Türklerin Türkçe ezan dinlemesine katlanamaz. Ama Türkçüdür, hem de Atatürkçüdür... Bilmezler ki uzaklardan bir yerden yazılan ve yine uzaklarda kalmış bir el tarafından seçilen bir ayet der ki: "Ey inananlar... Kitabı okuyorsunuz... Hiç düşünmüyor musunuz?" Can Dündar EMRE KONGAR TÜRKÇE EZANIN ÖYKÜSÜ Gençler bilmez, bir zamanlar Türkiye'de minarelerden "Tanrı Uludur" diye Türkçe ezan okunurdu. Üstelik bu uygulama öyle kısa da sürmedi. 1932 yılından 1950 yılına kadar tam onsekiz sene, Türkiye'de insanlar Türkçe ezanla namaz vaktini öğrendi. Daha sonra, İkinci Dünya Savaş'ının bitimiyle başlayan "Soğuk Savaş" döneminde bütün Batı Dünyası'nı kapsayan "Anti-komünizm" mücadelesinde ön plana çıkarılan dinci yaklaşımlar, içerde de çok partili siyasetin iktidara getirdiği Demokrat Parti'nin Atatürk Devrimlerini sorgulayan tutumuyla bütünleşti ve ezan yeniden Arapça okunmaya başlandı. Altan Öymen Değişim Yılları adıyla ikinci cildini çıkardığı anılarında, pek çok ilginç olayla birlikte bu deneyimin öyküsünü de ayrıntılı olarak anlatıyor: (ss.483-496) Türkçe ezan okunması konusu Meşrutiyet dönemindeki bazı aydınlar tarafından da dile getirilmişti. Bu özlemi Ziya Gökalp şöyle şiirleştirmiş: "Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur. Köylü anlar manasını namazdaki duanın Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kuran okunur Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda'nın Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın." Atatürk 1932'de, önce Türkçe ezan okunmasının dinen caiz olup olmadığını tartıştırıyor ve caiz olduğu belirleniyor. Bunun üzerine içlerinde Hafız Burhan, Sadettin Kaynak, Hafız Nuri gibi dönemin önemli hafızlarının bulunduğu bir komisyon kurularak ezanın Türkçe çevirileri yapılıyor ve hangisinin ahenginin daha uygun olduğu tartışılıyor. Kabul edilen metin şöyle: "Tanrı uludur; Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı'dan başka yoktur tapacak, Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrı'nın elçisidir Muhammed Haydin namaza, haydin felaha Namaz uykudan hayırlıdır." Diyanet İşleri Başkanlığı 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelge ile bu metni bütün camilere bildiriyor ve ezan Türkçe okunmaya başlıyor. Öymen, öykünün bundan sonrasını ve yaşanan ilginç olayları da son derece tatlı bir dille anlatıyor. Pek çok ilginç olay yaşandıktan sonra, Demokrat Parti 1950 yılında iktidara geliyor ve ilk iş olarak ezanın yeniden Arapça okunmasını sağlıyor. Bu arada Menderes ve arkadaşları bir sıkıntı yaşamışlardır: Atatürk'e bağlılığıyla bilinen ve çok partili rejime geçilirken İsmet İnönü'ye Atatürk Devrimleri konusunda dikkatli olma sözü vermiş olan Celal Bayar buna ne diyecektir? Öymen, bunu da o dönemin Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı olan Nihat Reşat Belger'in ağzından aktaran Nadir Nadi'ye dayanarak şöyle anlatıyor: Cumhurbaşkanı Bayar'ın başkanlığında toplanan hükümet Arapça ezan yasağının kaldırılmasını tartışmaktadır: Bayar bir ara soruyor: "Arkadaşlar, kararımızla Atatürk'ün ruhu muazzep olmaz mı?" Buna Belger yanıt veriyor: "Büyük zaferimiz üzerine Atatürk'ün ruhu o kadarcık kusuru bize bağışlar efendim!" Bunun üzerine Bayar yatışıyor ve toplantı neşeli bir havada sürüyor.

16 Nisan 2009 Perşembe

BİR İSLAM AKADEMİSİ Darul Hikmetil İslamiye

BİR İSLAM AKADEMİSİ Darul Hikmetil İslamiye 1918- 1922: Kuruluşu 9 aza 1 reisten oluşmuştur. Teşkilat, son devirlerde gerek imparatorluk ve gerekse islam aleminde ortaya çıkan bir takım dini meselelerin halli ve islama yapılan hücumların islam ahkamına göre cevaplandırılması için kurulmuştur. Halkın her türlü dini ihtiyaçlarını ilmi bir metotla yerine getirmek için her türlü neşriyat ve beyannameleri ele almakta ve halkı iç ve dış tehlikelere karşı tenvir etmekteydi. Yabancıların ve müslümanların müracaat ederek sorduğu her suale gerekli cevaplar komisyonda -İslami ŞURA- resmen açıklanıyordu. Dini ihya etme,ümmet fertlerine ahlaki faziletler kazandırma ve toplumu ıslaha yönelik kurdukları "Ceridei İlmiye" adlı mecmua büyük faydalar sağladı ve her tarafa dağıtılarak halk bilgilendirilmeye çalışıldı.Basında islama yapılan hücumlara ve islamı, hurafeler dini gibi göstermeğe çalışan yazarlara gerekli cevaplar veriliyordu. Bu İslami Akademinin 4 senelik bir ömrü olmuştur. Talimnameye göre haftada bir gerekirse 2 defa toplanan akademi şurası gerekli gördüğü yerde Toplumu ve hükümeti uyarıcı beyanname neşrederlerdi. 222 toplantı yapmışlardır,kurulan bu akademiye Bediüzzaman aza olarak seçilmiş. Başkatipliğine -sonradan aza olacak şubat 1920- O zamanki üniversitede edebiyat öğretmeni olan Mehmet Akif bey tayin olmuştur. Aynı yıl reisliğine üniversitede müdür olan İsmail Hakkı İzmirli getirilmiştir-ekim 1918-. Yine bu akademide Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi**,Elmalılı Hamdi Yazır,Ahmet Rasim Avni***, Ömer Ferit Kam gibi şahsiyetler çeşitli görev ve sorumluluklar almışlardır. ** Sabri Efendi,Beyanul hak adlı gazetenin baş muharrirliğini yapmıştır.Mutedil Hürriyet ve İtilaf fırkası kurucularındandır.Yarın adlı bir gazete çıkarmış fikirlerini yaymağa çalışmıştır. 1924 te bakanlar kurulu kanunu ile çıkan 150 likler hain listesinde ismi çıkmış ve vatandaşlıktan sürgün edilmiştir. mısırda 1954 te vefat etmiştir. Medreselerin ve şeri dairelerin ilgası ile açıkta kalmış.İstiklal mahkemelerinde yargılanmış, 15 yıl hapse mahkum olmuştur.1933 te talep ettiği dersiamlık maaşı bu mahkumiyeti gerekçe gösterilerek ödenmemiştir. Aynı olay Akif merhumun da başından geçmişti. Neşredilen Beyannamelerden bazı başlıklar: a- İctihat gazetesi hakkında dine saldırıdan dolayı cezalandırılması. b-Medreselerin bazı bahanelerle hilafına kulanılmasına ve işgaline karşı beyanname, c-Kadınların Şarkı söylemesi,Kadın Şarkıcılar d-Mecmualarda kapak resimleri, e-çocuk düşürme ile ilgili beyanname, f-memurların ahlaksızlığı g-müslüman kızlarına tasallut ve neşriyat hakkında, ı-memleket gençliği hakkında beyanname, j-Ahlaksızlık hakkında , k-İslam devletinin temeli l- Din mi dinsizlik mi. dinsizlik cereyanı

BEDİÜZZAMAN VE İTTİHADI İSLAM FİKRİ

Gerçekten Osmanlı Devleti batarken bile bütün dünya Müslümanlığının ümidi durumundadır. İşte Bediüzzaman Said Nursi, bu dönemdeki birçok Müslüman mü¬nevver gibi bu durumun şuurundadır. O, 31 Mart Hadisesi’nden sonra verildiği Di¬van-ı Harpte, yaptığı müdafaasında İslâm birliği konusunda selefi kabul ettiği bazı şahsiyetlerin isimlerini zikreder ve şöyle der: “Elhasıl, Sultan Selim’e biat etmişim. Onun İttihad-ı İslâm’daki fikrini kabul et¬tim. Zira o vilayât-i şarkiyyeyi ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar o zamanki şarklılardır. Bu meselede seleflerin; Şeyh Cemaleddin Efgani, alleme¬lerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit alimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin ve İttihad-ı İslâmı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki demiş: “İhtilaf ü tefrika endişesi, Kûşe-i kabrimde hatta bî karar eyler beni, İttihadken savlet-i adayı def’a çaremiz, İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni...” 3 Yaygın olan kanaatin aksine Sultan Abdulhamid döneminde İslâmcı aydınlara göz açtırılmamıştır. Bunun böyle olduğunu son zamanlarda yazılan birçok araştırma ortaya koymuştur. Bediüzzaman da alem-i İslâmın mukadderatı ile ilgili fikirlerin II. meşrutiyetten sonra ortaya koymuştur. O, sultan Abdulhamid döneminin hiç de makbul saymadığı Ali Suavi’yi, Namık Kemal’i hatta bazı çevrelerin materyalist ka¬bul ettiği Hoca Tahsin Efendi’yi bir kısım ulemânın tekfir ettiği Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh’u İttihad-ı İslâm bakımından kendisine selef kabul ediyordu. Gerçekten söz konusu insanlar, şu veya bu konudaki ifrat veya tefrit kabul edilebi¬lecek fikirlerine rağmen İslâm birliği idealine gönül vermiş insanlardır. Cumhuriyet döneminde “Türkçü” olarak yeni nesillere sunulan Ali Suavi, Lond¬ra’da yayınladığı Muhbir gazetesinde “öyle bir cemiyet içinde bulunmakla iftiharımı ilan ederim ki, cemiyet muradı dünyada mevcut olan bilcümle iki yüz milyon Müs¬lümanı birleştirmek cihetine masrûftur” 4 Londra’da yayınlanan Saturday Review gazetesinin Ertuğrul Gazi ile beraber Anadolu’ya geçen Kayı aşiretine mensup az sayıdaki Türk’ün zaman içerisinde karı¬şıp kaybolduğu dolayısıyla, Anadoluda çok az Türk bulunduğu şeklindeki iddiasına Ali Suavi, Muhbir gazetesinde cevap verir. Bu cevap onun İttihad-ı İslâmcılığını da en net biçimde ortaya koyar, şöyle diyor Suavi: “Türk devleti zuhur etti ama cinslik davasına (ırkçılık davasına) itibar etmeyip bir cinsten bulduğu ehliyetlileri istihdam eyledi. Evet Şarkta cinslik davasına bedel Tevhid davası vardır. Yani Türklük hakim değildir, Müslümanlık hakimdir. Avrupada ise din hakim değil cinslik hakimdir. İşte şark ile garbın farkı budur. Nafile yere Avrupa kitapları ve gazeteleri “Türk kal¬madı” filan gibi bahislerle uğraşmasınlar. Zira şarkta “Türklük, davası yok. Kaldı ki garbın cinslik davası mı daha ziyade bekâya medardır, yoksa şarkın Müslüman¬lık davası mı? Bu meselenin muhakemesine gelince elbette şarkın hali daha iyidir. Zira me¬sela Fransız fransızlık davasıyla otuz milyon kadardır. Lakin Türkler Müslümanlık davasıyla iki yüz milyondur. Cins mahvolabilir, Müslümanlık mahvolmaz.” 5 Namık Kemal, “İmtizac-ı Akvâm” başlıklı makalesinde meseleye sadece bütün İslâm âlemini kucaklayan bir bakış açısıyla değil aynı zamanda bütün Osmanlı vatan¬daşlarını kucaklayan bir bakış açısıyla bakmaktadır. O, kafatasçı, ırkçı, yaklaşımların ne kadar çıkmazda olduğunu izah için şöyle diyor: “Ebnâ-yı beşer (insanoğlu) silsile-i ensâbı (soy kütüğü) Levh-i Mahfuzdan istinsah edilmedikçe (alınmadıkça) cins taksi¬minin hangi cüzünde dahil bulunduğunu dünyada sahihan (doğru olarak), kim bilir ki.” 6 Namık Kemal, “İttihad-ı İslâm” başlıklı bir başka makalesinde ise İslâm birliğinin sağlanmasının mutlak gereklilik olduğunu belirttikten sonra şöyle devam eder: “Lakin maksat İttihad-ı İslâm olunca bittabi’ hudud-ı Osmanîye derûnuna (dahiline) inhisâr edemez (sınırlanamaz) ve o kadar umumi tutulacak bir arzunun bekâ ve re¬vaç (ilgi görmesi) ve zann-ı acizanemce ancak siyaset ve mezhep devaisinden (davalarından) bütün bütün tecridiyle hasıl olabilir.” 7 O, İslâm dünyasının geri kalı¬şının temel sebeplerinden biri olarak tefrikaları görür: “Umum ehl-i İslâmın vaktiyle haiz oldukları (sahip oldukları) mertebe-i ulâ-yı medeniyeti (yüksek medeniyet mertebesini) bugüne kadar idame edemediklerine (sürdüremediklerine) sebep olan ahvâlin (hallerin) en büyüklerinden biri de araya düşen tefrikalardır.” 8 Hoca Tahsin Efendi, Paris’te bulunduğu yıllarda Ali Suavi’ye yakınlığı ile tanın¬maktadır. Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ne girmediği halde bu cemiyetin mensupları ile dirsek teması olan bir insandır. Onu yakından tanıyan talebesi Şair Abdülhak Hamid vefatı üzerine yazdığı mensiyede, ona atfedilen materyalistlik iddiasını şu beyitle red eder: “Olduğu içün hemişe zâkir-i Hak Cühelâ zannederdi münkir-i Hak” İslâmcılık mefkûresinin Yeni Osmanlılar’la başladığı artık araştırmacılar tarafından ortaya konmuş bir gerçektir. 9 Muhammed Abduh ve Cemalettin Afgani’nin İtti¬had-ı İslamcılıkları zaten açık seçik bilinmektedir. O halde Bediüzzaman’ın İttihad-ı İslâm konusunda selefi olarak kabul ettiği bazı isimlerin hemen hepsi ya bazı davra¬nışları ile veya bazı fikirleri ile İslâm dünyasında tartışılmış kimselerdir. Zaten Bedi¬üzzaman bu şahsiyetleri bir bütün olarak değil, İttihad-ı İslâm konusunda kendisine selef kabul etmektedir. Bu inceliğe özellikle dikkat etmemiz lazım. Eşref Edip Bey, bir yazısında II. Meşrutiyetten sonra Bediüzzaman’ın meşhur İslâmcılarla yakın münasebetini şu ifadelerle dile getirir: “Üstadla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar hemen hergün iderahâ¬neye (Sırat-ı Müstakim idarehanesi) gelir, Akifler, Naimler, Feridler, İzmirlilerle birlikte tatlı tatlı musahebelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmi meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet ve şe’amet bizi heyecanlandırırdı.” 10 Burada geçen Akifler’le Mehmet Akif, Naimler’le Babanzâde Ahmed Naim Efendi, Feridler’le Ferit Kam, İzmirliler’le İsmail Hakkı İzmirli kastedilmektedir. Hepsi de hem devirlerinde hem de günümüzde tanınmış İslâmcı yazarlar olan bu insanların, Eşref Edip’in yazdıklarına bakılırsa, Bediüzzaman’dan ciddi şekilde etki¬lendikleri anlaşılmaktadır. II. Meşrutiyet’ten sonra Osmanlı Devleti’nin çöküşünü, dağılışını önlemek için bir yığın formül ortaya atılmıştır. Bunların en çok bilinenleri Osmancılık, İttihad-ı İslâm ve Türkçülüktür. Doğuşu itibariyle en eski olan, Tanzimat döneminin resmi ideolo¬jisi olan Osmancılık’ın II. Meşrutiyet dönemindeki ömrü çok kısa olmuştur. Döne¬min aydınları arasında en yaygın olan mefkûreler İttihad-ı İslâm ile Türkçülük’tür. Türkçülük aynı zamanda Batıcılık ideolojisini de bünyesinde barındırıyordu. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Batılılar, önce Osmanlı Devleti’nin gayri-i müslim vatandaşlarını devlete karşı ayaklandırmış, ardından da müslim taba’ayı ırkçılıkla birbirine düşürme yolunu seçmiştir. Arapların, Türklerin, Arnavutların, Kürtlerin vs.’in özellikle İslâmiyet öncesi hayatlarını boyayarak, idealize ederek onlara sunan Avrupalı oryantalistlerin esas amacı, onları ortak payda olan İslâmiyetten soğutarak İslâm ittihadını bozmaktı. İşte bu safhada Bediüzzaman’ın İttihad-ı İslâm çizgisindeki mücadelesi başlar. O, büyük bir kısmı esaret altında olan İslâm alemini kurtaracak. Osmanlı Devleti’ni de onların ümidi olmaya devam ettirecek, dağılmaktan kurtara¬cak reçetenin İslâm kardeşliği olduğuna inanmıştı. Bediüzzaman için bu inanç, siyasi gayelere hizmet edecek bir inanç olmaktan önce, Allah’ın emri ve rızasının bir ge¬reği idi. Bediüzzaman Said Nursi, Milliyetçilik, İttihad-ı İslâm ve her türlü bölücülük üze¬rine en kapsamlı görüşlerini Mektubat isimli eserinde vermiştir. 26. Mektubun üçüncü Mebhası olan bir meseleyi “İslâmın hayat-ı içtimaiyesiyle münasebettar olan eski Said lisanıyla” yazdığını belirtir. Kur’ân-ı Kerim’in, Hucûrat suresinin “Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da, birbirinizi tanıyıp kaynaşanız ve aranızdaki münasebetleri bilesiniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık” mealindeki 13. ayetini tefsir eden müellif, İslâm aleminin kavimlere kabilelere ayrılmış olmalarını bir ordunun kendi içinde sınıflara ayrılmasına benzetir. Ordunun kendi içinde sınıflara ayrılmasının amacı ortak gayeye daha iyi hizmet etmek olduğuna göre, kendi ifadesiyle “demek kabail (kabi¬leler) ve tevâife (ırklara) inkisam (bölünmek) şu ayetin ilan ettiği gibi, tearüf (birbirini tanımak) içindir, teavün (yardımlaşma) içindir; tenakür (birbirini inkar) için değil, tehasüm (birbirine düşmanlık etme) için değildir.” 11 Milliyetçiliğin ırkçılığa varan boyutunu ise Bediüzzaman şöyle tesbit ediyor. “Fikr-i Milliyet şu asırda çok ileri gitmiş, hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp, onları yut¬sunlar.” 12 Bediüzzaman ile aynı davayı paylaşan merhum Mehmet Akif’in Müslümanları birlik ve beraberliğe davet eden şu mısraları yukarıdaki manzum şeklinden başka bir şey değildir. “Medeniyet size çoktan beridir diş biliyor. Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor.” 13 “Millet” ve “Milliyet” kelimesini Arapça’daki orijinal manasıyla kullanan Bediüz¬zaman milliyetçiliği ikiye ayırıyor. (Malum olduğu üzere “Millet” kelimesi aslında bir dinin mensupları anlamındadır. Bugün bu kelimenin yerine “Ümmet” kelimesi kul¬lanılıyor.) İslâm milletini kucaklayan milliyetçiliğe “müsbet milliyetçilik”, herhangi bir ırkı üstün görmeğe veya o ırka, dinden daha öncelikle yer vermeğe “menfi milli¬yetçilik” demektedir. “Evet acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedi kardeşleri kazandır¬sın?” 14 diyen Bediüzzaman ırkçılığın tarih boyunca, hatta İslâm tarihi boyunca yaptığı tahribatları sıraladıktan sonra esaret altında, Avrupalıların zulmü altında inle¬yen Müslümanları ittihada davet eder. Ona göre, Şark vilayetlerindeki dindaşlara (Kürtlere) veya Güney tarafındaki dindaşlara (Araplara) adavet beslemek felaketlere sebeptir. “Cenubtan gelen Kur’ân Nuru var, İslâmiyet ziyası gelmiş o, içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara adavet ise dolayısıyla İslâmiyete, Kur’ân’a dokunur” diyen Bediüzzaman milliyetin İslâmiyete kale olması, zırh olması ancak yerine geçmemesi gerektiğini söylemektedir. Türk milletine seslenerek “işte ey ehli-i Kur’ân olan şu vatanın evlatları, altı yüz sene değil, belki Abbasiler zamanından beri bin senedir Kur’ân-ı Hakimin bayraktarı olarak, bütün cihana meydan okuyup, Kur’ân’ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur’ân’a ve İslâmiyet’e kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı def’ ettiniz.” 15 diyen Bediüzzaman, Sünûhat isimli eserinde İngilizlerin desise ve kış¬kırtmaları ile Osmanlı Devleti’ne baş kaldıran Arapların durumunu “İşte Arap, yan¬lışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor” şeklinde tasvir ederken, müstemleke Müslümanların Osmanlıya karşı savaşmalarını, Osmanlı vatandaşı ancak Türk olmayan Müslümanların isyanını, “İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunun, gafletle bilmeyerek, öldürülmesine yardım etti, vâlide gibi saçlarını çekip âh-u fîzar ediyor” 16 şeklinde değerlendirir. Gerçekten de İslâm aleminin bağımsız devlet olarak tek ümidi olan Osmanlının çökmesi Bediüzaman’ı fazlasıyla mükedder etmiştir. Nitekim Lemalar isimli eserinde, 1922 yılında Atatürk tarafından davet edilmesi üzerine gittiği Ankara’da çıktığı Ankara kalesinde, kendisinin ihtiyarlamaya başlaması, mevsimin sonbahar olması kalenin ihtiyarlığı ve henüz ölmemiş Osmanlı Devleti’nin ihtiyarlamasının Ankara’da kendisine “en kara bir halet-i ruhiye” hisset¬mesine sebep olduğunu söyler. 17 Bediüzzaman, özellikle Türklere seslenerek ırkçılığa kapılmama noktasında çok ciddi uyarıda bulunur: “Ey Türk Kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş, ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen mahvsın! Bütün senin müzideki mefahirin, İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde sen, şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefâhiri kalbin¬den silme!” 18 Emeviler’in İslâm devletini Arap milliyetine dayandırmalarını, milliyet bağının, İslâmî bağın önüne geçirilmesi olarak değerlendiren Bediüzzaman, bunun İslâm dünyasında ciddi zararlara yol açtığını “millet-i saireyi (diğer milletleri) rencide ede¬rek tevhiş ettiler” (ürküttüler) cümlesiyle ifade eder. Bu vesileyle de ırkçı bir yöne¬timin adil olamayacağını mutlaka zulmedeceğini söyleyen müellif, kavmiyetçi bir hâkimin kendi ırkdaşını tercih edeceğini ve adalet edemeyeceğini, onun için din bağı yerine milliyet bağının ikame edilmemesi gerektiği hususunu hadis-i şeriflerden deliller getirerek izah eder. 19 İslâmiyet milliyetine, ırkçılık bulaştırmak isteyenlere Bediüzzaman’ın cevabı serttir: “Ey sarhoş hamiyet-füruşlar! Bir asır evvel milliyet asrı olabilirdi. Şu asır, un¬suriyet asrı değil, Bolşevizm, sosyalizm meseleleri istila ediyor; unsureyit fikrini kırıyor; unsuriyet asrı geçiyor, ezeli ve daimi olan İslâmiyet milliyeti, muvakkat, dağdağalı unsuriyetle bağlanmaz ve aşılanmaz ve aşılamak olsa da; İslâm mille¬tini ifsâd ettiği gibi unsuriyet milliyetini dahi ıslah edemez, ibk’ edemez. Evet mu¬vakkat aşılamakta bir zevk ve bir muvakkat kuvvet görünüyor, fakat pek muvak¬kat ve akıbeti hatarlıdır.” 20 Bediüzzaman, Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerden aldığı dersle, insanlık tari¬hinden çıkardığı ibret tablolarıyla ırkçılığın ne derece zararlı olduğunu eserlerinde her fırsatta ortaya koymuştur. O, şüphesiz ki, insanların kendi anne ve babalarını tayin etme hakkına sahip olamadıkları gibi kendi ırklarını da belirleme yetkisine sahip olamadıkları hakikatinden hareketle birilerinin mensup olduğu ırktan dolayı övün¬mesini veya yerinmesini abes karşılıyordu. Daha ötesi Bediüzzaman özellikle Os¬manlı coğrafyasında ırkların iç içe adeta eridiklerini, Levh-i mahfuz açılırsa gerçek anlamda kimin hangi ırktan olduğunun tesbit edilebileceğini söylemektedir. Bu ger¬çeği kendi ifadelerinden okuyalım: “Menfi milliyete ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki: evvela, şu dünya yüzü hususan şu memleketimiz eski zamandan beri çok muhaceretlere (göçlere) ve tebeddülata (değişmelere) maruz olmakla beraber; merkez-i hükümet-i İslâmiye bu vlatanda teşkil olduktan sonra, akvam-ı saire (diğer kavimler)den, pervane gibi (kelebek gibi) çokları içine atılıp, tavattun etmişler (yerleşmişler) işte bu halde, Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakiki unsurlar (ırklar) birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise hakiki unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyyeti bina etmek manasız ve pek zararlıdır.” 21 Ona göre dil, din, vatan bir ise kuvvetli bir millet vardır demektir. Ancak din ve vatan birliğine dayalı bir topluluğu da millet dairesine dahil etmektedir. 22 Nitekim Prens Sabahattin Bey’in “adem-i merkeziyet” fikri ile ilgili olarak yaptığı bir değer¬lendirmede son sözü “Eğer unsur lazım ise, unsur için bize İslâmiyet kafidir” 23 şeklindedir. Bediüzzaman, İttihad-ı İslâmı hem dünyevi hem de uhrevi saadet için gerekli görür. Ona göre, Avrupalıların kalkınması için milliyet ve menfaat yeterli tahrik unsurlarıdır. Müslümanlara gelince, büyük bir kısmı esaret altında olan, hür kısmı da esir edilmek istenen bu alemin ittihadtan başka kurtuluş yolu olmadığını şu sözleri ile beyan ediyordu: “Biz ise saadet-i dünyeviye ve uhreviye ile bu ittihada eşedd-i ihtiyaçla (en şid¬detli ihtiyaçla) muhtacız. Çünkü milliyetimiz İslâmiyetten başka yoktur.” 24 Bedi¬üzzaman Avrupalıların kalkınmalarındaki sırrı izah ederken Hıristiyanların birbirlerine destek olduklarından yani birbirlerine dayanak noktası olduklarından söz eder. “Evet herbir Hıristiyan başını kaldırıp, müteselsil (birbirini takip eden) ve müte¬dahil (iç içe birbiriyle ilgili) maksadların birine el atsa, arkasına bakar ki istinad edecek, kuvve-i maneviyesine daima imdat edip hayat verecek, gayet kavi (gayet kuvvetli) bir nokta-i istinad (dayanak noktası) görür. Hatta en ağır büyük işlere karşı mübarezeye kendinde kuvvet bulur. İşte o nokta-i istinad, her taraftan ellerini uzatan dindaşlarının uruk-ı hayatına (hayat damarlarına) kuvvet vermeye ve İslâmların en can alacak damarlarını kesmeğe, her vakit amade (hazır) ve dessas (desiseci) medeni engizisyon taas¬subu ile, maddiyunun dinsizliği ile yoğrulmuş ve medeniyetlerinin galebesi ile (galip gelmesi ile) mest-i gurur olmuş (gururdan mest olmuş) bir müsellah (silahlı) kitlenin kışlası veya büyük bir kilisesi olan Avrupa’nın medeniyetidir.” 25 Bediüzzaman bazıları gibi, İslâm âleminin başına gelen musibetlerin müsebbipleri olarak Avrupalıları gösterip Şarklıları büsbütün sorumluluktan kurtarma gayretinde değildir. Aksine o gelen musibetlerin ceza-yı amel olduğuna inanmaktadır. Müslü¬manların dinde ihmalkâr davranarak, ihtilafa düşerek musibetler için kadere fetva verdiğini ve hatanın cezası olarak da zillet ve sefalete düştüklerini söyler. 26 Ancak Bediüzzaman’a göre “bizi kurtaracak yine onun (İslâmiyetin) merhametidir.” 27 Günümüz Müslümanlarının da, bizce en büyük sıkıntısı, başlarına gelen felaket¬lerden dolayı sürekli birilerini sorumlu tutup kendilerini mesuliyetten kurtarma ça¬basında olmalarıdır. Kanaatimizce Batı, Batılı olmanın gereğini yapıyor. İslâm alemi onlara kendini sömürtecek, böldürecek fırsatlar vermekle sorumlu değil midir? Ko¬yunlarını sahipsiz bırakan birinin kurtların onları yemesinden şikayet etmeğe hakkı var mıdır? Allah’ın huzuruna vardığımız zaman şeytanın yoldan çıkarması ile günah işlediğimizi söylememiz bizi bağışlatmaya yeter mi? Şeytan şeytan olmanın gereğini yapıyor, onun cezasını Cenab-ı Hak ayrıca verecektir. Ya ona uyanlara, ona Müs¬lamanları yoldan çıkarma fırsatı verenler...? İşte Bediüzzaman bu inceliği çok iyi kavramış bir alim olarak bugün özeleştiri denen şeyi bütün İslâm alemine teşmil ederek yapıyordu. Nitekim Sünûhat isimli eserinde Müslümanların I. Dünya Savaşı öncesinde haccı fırsat bilip ondaki yüksek İslâmî siyasetten yararlanmayıp kalb ve gönül birliği yapmamış olmalarından dolayı musibete değil gazap ve cezaya uğradıklarını söyler: “Milyonlarla ehl-i İslâm hayr-ı mahz (hayrın kendisi) olan sefer-i hacca (hac seferine) şedd-i rahl etmek (şevkle yolculuk etme) yerine şerr-i mahz (şerrin ta kendisi) olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatler ettirildi.” 28 Asrın başında Bediüzzaman üçz temel düşman olarak cehalet, zaruret ve ihtilafı gösteriyor ve bunlarla sanat, marifet ve ittifak silahlarıyla savaşılmasını isti¬yordu. 29 Burada üzerinde durulan ihtilaf Müslümanlar arasındaki ihtilaftır. O, tıpkı ferdi benlik gibi, milliyetlerin de büyük bir havuz olan İslâmiyet suyunda erimeleri gerektiğini söylüyor, ırkçılığın saldırgan tarafına dikkat çekiyordu: "Unsuriyetin (ırkçılığın) şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan teca¬vüzdür" 30 diyen Bediüzzaman, Batı medeniyetinde insanlar arasındaki bağın ırk birliği olduğunu bunun da insanlığın felaketine sebep olan savaşlara yol açtığını söyler. İkinci dünya savaşanın ırkçılık sebebiyle çıktığına 31 işaret eden müellif, Kur'ân medeniyetinin ırkçılık bağı yerine din ve vatan birliğini esasa aldığını ve bu¬nun sonucu olarak da insanlar arasında samimi kardeşlik, güven ve dışarıdan gelen saldırılara karşı savunma duygusunun geliştiğini söyler. 32 Bediüzzaman ve birçok hemfikir olduğu insanın ırkçılığa karşı mücadeleleri II. Meşrutiyet döneminde hatta mütareke ve istiklal savaşı yıllarında sürdü. Ancak Os¬manlı Devleti'nin hiç olmazsa Müslüman teba'asının bir arada tutulmasına muvaffak olunamadı. İttihatçıların desteğinde yayınlarını sürdüren bazı dergiler, Arapçılık, Ar¬navutçuluk, Kürtçülükten sonra Türkçülüğü çok canlı biçimde gündeme getiri¬yordu. Batılılar, İslamiyet öncesi Türklüğü ön plana çıkarıyor, özellikle Fransız yazar Leon Cahun, Orta Asyadaki hayatı, son derece romantize, hatta idealize ederek Türk gençlerine sunuyordu. Öte yandan özellikle İngilizler Arapların cahiliye devri¬kültürlerini onlara yeni bir keşif gibi sunuyorlardı. Müslüman kavimlerin İslamiyet öncesi kültürlerine dönmeleri otomatikman gönül ve ideal birliğini sağlayan İslami¬yeti, kültürel bir unsur derekesine indiriyordu. Cumhuriyet kurulduktan sonra, yeni devlete şekil verenler Türkçülüğü o gün¬den beri söylenegelmektedir. En tehlikelisi İslamiyet hayatın neredeyse tamamen dışına itilmiştir. Henüz Cumhuriyet kurulmamışken ve Milli Mücadele devam eder¬ken Bediüzzaman Atatürk'ün daveti üzerine Ankara'ya gelir. İstanbul'da işgalci İngi¬lizlere karşı yayınladığı "Hutûvât-ı Sitte" isimli eseri ile başından beri Kuvâ-yı Milli¬ye'yi destekleyen Bediüzzaman Ankara'daki havayı teneffüs etmiş ve milletvekille¬rinin bir kısmının dine karşı aldırışsız olmasını tehlikeli bulmuştur. Onun uzun yıllar öncesinden beri bir rüyası vardır. Van'da Medresetüzzehra adını verdiği, Kahire’de¬ki Ezher Üniversitesi gibi bir Üniverste kurmak. Bunun için Sultan Abdulhamid'e gidip Doğunun durumunu, her tarafı kaplayan cehaleti anlatmaya ve hayalindeki üniversiteyi kurdurmaya azmetmiş ancak Mebeyn engeline takılmış hatta delilikle itham edilerek tımarhaneye gönderilmiştir. Nihayet dileğini Sultan Reşad'a kabul ettirmiş ve Van'ın bugün ilçe olan Edremit mıntıkasına üniversitenin temelini attırmıştır. Onun projesine göre vbu üniversitede fen bilimleri ile din ilimleri bir arada görülecek ve böylelikle hem taasup hem de fen ve felsefeden gelen şüphe¬ler bertaraf edilecektir. Diyarbakır ve Bitlis vilayetleri için de birer Medresetüzzehra talebinde bulunan Bediüzzaman, bu müesseselerdeki öğrenim dili ve derslerin muh¬tevası için şöyle diyordu: "Funûn-ı cedideyi, ulûm-ı medaris ile mezcve derc (birleş¬tirme) ve lisan-ı Arabî vacip, Kürdi caiz, Türki lazım kılmak" 33 Medresetüzzehra'¬nın ırkçılık için en büyük setlerden biri olduğuna inanan Bediüzzaman, 34 I. Dünya Savaşı dolayısı ile gerçekleşemeyen idealini bu sefer 1922'de T.B.M.M'ne getirir. Atatürk dahil 200 milletvekilindene 163 milletvekilinin desteğini alır, ne var ki bu sefer de Cumhuriytten sonra medreselerin kaldırılması bu teşebbüsü sonuçsuz bıra¬kır. O, Medresetüzzehra fikrinin kendisinde uyanışı Celal Bayar ve Adnan Mende¬res'e gönderdiği ve ırkçılığın zararları, İslâm kardeşliğinin faydaları üzerinde dur¬duğu bir mektubunda şu şekilde anlatır: "Altmışbeş sene evvel Cami'ül - Ezher'e gitmek istiyordum, Alem-i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fa¬kat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki, Camiü'l - Ezher Afrika'da bir medrese- ii umumiye olduğu gibi Asya Afrika'dan ne kadar büyük ise daha büyük bir darulfünün, bir İslâm üniversitesi Asyada lazımdır. Ta ki İslâm kaevimlerini, mesela Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdis¬tan'daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki müsbet ve kudsi ve umumi miliyet-i hakikiye (gerçek milliyet)olan İslâmiyet milliyeti ile inneme'l mü'minune ihvetun Kur'ân'ın bir kanun-ı esasisinin tam inkişafına mazhar olsun ve felsefe fünunu ile ulûm-i diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet haka¬ikıylatam müsalaha etsin." 35 1. Mecliste bu bu görüşlerini dile getirirken bazı milletvekilleri Bediüzzaman’a ülkenin din ilimleri, geleneksel ilimlerden çok Batılılaşmağa ve medeniyete muhtaç olduğunu söylemişlerdir. O bunlara verdiği cevapta, günümüzdeki temel sıkıntıya da ışık tutacak, Cumhuriyetin kuruluşunda mutlaka gözönünde bulundurulması ge¬reken esaslar ortaya koymuştur. Milletvekillerine hitaben: “Siz farz-ı muhal olarak hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser enbiyânın (peygamberlerin) Asya’da, Şarkta zuhuru (gelmesiyle) Asya’yı hakiki terakki edecek, (kalkındıracak) fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde bu fıtrî kanunu (tabii kanunu) nazara almayarak garplılaşmak namıyla an¬’ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve Lâdini (Laik) bir esas yapsanız dahi, dört beş bü¬yük milletin merkezinde olan vilayat-ı şarkiyede; millet, vatan selameti için dine, İslâmiyetin hakâikına katiyyen taraftar olmak, size lazım ve elzemdir. Binler mi¬sallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim: Ben Van’da iken hamiyetli bir Kürt talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” Dedi : “Ben Müslüman bir Türkü fasık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki (hatta) babamdan ziyade ona alakadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar.” Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten gel¬dikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksü’l-amel (reaksiyon) ile o da kürtçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: Ben şimdi gayet fa¬sık, hatta dinsiz de olsa bir Kürd’ü salih bir Türk’e tercih ediyorum” sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki Türkler, bu millet-i İslâmiy¬yenin kahraman bir ordusudur. Ey Sual soran mebuslar! Şarkta beş milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dini mi daha lazım? Yahut o milletleri karıştıracak ve ırkdaşlarından başka¬larını düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan sırf ulûm-ı felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara olmamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? sizden soruyorum!” 36 Bediüzzaman, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, milli mücadelenin birçok ma¬nevi veya maddi mimarı gibi yeni rejimle barışık olamamıştır. O artık Van’da inzi¬vaya çekilmiştir. Şeyh Said isyanına katılmadığı gibi, kardeş kanının akmasına yol açan bu harekete birçok nüfuz sahibi kimsenin de katılmamasını sağlamıştır. Buna rağmen Van’dan alınarak Burdur’a sürülmüştür. O, artık hayatının sonuna kadar devam edecek iman ve Kur’ân mücadelesine kendisini adamıştır. Bu dönemini “Yeni Said” olarak vasıflandıran Bediüzzaman, Risale-i Nur eserlerinin yazılması ve yayılması konusunda en büyük desteği Batıdaki Türk asıllı talebelerinden görmüştür. Onun mücadelesinden ürkenler, Türk talebelerini ondan soğutmak için onun Kürt olduğunu dolayısıyla Türk birinin Kürt asıllı bir hocanın peşinden gitmesinin doğru olmadığını her fırsatta dile getirmişlerdir. Bediüzzaman geçmişte sürekli Türk-Kürt kardeşliğini işlediği, “Türkler bizim aklımız, biz onların kuvvetiyiz” 37 dediği gibi, Kürtlerle Türklerin ittifak etmesi gerektiğinde ısrar ettiği gibi, 38 Kürtlerin sosyal hayatının Türklerin hayat ve saadetine bağlı olduğunu söylemesi 39 gibi, Cumhu¬riyet döneminde de İslâm kardeşliğinde ısrar etmiş ve ırkçılığı lanetlemiştir. Mektubat isimli eserinde dördüncü şeytani desise olarak değerlendirdiği mese¬leyi şöyle dile getiriyor: “Şeytanın telkini ve ehl-i dalaletin ilkaatıyla (aşılamalarıyla) bana karşı propa¬ganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: “Siz Türksünüz, Maşallah, Türklerde her nevi ulemâ ve ehl-i kemâl vardır; Said bir Kürttür. Mille¬yetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek, hamiyet-i milliyeye münafidir (aykırıdır).” Elcevap : Ey bedbaht mülhid (dinsiz)! Ben felillahilhamd Müslüman. Her za¬manda, kudsi milletimin üç yüz elli milyon efrâdı vardır. Böyle ebedi bir uhuvveti tesis eden dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürtlerin ekseriyet-i mutlakası (büyük çoğunluğu) bulunan üç yüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve menfi milliyet fikrine fedâ etmek, o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürt namını taşıyan ve Kürd unsurundan addedilen mahdut birkaç dinsiz veya mezhepsiz bir mesleğe gi¬renleri kazanmaktan yüzbin defa istiaze ediyorum (Allaha sığınıyorum) Ey Mül¬hid! Senin gibi ahmaklar lazım ki, Macar kafirleri veyahut dinsiz olmuş ve frenk¬leşmiş birkaç Türkleri, muvakkaten dünyaca dahi faidesiz uhuvvetini kazanmak için, üç yüz elli milyon hakikî, nuranî menfaattar bir cemaatin baki uhuvvetini terk etsin. O Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten Türk düşmanı olan hamiyetfü¬rûş mülhidlere derim ki: “Din-i İslâmiyet milletiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet ile Türk denilen bu vatan ehl-i imanıyla şiddetli ve pek hakiki alakadarım. Ve bin se¬neye yakın, Kur’ân’ın bayrağını cihanın cihat-ı sittesinin (altı yönünün) etra¬fında gâlibane gezdiren ve bu vatan evlatlarına, İslâmiyet hesabına, müftehîrane ve taraftarane muhabbettarım. Sen ise ey hamiyetfürûş sahtekâr! Türkün me¬fâhir-i hakikiyeye-i milliyesini (gerçek milli övünç kaynaklarını) unutturacak bir surette mecazî ve unsurî ve muvakkat ve garazkârane bir uhuvvetin var.” 40 Görülüyor ki Bediüzzaman, Türk milletinin İslâmiyet hesabına geçen ve haddi¬zatında Türk Milletini, Türk Milleti yapan iftihar kaynaklarına ve hasletlere sahip çıkmakta kendisini ve bütün Müslümanları bunların tabii mirasçısı olarak kabul et¬mektedir. Cumhuriyetten sonra resmi devlet ideolojisi haline gelmiş, dinden nere¬deyse tamamen soyutlanmış Türkçülüğün başta Türk milletine haksızlık olduğuna inanır. Bütün bir Osmanlı, Selçuklu ve diğer Müslüman Türk devletleri ve bunların meydana getirdiği medeniyeti adeta elinin tersiyle kenara iten Türk Milletinin kö¬künü Anadolu’daki antik medeniyetlerde veya İslâmiyet öncesindeki Türklüğünde arayanları, cengiz ve Hülagu hayranlarını asla affetmez 41 Onun İslâm birliğinin sembollerinden biri olan Ezan-ı Muhammedî’nin Türkçeleşmesine karşı çıkmasının bir sebebi de ayrımcılığa sebep olması mülahazasıdır. Hele o, Kur’ân-ı Kerim’in Türkçeleştirilmesinin İslâm lisanı olan Arapçaya karşı olan antipatiden kaynaklandı¬ğını ve ırkçı yaklaşımların sonucu olduğunu söyler. 42 Aslında Bediüzzaman’ın Kürtlüğünü gündeme getirenler onun iman ve İslâm mücadelesine muhalif olanlardır. Farz-ı muhal Bediüzzaman Türkçülük yapmış ol¬saydı aynı kimseler onu Kürtlüğünden hiç söz etmeyeceklerdi. Nitekim Türkiye’de türkçülüğün en eski ve meşhur ileri gelenlerinin birçoğu Türk etnik kökeninden ol¬madığı halde, bunların etnik kökenleri bir problem olarak ileri sürülmemiştir. İlk Türkçülerden Mahmut Celalettin Paşa, Leh; Ahmet Vefik Paşa bir Yahudi mühte¬dinin torunu; Şemsettin Sami, Arnavud; Ömer Seyfettin, Çerkes; Ziya Gökalp Kürt’tür. 43 Bediüzzaman Barla’da iken yazdığı bir mektupta yine kendisinin ırk gibi bir problemi bulunmadığını, ölçüsünün Allah’a yakınlık olduğunu ısrarla vurgular. Mektuptaki ifadelerin tonundan onun “Said Kürttür peşinden gidilmez” yolundaki basitliklerden çokça rahatsız olduğu anlaşılmaktadır. Bulunduğu pozisyonu şöyle açıklıyor: “Evet ben başka memlekette dünyaya gelmişim (Doğu). Fakat Cenab-ı Hak beni bu memleketin (Batının) evlâdına hizmetkar etmiş ki, dokuz sene mütemadi¬yen bu memleketteki milletin ondan dokuzunun saadetine kendi dilleriyle hizmet ettiğim bu havalideki insanlarla malumdur. Hem ben bu memlekette Hulusi, Sabri, Hafız Ali, Hüsrev, Re’fet, Asım, Mus¬tafa Çavuş, Süleyman, Lütfü, Rüştü, Mustafa, Zekai, Abdullah gibi yirmi-otuz Müslüman-Türk gençlerin adeta yirmi otuz bin milletdaşlarıma tercih ettiğimi ve onları o otuz bin adam yerine kabul ettiğimi, bu dokuz senedeki Türkçe âsâr (eserler) ile ve hizmet ile göstermişim. Evet ben bin gafil ve âmi Kürd’ü, bir Türk olan Hulusi’ye karşı tutmadığımı ve bin cahil Kürd’ü birer Türk olan Asım ve Re’¬fet’e mukabil görmediğimi ve bir genç olan Hüsrev’i bin âmi Kürdle değişmediğimi ehl-i dikkat ve benim ahvâlime muttalı olanlar (durumumu bilenler) tasdik ettikleri halde; Frenklik namına ve ilhad (dinsizlik) hesabına, Türkçülük perdesi altında, sahtekar bir milliyetperverlik suretinde ve hudfürûşluk cihetinde bana tecavüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki ben millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücahid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine bin¬ler Türk kadar hizmet ettiğime binler Türk şahittirler. İşte bana Kürd diyen ve itham eden, zahir hamiyetperverlik gösteren sahtekarlar, bu millete ne gibi hiz¬met ettiklerimi göstersinler.” 44 Bediüzzaman’ın başlangıçta “Kürdî” lakabını kullanmasından, II. Meşrutiyet dö¬neminde Müslüman Kürtleri birlik ve beraberliğe davet etmek için, onların faziletle¬rini ön plana çıkaran veya onların milli enaniyetlerini okşayan bazı sözler sarfetme¬sinden yola çıkarak ona “Kürtçü” diyenler de olmuştur. Hatta onun II. Meşrutiyet döneminde mensuplarının yanlış mecralara gitmesi kuvvetle muhtemel olan bir Kürt cemiyeti ile ilgisinin olduğu da bilinen bir gerçektir. Ancak bütün bunlar Bedi¬üzzaman’a “Kürtçü” deme insafsızlığını göstermeyi asla gerektirmez. Osmanlı haritasında coğrafi bir bölge adı olarak geçen Kürdistan’a izafeten Kürdî lakabını kullanan Bediüzzaman, Cumhuriyet döneminde ırkçılığa alet edilme¬mesi için doğduğu köyün adını, soyadı alarak “Kürdî” lakabını terketmiştir. Ne var ki bunu bıraktığı halde bazılar ısrarla onu bu lakapla yad etmeyi tercih etmektedir. Onun, sadece Kürtlerin değil, Arapların ve Türklerin de milli enaniyetlerini ok¬şayan sözleri vardır. Bundan amaç ise bu milletlerde bulunan veya atalarının gös¬terdikleri söz konusu kahramanlık ve fedakarlığı tekrar İslâmî bir mecraya dönder¬mektir. “Hutbe-i Şamiye” isimli eseri baştan sona kadar Arapların müsbet tarafla¬rına övgülerle doludur. Yaptığımız alıntılarda onun Türklerle ilgili söylediklerini za¬ten görüyoruz. Aynı mantıkla, bunları söylediği için ona “Türkçü” veya “Arapçı” demek de mümkündür. Ama bu onu anlamamaktır. Bir Kürt cemiyeti ile ilgisine gelince, o, bu dönemde sadece Kürt cemiyetleri ile değil, İttihad ve Terakki ile de münasebet halindedir. Öte yandan İttihad-ı Muham¬medî cemiyetinin de kurucuları arasındadır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Sela¬nik’te ilk nutku o vermiştir. Divan-ı Harb-i Örfi, isimli eserinde bir yığın kararsızlık ve belirsizliğin yaşandığı II. Meşrutiyet döneminde kendisinin, önü alınması mümkün olmayan birçok oluşumu hayra nasıl kanalize ettiğini anlatmaktadır. Sonra onun kurucuları arasında bulunduğu cemiyet, yıllarca “Kürt Teali Cemiyeti” olarak öğre¬tilmiştir. Halbuki onun kurucuları arasında bulunduğu cemiyet Kürdistan Neşr-i Ma¬arif Cemiyeti’dir. 45 Zaten yukarıda onun Doğu vilayetlerini cehaletten kurtarmak için olan çabalarından söz etmiştik. O dönemde böyle bir cemiyet de zaten yadır¬ganmıyordu. Bu cemiyet Doğu’yu cehaletten kurtarmaya yönelik faaliyet göstere¬cek bir cemiyettir. Bediüzzaman, Cumhuriyetten sonra bir yandan Türkiye’deki İslâm kardeşliğini tahripçi faaliyetlere rağmen, korumaya gayret ederken öte yandan Türkiye’nin Müslüman Arap alemi ve diğer İslâm ülkeleri ile en ufak yaklaşmasını sevindirici bulmuş özellikle Demokrat partisini bu yöndeki çabalarından dolayı Merhum Men¬deres’in şahsında tebrik etmiş ve desteklemiştir. Menderes’i İslâm dinine ve İslâm alemine sempatisinden dolayı İslâm kahramanı ilan eden Bediüzzaman 46 Türki¬ye’nin Pakistan ve Irak’la işbirliği antlaşması yapması yani Bağdat Paktı’nın oluşması dolayısıyla Celal Bayar ve Adnan Menderes’e bir mektup yazarak bu teşebbüslerini alkışladığını bildirir. 47 İkinci Dünya Savaşından sonra birçok İslâm ülkesinin bağımsızlıklarına kavuşmuş olmalarını istikbaldeki İttihad-ı İslâm’ın birer adımı olarak kabul eden Bediüzzaman, talebelerine yazdığı bir mektupta, bu gelişmelerden dolayı olan büyük sevincini dile getirir. 48 Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Bediüzzaman, asrın başında hastalığı cehalet, zaru¬ret ve ihtilaf olarak tesbit etmiştir. Bugün de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da temel mesele budur. Bölücüler, insanımızın cehaletinden, bölgenin geri kalmışlığın¬dan yararlanıyorlar. Bu noktalardan hareketle insanların ırkî duygularını tahrik edi¬yorlar. Doğu meselesinin çözümü de İslâm kardeşliğindedir. Ne yazık ki, bu işte de geç kalınmıştır. Eğer Cumhuriyetin başında Bediüzzaman resmi makamlarca dinlen¬seydi bugün ülkenin durumu şüphe yok ki böyle olmazdı. “Kavak eken sopa biçer”, “rüzgar eken fırtına biçer” atasözleri ülkemizin durumunu çok iyi ortaya koymak¬tadır. Maneviyattan yoksun olarak yetiştirilen Doğuluların Kürtçü, Batılıların da Türkçü olmamalarını beklemek iyimserlik olur. Ülkemizin huzur ve güvenliği için ülkede kardeşliğin tesis edilmesi için Türkiye’¬nin geçmişte olduğu gibi İslâm alemine önderlik yapabilecek maddi ve manevi ko¬numa gelebilmesi için bugün Bediüzzaman’a dönüp onun teşhislerini, tedavi için va¬zettiği tekliflerini mutlaka hesaba katmamız gerektiği kanaatindeyim. ____________________ 1 Yard. Doç. Dr. HÜSEYİN ÇELİK 1959 yılında Van’da doğdu. 1983’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Aynı yıl Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’ne Yeni Türk Edebiyatı asistanı olarak girdi. 1987 yılında İstanbul Üniversitesi’ne geçerek aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktoraya başladı. 1988-1990 yılları arasında araştırmalar yapmak üzere İstanbul Üniversitesi tarafından İngiltere’ye gönderildi. Başta İngiliz Devlet Arşivi (Public Record Office) olmak üzere Poritish Library ve bağlı ünitelerde, çeşitli arşiv ve dokümantasyon merkezlerinde araştırmalar yaptı. Üniversityof London SOAS’ta Turkish Politic bölümünde MA programına devam etti. Aynı yıllarda belli aralıklarla Hollanda, Almanya, Belçika, Fransa, Avusturya, İtalya ve İsviçre’de bulundu. Buralarda Yeni Osmanlılar ile ilgili araş¬tırmalar yaptı. 1991 yılında “Ali Suavi ve Eserleri” konulu tezini vererek doktor ünvanını aldı. Aynı yıl Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne yardımcı do¬çent olarak atandı. Halen adı geçen bölümün başkanı olarak akademik hayatını sürdürmektedir. Yard. Doç. Dr. Hüseyin Çelik’in muhtelif yayınevleri tarafından yayınlanmış 10 tane kitabı mevcuttur.

15 Nisan 2009 Çarşamba

TÜRKİYE’DE İSLAMCILIK ve TEMELLERİ

TÜRKİYE’DE İSLAMCILIK ve TEMELLERİ

1- Osmanlının Son Dönemi ve Fikir Hareketleri

a- Batıcılık’ ın İlk Devresi: II. Mahmut Dönemi ve Tanzimat (Düzenleme)

b- 1856 ıslahat Fermanı

c- II. Abdülhamit Dönemi

d- II. Meşrutiyet Dönemi

e- Cumhuriyet ve Batılılık

XIX. ASIR DÜŞÜNCE AKIMLARI ve OSMANLI

a- Hürriyet Kavramı

b- Yeni Osmanlılar

c- İslamcılığın Ortaya Çıkışı ve Çalışmaları

d- Jöntürkler

e- İttihat ve Terakki

f- Türkçülük

18.YY İSLAM DUNYASINDA DURUM:

1774 yılında küçük kaynarca ile yenilen Osmanlı Devleti,

1798 Mısır’a giren Napolyon,

1830 Fransa’ nın Cezayir’i işgali Ve sonrasında Tunus işgali,

İngilizler tarafından işgal edilen Hint kıtası- kaybedilen Süveyş Kanalı gibi umum manzaralar vardı..

İSLAM DÜNYASININ TEPKİSİ:

19. yüzyıl şartlarında Müslümanların durumu genel hatlarıyla iki maddede özetlenebilir:

1) İslam, kültürel yapının bir unsuru konumuna dönüşmüş ve bu biçim genel kabul görmüştür; İslam'ın gelenekselleşmesi.

İlk nesil Müslümanlar ve onları takip edenler, İslam'ı olması gereken şekliyle anlayıp uyguladılar ve "Saadet Asrı" nı oluşturdular. Sonraki devirlerde tutum ve tavırlarda önemli değişiklikler görülmeye başlandı. Din, kültür olarak benimsendi. Kültür ise insan eseridir. Toplum hem kültürü oluşturdu hem de bu kültürden beslenmeye başladı. Böylece İlahi olan din, beşer ürünü bir din haline getirilerek yozlaştırıldı, vahiy’den uzaklaşıldı. Gerçek İlahi din yerine ifsada, bozguna uğramış bir din inancı oluştu. Bir yazarın dediği gibi;

Kültür; bir toplumun kimliğidir. Bir toplumun kimliği ise o toplumun dinini temsil eder.

Bu kültür nasıl meydana geldi, neyin sonucunda oluştu?

Toplumların kitleler halinde İslam'a katılmaları sonucunda İslam'ı bilmeyen, anlamayan insanların, bilenlerin karşısında baskın bir şekilde çoğunluğu teşkil etmeleri ve gelirlerken eski pagan anlayışlarını da beraberlerinde getirmeleri büyük sebeplerden biri görünmektedir. Ve toplumun, Kuranı hayatlarından çıkarıp atmaları ile Kuran nesli ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. İşte bu inanç ve uygulamalar toplumun dini haline gelmiştir.

Böylece Gelenek, mutlak hakikatleri içeren ilahi esaslar karşısında alternatif bir din konumuyla yerini almıştır.

2) Müslümanların yaşadığı coğrafyanın büyük bir kesiminin, Batı emperyalizminin kontrolüne girmiş olması.

Batı'nın İslam'a ve Müslümanlara yönelik saldırılarına karşı da iki tutum ortaya çıkar:

1) İslam'ı ve Müslümanları Batı'nın standartlarına uydurmayı hayatlarının ve bilgilerinin yegâne gayesi edinenler. Hindistan da Sir Ahmet Han gibiler. Onu Mirza Gulam takip eder. Osmanlı içerisindeki "Tanzimat aydınları" da aynı kesimin bir başka coğrafyadaki emsalleri olurlar. Bunlar "Batılılaşma"yı varlıklarının gayesi olarak benimserler.

2) Gerçek anlamda kurtuluş ve saadetin ancak ve ancak Kur'an ve Sünnet'in tanımladığı İslam'a dönmekte olduğunu savunanlar.

Bu bozulmaya karşı "Dur" diyen ve bir set görevi üstlenen şahsiyetler hiç eksik olmaz. İslamcı damar XII. yy da İbni Teymiye ve İmam Gazaliden başlar, XVIII. yy Şah Veliyyullah Dehlevi*** Muhammed Bin Abdulvahhab, Cemaleddin Efgani’, Şeyh Muhammed Abduh, Reşit Rıza’ya kadar gelir.

ŞAH VELİYYULAH DEHLEVİNİN TESPİTLERİ:

*** 1-Müslümanların inançlarına karısan cahili unsurları ayırarak, gerek estetik, gerekse ilim ve siyaset alanlarında bir takim yozlaşmaları tespit etmeye çalışır.

2-Özellikle hilafetin gerçek misyonunun icra edilmediğinden, dolayısıyla sosyal hayatta birtakım müesseselerin kontrolsüz kaldığı tespitini yapar.

3-içtihat ruhunun yok oluşundan ötürü muzdariptir. Taklidin insanları birtakım dogmalara sevkettigini belirterek, içtihadı terk eden âlimleri ağır bir şekilde eleştirir.

4-Tasavvuf adı altında birçok şeyin İslam Asli Kaynağına bulaştığı tespitini yapar, rahatsızlığını dile getirir.

Bu kapsamda olmak üzere Sudan'daki Mehdi kıyamını, Cezayir'deki Abdulkadir kıyamını, Bengal'deki Hacı Şeriatullah kıyamını, Hindistan'daki Seyyid Ahmed Şehit kıyamını, Libya'daki Senusi kıyamını zikredebiliriz

MUHAMMED BİN ABDULVAHHAB ve TESPİTLERİ

1730’ku yıllarda Osmanlının uzak bir toprağında Arabistan’da M.Bin Abdulvahhab (1703–1792) ihya hareketindeki silsilede yerini aldı.

a-Evliyanın aracı rolüne inancının bidat olduğu, vesile –aracı koyma- işinin sonradan uydurulduğunu,

b-Peygamber dahi olsa hiçbir insanın şefaatçi olamayacağını, Allah’tan başkasından yardım istenemeyeceği,

c-Orta zaman ulemasının fikirlerine uymanın kişiyi yanlışa götüreceğini, asıl uyulması gerekenin meşru kaynak Kuran ve peygamberin eğitim metodunun olduğunu vurgulamış bunun mücadelesini vermiştir.

d- mezarlarda ibadet edilmesini, onların kutsanmasını şirkle aynı seviyede görmüştür. Mezar ziyareti aynı zamanda puta tapıcılığa da vesile olabileceğinden mezarların kutsanmasına sebep olabilecek her türlü şey -üzerine yazı yazdırmak, türbe yaptırmak gibi- yasaklanmıştır. Ağaç ve taş gibi şeylerin kutsanması, Allah'tan başkası adına kurban kesilmesi, adak adanması, muska takılması, nazar değmesini engellediği inancıyla nazar boncuğu taşınması, bir hastalığın, belanın defi veya güzel görünmek vesaire maksadıyla boncuk, ip ve benzeri şeylerin takılması, sihir, büyü, yıldız falına inanılması ve Allah'tan başkasına dua edilip yardım dilenmesi bidattir, şirktir.

e -10.yy’dan beri kapalı olan ictihat kapısı yeniden açılmalıydı.

18 ve 19. yüzyıldan sonra ortaya çıkan İhyacı-ıslahçı- tecditçi söylemlere kaynaklık ederek Hindistan'da Şah Veliyullah Dehlevi'nin, Kuzey Afrika'da Muhammed b. Ali Senusi'nin, Yemen'de Muhammed el-Şevkani, Fas'ta Fas Sultanı Mevlevi Süleyman'ın, Tunuslu Hayreddin Paşa'nın, Cemaleddin Afgani'nin, Muhammed Abduh'un, Reşid Rıza gibi bir çok Müslüman düşünür ve ıslahatçının çizgisinde kendisini hissettirmiştir. 19.yy’da C.Efgani (1839–1897) ve M.Abduh (1845–1905) önderliğinde oluşan İslamcı fikir hareketi günümüze kadar etkisini sürdürmekte ve halen birçok bölgeyi etkilemektedir. Fikirleri M.Akif üzerinde etkili olan iki isimdir.

1-Osmanlılar yükseliş devri dediğimiz döneme kadar kendi uygarlıklarını Batı’dan üstün saymışlar, bu yüzden Batı’nın model olarak izlenmesi bir sorun olarak görülmemiştir. İmparatorluk gerilemeye başlayınca Niçin geri kaldık? sorusu sorulmuş ve cevaben devlet yönetiminin bozulduğu ileri sürülmüş, bununla beraber Batı’nın askeri üstünlüğü gösterilmiştir. Bu sorular ta 18. yy. başlarında yani 1700-1730 III.Ahmet zamanında sorulmaya başlanmıştı.

Gerilemeyi Din bütünlüğünün yitirilmesine bağlayan bir kısım Ulema da var olmuş ama belirgin bir etkiye sahip olamamışlardır.

Matbaa işte bu lüzum üzerine (İ.Müteferrika 1730) ülkeye girmiştir. Avrupa’nın çeşitli başkentlerine elçiler gönderilmiş ve sorunlar tespit edilmeye çalışılmıştı.

Lale Devri diye anılan bu dönemdeki bozulmaya karşı bir kısım mütedeyyin insanlar kıyam etmişlerdir. Patrona Halil Kıyamı veya isyanı bunun tipik bir örneğidir. Açlık ve sefalet içinde olan bir halkın zevk ve sefa içinde yaşayan saray zümresine karşı bir kıyamı.. Kıyamın komuta merkezi Beyazıt Camiidir. Burada yapılan istişareler (Serdengeçtiler Hareketi) sonucu başlatılan ayaklanma organizeli bir işin sonucudur. Şuradan anlıyoruz; 1726’da saraylar taşlanmış, 1729’da Sadabad basılmış. Nihayet 1730’da hareket son halini almıştı. Saray dışında geçici bir hükümet kurulmuş _kolluk kuvvetlerine kadar_ ama devam edememiştir. I.Mahmut tarafından hareketin 3 lideri suikastlarla ortadan kaldırılmıştır.

Patrona Halil isyanın nedenini şöyle açıklayacaktır: Biz bunu şeriatın hükümlerinin tatbik edilmesi için yaptık.

Batı’nın askeri kuruluşlarından örnek alma çabaları I.Mahmut (1730-1754), I.Abdülhamit (1774-1789) ve III.Selim’le (1789-1807) devam eder. II.Mahmut (Gavur Mahmut 1808-1839) sonra M.Reşit Paşa tarafından Tanzimat ilan edilir.Arkasından Islahat Fermanı gelir. Ve böylece Batı’nın günlük kültürü de İmparatorluğa girdi. Giyim kuşamdan tutun ev eşyası ve insan ilişkilerine kadar.

Devletin bütün kurumlarında başlatılan yenileşme çabaları, karşılaşılan tepkiler dolayısıyla istenilen sonucu vermedi.

Osmanlı’da yeni Tanzimat düzenine karşı ilk ayaklanma Kuleli Vakasıdır (1859). Şeyh Ahmet tarafından sufi bir kıyam olarak tarihte yerini almıştır.(fedailer Hareketi-Müslüman öğrenciler)

II.Abdülhamit Dönemi:

Tanzimatçıların gittikçe yoğunlaşan Batılı davranışları artık çekilmez bir hal almaya başlayınca

1860’da Namık Kemal ve Ziya Paşa (Yeni Osmanlılar) yozlaşan saray ve etkilenen topluma karşı ilk sistematik eleştirilerini başlattılar. 1870’ten itibaren Osmanlı için İslami bir model başa geçirmek isteyen aydınlar çıkmaya başladı. O yıllarda tahta çıkan II. Abdulhamit için de bu İslami fikirler geçerli bir politika olarak belirmeye başladı. İttihadı İslam fikrini kendi ülkesindeki tebasını birleştirmek için bir bayrak olarak kullandı. Yine bu fikri ülke dışındaki müslümanlar için emperyalizme bir karşı koyma aracı olarak düşündü.

MUHAMMED ABDUH VE CEMALEDDİN EFGANİ: YENİ ARAYIŞLAR

İçtihat kapısının kapalı değil, ardına kadar açık olduğunu söyleyen anlayış, işte bu yeni filozofik anlayıştır. Said Nursi de prensip olarak içtihat kapısının açık olduğunu söylemekteydi. Ancak Said Nursi'ye göre, bu zamanda içtihad kapısından içeri girmeye engeller bulunmaktaydı. İçtihat kapısının tamamen açan bu anlayış, İslamın içtihada müsait olmayan muhkem kısımların da tartışılmasına sebep olmuştur. Başka bir deyişle, Kur'anın etrafındaki surlar zaten yıkılmış, doğrudan Kur'ana saldırılar başlamıştı.

İçtihat kapısının açılması, dinde teceddüt anlayışını da beraberinde getirmekteydi. Dini bir teceddüd fikri Efgani'de ifadesini bulmaktadır. Efgani'ye göre bu uğurda en önemli engel, Müslümanların siyaseten dağınık oluşuydu. Öyle ise, tecdit için önce bütün dünya Müslümanlarının siyasi birliğinin sağlanması gerekiyordu. İttihad-ı İslam ya da Panislamizm, bu anlayışın doğudaki ve batıdaki tanımlama biçimiydi.

Cemaleddin-i Efgani, bir İttihad-ı İslam hastasıydı. Her nereye giderse gitsin, her kiminle görüşürse görüşsün, bu konuda onunla birlikte hareket edebileceği kanaatiyle, kendini ona adayıp birlikte hareket edebileceği şartlar oluşturmaya gayret etmek ister. Fikirlerini diri tutmak için, devlet başkanlarıyla görüşmelerde bulunup eyleme geçmek ister. Ancak devlet adamlarının statükocu (mevcut durum) yapısı o'nu hep yeni birilerini aramaya sevk etmiştir.

İstanbul’a ikinci gelişinde, II. Abdülhamit’in de benzer bir politikası olduğunu görünce, birlikte hareket etmek niyetiyle, Abdülhamit’i yönlendirmeye çalışır. Abdülhamit’in sadece Osmanlı Devleti altında yaşayan Müslümanların birliğini ve daha ziyade Osmanlı Devletinin kurtarılması fikrini önce o da kabul eder. Böylece, dönemin en büyük gücünün etrafında diğer İslam ülkelerinin birleşebileceğini düşünerek destek verir. Ancak, Abdülhamidin yanlış istibdadı ve sadece ülkeyi kurtarma fikri etrafında politika yapması, o'nu kendi projesini uygulaması konusunda derin hayal kırıklıklarına uğratır.

O'nu hayal kırıklığına uğratmayan biri vardır. O da İslamcı projenin önemli sacayaklarından Muhammed Abduh'tur. Birlikte Fransa'da Urvet-ul Vuska dergisini çıkararak müslüman devletlerin batı emperyalizmine karşı duruşlarını teşvik ederler. Müslüman ülkelerin önce bağımıslıklarını kazanmalarını, daha sonra da birlikte büyük bir güç oluşturmalarını hararetle savunuyordu.

Nedeni henüz anlaşılamayan bir tarzda, Abduh, Beyrut’ta, İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlığı uzlaştırma amaçlı bir dernek kurdu. Ancak, halifelik siyasetine uygun düşmediği için, Abdülhamit, bu hareketi sona erdirmek için İngiliz hükümeti nezdinde girişimlerde bulunarak Abduh'un Suriye’yi terk etmesini sağladı.

Tekrar geldiği Mısır'da, Ezher Üniversitesi yönetim kuruluna üye seçildikten sonra, kafasındaki projeyi uygulamaya koyuldu. Ve bu üniversitede daha önce okutulmayan, tarih, coğrafya, tabiat tarihi, matematik ve felsefe gibi derslerin müfredat programlarına alınmalarını ve okutulmalarını sağlamıştı. 1899'da Mısır baş müftüsü olmuştu.

Afgani'nin Islahat Programı:

1-"Toplumun Islahı"

Doğu kökenli bir yığın sapık ve yanlış inançların, her türlü hurafe, bidat ve sapmaların terk edilmesi gerekir.

2-"İslam Birliği"

Müslümanlar arasındaki ırk, cinsiyet, dil, soy, coğrafya menşeli her türlü ayrımları kaldırıp, İslam'ın kardeşlik ruhunu hâkim kılmak gerekir.

3-"Mezhep Taassubu ve çözüm" Telfik

Ataları körü körüne taklit anlayışını terk edip atmalı, içtihat kapısını yeniden açmalı,geliştirmeli ve dinin doğrudan özüyle irtibatlı konuma gelinmelidir. Çünkü mezhepler artık birer din halini almıştır.

4-Dört bir yana dağılmış Müslümanların emperyalist Batıya karşı güçlenip önce kendi devletlerini kurmalarına ihtiyaç vardır. Daha sonra bu devletler "İslam Birliği Devletleri" olarak bir birliğe girmelidir.

5-Mezhep taassubunu terk etmek elzemdir. Bu birliğin ve terakkinin önünde bir engeldir.

İLK NESİL İSLAMCILAR:

İlk İslamcı nesil 1856’da çıktı, 1924’te misyonunu tamamladı. N.kemal, Ali Süavi, Z.Paşa vb…

Tarihsel fıkıh formasyonunun gerektirdiği içtihat yapma donanımına sahip olmasalar bile, yeterli sayılabilecek bir bilgi birikimine sahiptiler. İslami ilimlere vakıftılar. Düşüncelerine referans olacak ayet ve hadise başvurma yetenekleri vardı. Mezhepler arasında içtihat seçimi yapabilecek kapasitedeydiler. Senet ve metin kritiği yapabilen bir ilme sahiptiler. Baban zade, Elmalılı, İ.H.İzmirli gibi.

Namık Kemal İslam'ın başlangıç dönemlerinde bir çeşit meşrutiyet olduğunu ve eğer halkın şura egemenliği ilkesi kabul edilirse, kimsenin bir meşrutiyet yönetimi kurulmasına karşı gelme hakkı olmayacağını yazmıştı. ve meşrutiyetin ilan edilmesine katkı sağlamıstır

Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu.1876'da I. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi'yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca II. Abdülhamid'in Meclis-i Mebusan'ı kapatması üzerine tutuklandı. Beş ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Midilli Adası'na sürüldü.1888’de sürgünde öldü.

Jöntürkler içinde yer alan İslamcı kesim Ulemanın ve medrese sisteminin çürüdüğünü, bir reforma tabi tutulması gerektiğini hissediyorlardı (1890) Medreselerde okutulan dersler 300 yıl önce yazılan eserler ve şerhlerdi. Var olan eserler şerhin şerhiydi. Islama ve milli müesseselere bağlı olan aydınlar, milletin uyanışını ve devletin kurtuluşunu, Taklit ile değil, var olan temel değerlere sarılmakta görüyorlardı. Batının tekniği alınsın, fakat dini kültür ve geleneksel değerler saklı kalsın: Onlar eldeki son müstakil İslam vatanını korumaya çalışıyorlardı.

Bu dönemin İslamcıları:

Sırat-ı Mustakim ve Sebilir Reşad dergisi çevresinde; Eşref Edip Fergan, Manastırlı İsmail Hakkı, Akif, A.Hamdi Akseki, Baban zade,

Volkan Gazetesi etrafında; Said Kürdi, Derviş Vahdeti, Filibeli A.Hilmi,

İslam mecmuası vb. çeşitli gazetelerde yazıları çıkan Elmalılı H.Yazır, Said Halim Paşa, Mustafa Sabri Efendi.

Halim Sabit, Ömer Ferit Kam, Şemsettin Günaltay,

Kelimeyi Tayyibe gazetesi sahibi Ebul-ula Mardin gibi şahsiyetler var.

SIRATI MÜSTAKİM DERGİSİ TARİHİ

Haftalık fikir ve siyaset dergisi Eşref Edip ve Ebul-Ula tarafından 1908 tarihinde çıkarılmaya başlanmıştır. 183.sayıdan itibaren Sebilürreşat ismini almıştır. İttihat Terakki tarafından defalarca kapatılmış, en son 1925 Şeyh Sait kıyamı bahanesi ile süresiz kapatılmıştır.1948 yılnda yeni harflerler tekrar yayına girmiş. Ve 1965 yılına kadar yayınına devam etmiştir. Yazı ailesi Manastırlı İsmail Hakkı, Ahmet Naim, Akif, Eşref Edip, Tahir Mevlevi, M.şemsettin, Kamil miras, Hasan Basri çantay, Ömer Rıza Doğrul gibi seçkin kalemlerden oluşmuştur.

Ortak kalıpları; Kuran değişmez anayasa, meşveret konusu yani danışarak siyaset etme ilkesidir. İslamda parlementer sistem Batıda olduğu gibi çeşitli kat ve sınıfların temsil edildiği bir meclis değil, bilakis gerçeğin araştırıldığı bir danışma organıdır. Ve bu danışmanlar toplumda yer edinmiş, islami ilimleri bilen aydınlar olmalıydı. Temsili bir meclis olarak bugün İran Meclisi buna bir örnek olarak verilebilir.

Ana fikir: İslam dini felsefe ve müspet bilim aleyhtarı değildir, bunlar Müslümanlar tarafından iyi öğrenilmelidir. Ve geniş bir eğitim reformuna ihtiyaç vardır, uygulamaya geçilmelidir. En önemlisi İslam devletleri Batı ile olan rövanşlarından önce kendi kendilerine yetecek güce kavuşmalıydı.

Tespitler; İslam’ın ve Osm. İmp.’nun gerilemesinin sebepleri müslümanların ataletinden kaynaklanıyordu. Din mânii terakki değildir. Toplumun kurtuluşunun tek reçetesi taklitçilik değil, öze dönüş- İslamlaşmadır. Batının ahlakını, yaşayışını ve tefekkürünü almaya taraftar olan Batıcıları, fikren ve dinen dalalette sayıyorlardı. S.Reşat çevresi, ictihat kapısının yeniden açılması taraftarıydılar.

İslamcılık Nedir: Din olarak kendilerine İslamiyeti referans alan ve kendilerini belirgin olarak “Müslüman” kimlikleriyle ortaya koyan toplulukların, bu hayat görüşünü dünyaya hakim kılmak için çeşitli alanlarda göstermiş oldukları gayret ve alışmanın adıdır.(Ali Bulaç)

İslam'ın geleneksel kalıplardan kurtarılıp, asli kimliğine kavuşturulması ve yeniden hayata, topluma hâkim kılınması için verilen mücadelenin, ihya- ıslah hareketlerinin bütünüdür.

Said Halim Paşa: İslamlaşmak demek; İslamın itikat, ahlaki ve toplumsal naslarını ve siyaset sistemini daima zaman ve yerin ihtiyacına göre en güzel şekilde tefsir etme, bunlara uymadır, der. Batıda olan demokrasinin alası İslami nasslarla bir ölçüye oturtulmuştur. Parlamenter sistem için “Onların işi, aralarında danışma iledir.” Ayetini delil olarak getirir. Daha iyiyi –adaleti- nasıl sağlarız, ölçüsü vardır. İslamda körü körüne hükümdara itaat diye bir prensip yoktur.

Batının tekniğini alıp, müslüman kültürü saklama-tutma anlayışına sahip İslamcılar; S.Halim Paşa, Ömer Rıza Doğrul, M.Şemsettin Günaltay vb.dir.

İttihadı İslam için Türklük ve kavmiyyet davası en büyük engeldir. Bu sözler, “İslamda Kavmiyyet Davası Yoktur” kitabını yazan B.ahmet Naime’e aittir.

Dinde tecdidin gereksiz olduğunu savunan ulema da vardı; Mustafa Sabri Efendi gibiler.

1909’da İttihadi Muhammedi cemiyeti etrafında toplanan bu kesim Hadis ehli veya geleneksel kesimin savunucularıydılar. Volkan Gazetesi etrafında kümelenmişlerdi.

Prens Sabahattin: Önceleri İ.Terakki ile beraber olan bu şahsiyet daha sonra fikri anlaşmazlık nedeniyle yollarını ayırdı. Onda Osmanlının kurtulma reçetesi şuydu: Herşeyin devlete bağlı olarak, devletin izniyle ya da devletin baskısıyla yapıldığı bir ülkede kişilerin kişisel yeteneklerini göstermesi mümkün değildir. Yapılması gereken, Türkleri memuriyet sıkıntısından kurtarmak, kabiliyetlerinin gelişmesini sağlamak, İmp.luk içindeki alt-din ve kültür guruplarına kendi kimliklerini geliştirecek siyasi imkanları tanımaktı.Liberal anlayışı savunan biriydi.böylece dağılma önlenecek, kalkınma hedef olacaktı. Bu ancak bürokratik idareye son vermekle sağlanabilirdi.

Türkçüler; Osmanlı milletinin esasını Türklerin teşkil ettiğini, devleti onların kurduğunu ve koruduğunu, fakat buna karşılık gereken alakayı göremeyerek ihmal edildiklerini, küçümsendiklerini iddia ediyorlardı. Her ulusun kendi ulus devletini kurup, siyasi ve askeri bağımsızlığını savunuyorlardı. Bunların üzerinde daha çok, Rusya idaresindeki Türk diyarlarından gelmiş fikir ve hareket adamlarının tesirleri görülüyordu. Gaspıralı İsmail vb. gibi.

Bunlar “Din bağı ve dini hislerle toplulukların harekete gelmeyeceğini, artık insanları idare eden hissin ırk duygusu ve sevgisi olduğunu” ileri sürüyorlardı. Ahmet, Mehmet olan isimler yerine Kaya, Cengiz, Demir vb. isimleri tercih ediyor, “Ergenekon Bayramı” diye millete yabancı gelen günler ihdas ediliyordu.

Türkçüler de kendi arasında ikiye ayrılıyordu. Batıcılar, kanunlarından balosuna, içkisine ve şapkasına kadar, Avrupa’ya taraftar olduklarını ve İslamiyet’i terk etmek gerektiğini açıkça yazmakta idiler. Bunların bir kısmının, din gibi milliyetle de ilgileri yoktu.

Türkçülerin ileri gelenlerinden ve Türk Ocağı kurucusu Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu önceleri Sıratı Müstakim ve SebilürReşat’ta yazı yazmakta idiler. Balkanların kaynaması, Arnavutluk gibi toplumların isyan çıkarmaları ve ayrılık istemleri vb. nedenler ileri sürerek “dinin bağlayıcılığının “ yeterli gelmediğini artık ırka dayalı, ırk esaslı fikirler yazmaya- savunmaya başladılar. S.Müstakim mensupları bunu tasvip etmeyince ayrılıp başka gazetelerde fikirlerini beyan ettiler.

1917 yılında “Yeni Mecmua” ve Ziya Gökalp, H.Suphi Tanrı över vb. etrafında toplanmış olan Türkçülerin, “Büyük adamlarımızı tebcil (saygı-hürmet) edelim” diyerek Tevfik Fikret gibi din ve ümmet fikirlerine aleyhtar bir dinsizi göklere çıkarmaları, gelinen son noktayı gösterir..

Not:. Ömrünün uzunca bir çağında dindar, sofu ve hatta Akif’le arkadaşlığı olmasına rağmen, daha sonra dinsiz olması böyle izah edilebilir

Ahmet Ağaoğlu: Türkçülüğün önde gelen adlarından, Azerbaycan doğumlu. 1911’de Türkçülük akımını savunan Türk Yurdu Cemiyetinin kurucuları arasında yer aldı. Türk Yurdu adlı gazetede yazılar yazar. Türkçülük ve Batılılaşma akımlarını savunan kitapları ve yazılarıyla tanınan yazar 1939’da öldü.

Gökalp; "Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak "sloganıyla; Türk yaşamından esinlenmeye, İslam kurallarıyla ibadet etmeye ve çağdaş Avrupa uygarlığını benimsemeye tekabül eden;

Türk ulusuna, Müslüman ümmete ve Batı uygarlığına dâhil olmayı sistemleştirmeye çalışmıştır.

Yine bu düşünceye karşı mücadele de Sebilür Reşad Dergisi çevrelerinden gelmiştir.

Ahmed Naim bir yazısında Türk-İslamcılara şöyle sesleniyor: "Ey Türkçü-İslamcı kardeşler, işte görüyorsunuz ki, ne kadar iyi niyetle çalışsanız da Hak tarafından yasaklanmış olan yollardan maksada nail olmak mümkün değildir... İçinizde üç vatan sahibi olmak isteyenler de varmış..

"Çatal kazık yere girmez" derler."

Diğer Türkçüler ise, hem dindar, hem Türkçü olmanın yolunu aramaktaydılar. Ahmet Naim Bey “İslam Irkçılığı Menetmiştir” kitabını bu ikinci kesim için kaleme almıştır. Risalesi dikkate şayan bir çalışmadır.

Batıcılık:

Kaynağını Tanzimat ve hatta ondan önceki ıs­lahat hareketlerinden alır. Batının sosyal, siyasi, ekonomik ve felsefi görüşlerinin ifade ettiği bir dev­let anlayışını benimser.

Bu görüşe sahip kişiler, devletin ancak batılıla­şarak kurtulabileceğini savunmaktadırlar. Yalnız si­yasi alanda değil, sosyal, hukuki ve ekonomik alan­da da değişikliklerin olmasını istemişlerdir. Bundan dolayı meşrutiyetleri yeterli görmemişlerdir.

ilk olarak askeri alanda başlayan batılılaşma hareketi, daha sonraları devlet ve toplum hayatında da etkili oldu.

l. Meşrutiyete kadar süregelen batılılaşma ha­reketlerinin önderleri ya padişahlar ya da onların destekledikleri sadrazamlardır, l. Meşrutiyetten son­ra batılılaşmanın önderleri yönetim kadrosunun dı­şında bulunan Jön Türklerdir.

Batıcılık ikinci Meşrutiyet döneminde bir dü­şünce akımı hâlini aldı. Bu düşünceyi savunanlar çıkardıkları dergilerde görüşlerini yaymaya çalıştı­lar. Batının üstünlüğünün bilime dayalı olduğunu ve ona karşı gelmenin doğru olmadığını açıkladı­lar. Onlar, tek kadınla evliliği, kadın haklarını, batılı bir medenî kanunun kabulünü, şeriat mahkemeleri yerine laîk mahkemelerin kurulmasını, Lâtin harfle­rinin kabulünü, tekke ve zaviyeler ile bütün medre­selerin kapatılmasını, fesin kaldırılıp başka bir baş­lığın benimsenmesini, millî bir ekonominin kurulma­sını savunuyorlardı.

Batıcılar arasında görüş ayrılıkları vardı. Batıcıların bir bölümü Avrupa'dan her şeyi al­maya gerek yoktur, batılıların teknolojisi alın­malı fakat kültürü alınmamalı görüşündeydi. Di­ğer bir bölümü ise tek bir medeniyet vardır o da batı medeniyetidir, gülü ve dikeni ile alınmalıdır diyordu.

1.Dünya Savaşı:

28 haziran 1914 Avusturya arşidükü Ferdinand ve eşinin Saraybosna’da bir Sırp tarafından öldürülmesiyle başladı. Avusturya-Macaristan, Almanya’nın desteğini alarak Sırbistan’a savaş açtı.

Üçlü İttifak Devletleri: Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya

Üçlü İtilaf Devletleri: Rusya, İngiltere, Fransa

4 ay sonra Osmanlı, İttihatçı genelkurmay başkanı Enver Paşanın emriyle Almanya’nın yanında yer aldı. Savaş 4,5 yıl sürdü. 30 Ekim1918 Osmanlı Mondros mütarekesini imzaladı. Enver ve diğer İttihatçı paşalar yurtdışına kaçtı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Yönetimi

Osmanlı Devleti’nin son dönemi olarak nitelendirdiğimiz “1908-1918 Döneminde” üzerinde durulması gereken siyasal kuruluşlardan en önemlisi, daha sonra bir siyasî parti niteliği kazanacak olan “İttihat ve Terakki Cemiyeti”dir. Bu cemiyet, l908-1918 yılları arasında on yıla yakın bir süre Türk siyasi hayatını yönlendirmiş ve damgasını vurmuştur.

Sonradan “İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını alacak olan bu cemiyet, 1889 yılının Mayıs ayında “İttihad-ı Osmanî” adıyla İstanbul’da kurulmuştur. Bu gizli cemiyetin ilk kurucuları, Askeri Tıp Okulu öğrencilerinden İbrahim Ethem (Temo), İshak Sukuti, Mehmet Reşit ve Abdullah Cevdet, ve Hüseyin Zade Ali Bey’dir.

İttihatçılar ülkede yeniden “Meşrutiyet Yönetimi” kurmak, Kanun-i Esasî’yi yürürlüğe koydurarak devleti anayasal yapıya kavuşturmak, kapatılmış olan Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı açtırmak ve anayasa ile Osmanlı vatandaşlarına verilmiş olan hak ve hürriyetlere yeniden sahip olmak için, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit’e ve yönetimine karşı mücadeleyi temel amaç olarak belirlemişlerdi.

Kuruluşundan sonra bir süre sessiz kalan cemiyet, daha sonra Askeri Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye ve Bahriye gibi okullarda hızla örgütlenmiştir.

Subaylar arasında, askerî ve sivil yüksekokullarda, medreseler ve hatta tekkelerde taraftarlarını artıran cemiyet, üyeleri kanalıyla da çeşitli illerde örgütlenmiştir

Yurt dışına kaçan cemiyet üyeleri burada da kendilerinden önce Avrupa’ya gelmiş olan “Genç Türk (Jön Türk)”lerle ilişkiye girmişler ve bulundukları yerlerde örgütlenmeye çalışmışlardır

Meşrutiyet yönetiminin uygulanması konusunda beliren görüş ayrılıkları cemiyeti ikiye bölmüştür. Prens Sebahattin Bey’in öncülüğünde bir grup üye cemiyetten ayrılarak “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti”ni kurmuşlar ve Terakki Gazetesi’ni çıkarmaya başlamışlardır.

Sultan II. Abdülhamit yönetimine karşı yaptığı mücadeleyi siyasî olmaktan çıkararak askerî bir temele de dayandırmıştır. Abdülhamit’in baskıcı yönetimini sona erdirmek amacıyla bazı genç subaylar genel bir ayaklanma çıkarılmasını istemekteydiler. Bu amaçla Kolağası Niyazi Bey Resne’de emrindeki kuvvetlerle dağa çıkmış, daha sonra da Enver Bey Tikveş’te, Eyüb Sabri Bey Ohri’de, Selahattin ve Hasan Tosun Bey’ler Arnavutluk’ta aynı şekilde “Hürriyet Taburları” kurarak dağa çıkmışlardır.

Cemiyet, saraya telgraflar çekerek Anayasa’nın hemen yürürlüğe konulması ve Meclis-i Mebusan’ın toplantıya çağırılmasını istemiştir. Ayrıca şayet milletin bu isteklerini kabul etmeyecek olursa, tahtından indirileceği Sultan II. Abdülhamit’e bildirilmiştir. Nitekim 23 Temmuz l908’de Manastır’da ve Selanik’te Meşrutiyet resmen ilân edilmiştir. Bütün bu gelişmeler üzerine Sultan II. Abdülhamit, yayınladığı bir bildiriyle Osmanlı Devleti’nde anayasayı yeniden yürürlüğe koyduğunu ve meşrutiyeti ilân ettiğini açıklamıştır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti (Partisi) bünyesinde, çok sayıda asker, sivil, fikir adamı, gazeteci, yazar ve şair isimleri barındırmıştır. Ancak, İttihat ve Terakki deyince ilk akla gelen isimler “Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa”lardır. Aynı zamanda bunlar lider olarak da ön plâna çıkmışlardır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı Devleti’nin dağılmasını önlemek için “Osmanlıcılık veya Pan-Osmanizm” düşüncesini “İttihad-ı Anasır” (Unsurların Birliği) şekliyle benimsemiş Bu nedenle; cemiyet-parti bünyesine Türklerin yanında Araplar, Arnavutlar gibi Türk olmayan Müslümanları ve Ermeniler, Rumlar, Yahudiler gibi gayri müslimleri almışlardır. Arnavutlar ve bilahare Araplar gibi Türk olmayan Müslümanların her yönden Osmanlı Devleti’ne karşı ihanet, isyan ve ayaklanmaları üzerine bu düşüncelerini terk etmişlerdir. Savundukları “Osmanlılık” ve “İslâmcılık” fikirlerinden uzaklaşarak “Türkçülüğü” ön plana çıkarmalarına yol açmıştır. Bu nedenle İttihatçılar, Türkçülük fikrini parti programlarına almışlar ve 1913-1918 yılları arasında iç ve dış politikalarında adeta bir devlet politikası olarak uygulamışlardır.

Osmanlı Devleti’nde ikinci defa Meşrutiyeti kazandırmakla ve Türk siyasî hayatına çok partili hayatı getirmekle övünmüş olan İttihatçılar, kendi elleriyle kurdukları çok partili hayatı yine kendi elleriyle katletmişlerdir. Mutlak iktidarları döneminde siyasî rakiplerine ve diğer siyasal partilere hayat hakkı vermemişlerdir. Bu dönemde bazı siyasî partiler kapatılmış veya faaliyetleri yasaklanmış, birçok siyasî muhalifleri tutuklanmış ve sürgünlere yollanmıştır.

İTTİHAT TERAKKİ VE DERİN FEDAİLERİ:

Sonradan “İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını alacak olan bu cemiyet, 1889 yılının Mayıs ayında “İttihad-ı Osmanî” adıyla İstanbul’da kurulmuştur. Bu gizli cemiyetin ilk kurucuları, Askeri Tıp Okulu öğrencilerinden İbrahim Ethem (Temo), İshak Sukuti, Mehmet Reşit ve Abdullah Cevdet, ve Hüseyin Zade Ali Bey’dir.

İttihatçılar ülkede yeniden “Meşrutiyet Yönetimi” kurmak, Kanun-i Esasî’yi yürürlüğe koydurarak devleti anayasal yapıya kavuşturmak, kapatılmış olan Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı açtırmak ve anayasa ile Osmanlı vatandaşlarına verilmiş olan hak ve hürriyetlere yeniden sahip olmak için, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit’e ve yönetimine karşı mücadeleyi temel amaç olarak belirlemişlerdi.

7 Nisan 1909'da, bir başka deyişle "31 Mart Vakası"nın arifesinde "İttihat ve Terakki Cemiyeti"nin "derin devlet" anlayışına kurban verilen "Serbesti" gazetesinin yazı işleri müdürü ve başyazarı Hasan Fehmi... İttihat Terakki yönetimi, iki yıl içinde iki gazetecinin daha ölümünden sorumlu olacaktır. Biri "Seda-yı Millet" gazetesinde yönetimi eleştirmenin yanında yolsuzluklarını da belgeleyen genç gazeteci Ahmet Samim ki 9 Haziran 1910 Perşembe gecesi, arkasından açılan bir tabanca mermisine kurban gidecektir. Öteki de 10 Temmuz 1911 evi önünde kurşunlanan "Mizan" ve "Serbesti"gazetesinde yönetimi eleştiren başyazılara imzasını atan Zeki Bey...

31 Mart Vakası ile başlayan zorba, darbeci gelenek günümüze kadar varlığını sürdürecektir.

a) 31 Mart vakası

b) Kanlı Babıali baskını

c) İstiklal Mahkemeleri ; Şeyh Sait Kıyamı mazereti ve yapılanlar:

Devrim Kanunları: 1 Kasım 1922 Saltanat kalktı T.b.m.m. tarafından A.Macit halifeliğe getirildi. 1923 Cumhuriyet. 1924 halifelik kalktı, Abdülmecit yurtdışına çıkarıldı. Tevhidi Tedrisat (eğitim birliği) ile medrese yasaklandı. Şeri Mahkeme kaldırıldı. 1925 Tarikatlar yasaklandı.1926 Medeni Hukuk kabulü,kılık kıyafet devrimi. 1928 Yasada var olan “Devletin dini dini-İslam’dır” ibaresi kalktı. Latin alfabeye geçildi.

d) Menemen olayı bahanesi,

e) 27 Mayıs Darbesi; Menderesin idamı

f) 12 Mart Muhtırası

g) 12 Eylül Darbesi

h) 28 Şubat ve en son 27 Nisan Muhtırası İttihatçı kafanın son hareketidir. Ortalama 10 yılda bir darbe yapma ihtiyacı hissederler.

"Bir ümmetten bir Millet" çıkarılmalıydı. Bunda çok kısa sürede başarılı olundu. Lozan'ın imzalanmasıyla Türk Milleti sipariş üzerine icat edildi. Artık Anadolu'da yaşayan birçok ırk yeni bir millet olmuştu. O da Türk Milleti idi. Bu batının o kadar hoşuna gitmişti ki Kurucu iradeye bunu halka benimsetmelerine karşılık hiçbir zorluk çıkarılmadan Anadolu'dan çıkma sözünü verdirmişti. Kurucu irade millet kavramını kabul etmenin yanında İslamcılık kendi deyimleriyle irticanın başının ezileceğine karşılık tek kurşun sıkmadan tek çatışma olmadan İngilizler, İtalyanlar ve diğerleri Anadolu'dan tıpış tıpış gidiyorlardı. Ama bir söz almışlardı o da İslamiyet’in bu topraklarda hakim olamayacağı sözüydü. (Hamza Türkmen)

Ali Çetin kaya: İstiklal Mahkemesinin meşhur 3 Âlisinden biri. T.B.M.M ne Afyon vekili olarak girdi. 1925’te, mecliste tartıştığı Ardahan vekili Halit Paşayı vurarak öldürdü. Bir süre sonra i.Mahkemeleri başkanlığına getirildi. 1926’da İzmir suikastına karışanlar adı altında bir sürü muhalif kişiyi yargıladı, idam kararı verdi. 1949’da öldü.

Ali Saip: 1920’de açılan meclise Urfa vekili olarak girdi. 1931-1935’te tekrar vekillik yaptı.1926’da Doğu İstiklal Mahkemesi başkanı oldu. 1939’da öldü.

CHP Cumhuriyet Halk Fırkası:

İlk siyasi parti olan CHP 11 Eylül 1923 kuruldu.1931 parti programı altı ok ilkesi benimsendi. Atatürk ün ölümünden sonra yerine geçen Cumhurbaşkanı İnönü, CHP’nin değişmez genel başkanı ve “Milli Şef” ilan edildi 1938. baskıcı ve dikta bir yönetim uyguladı. 1946’da Parti içinde muhalif bir hareket ayrıldı DP olarak kendini ilan etti. 1950 de iktidara geldi. İktidarda on yıl kaldı. 1960 Askeri darbe ile tekrar başa gelen İnönü, başkanlığında 1961-65 koalisyon hükümetini yürüttü. 1972 de istifa eden İnönü yerine Bülent Ecevit başkan seçildi.

BABANZADE AHMET NAİM

(Kendisi aslen Kürttür.1908 itibari ile birçok mektepte eğitimci olarak görev aldı. Bir ara Darülfünun’da rektörlük yaptı. 1919’da Ayan Meclisine (senato) girdi. Daha sonra müderrisliğe devam etti.1933 üniversite devriminde emekliye sevk edildi.1934’te vefat etti. Akif’in en çok sevdiği, kendine yakın gördüğü arkadaşıydı. Kuran Meali yazma işini Akif’in üstlenmesi biraz da onun sıkıştırması ve ricası üzerine olmuştu.

Dışişlerinde 10 yıl görev yaptıktan sonra 1914 yılndan itibaren İst. Darülfünun Edebiyat Fak.’e Felsefe profesörü olarak atanmıştır.Arap ve Fransız dillerini iyi bilen bir felsefe alimi idi. Ona göre her şey ya nass idi ya da hiçbir şey…

Avrupa düşüncesini İslam düşüncesi ile karşılaştırma imkanı bulmuş ender şahsiyetlerden biridi. Said Halim Paşa ile yakınlığı buradan gelmektedir. Paşa ile Çok yakın doslukları vardır.Batı uygarlığına karşı temkinlidir. Batı batıdır, doğu doğudur. Avrupanını ilim ve fennini sevmeli, adeta ona meftun olmalı fakat bu sevgi bizi bize unutturmamalı, kültür ve değerlerimizi gözümüzde küçültmemelidir.

Üniversite hocalığı yaptığı sıralarda akşamüzeri Beyazıt cami yanında olan “küllük” kahvede arkadaşlarıyla beraber ilmi sohbetler yapardı. Akif ile tanışması bu ortamda olmuştur. Gazete haberlerinin yazamadığı siyasi haberler burada tartışılır, yorumlanırdı. Akif ile abi kardeş ilişkileri vardı. Akif ona “Hacı Baba” derdi. Dinde, politikada, edebiyatta etkilendiği şahıslardan biridir. Sonraları Ölüm haberini alacak olan Akif’in dünyası yıkılacaktı. Ağustos 1934 pazartesi öğle namazını kıldığı ikinci rekatta ruhunu teslim etmiştir. Secde şiirini daha ölmeden önce Akif ona ithaf etmişti. 63 yaşında vefa etmiştir. Akif’te o yaşta vefat etmiş, aynı yere yan yana gömülmüşlerdir.

İkisi de Abdülhamit yönetimini istibdat olarak görmüş, karşı çıkmışlardır. İttihat Terakkiden beraber ayrılmışlardır.

Sözünü sakınmaz biriydi, kimseden çekinmezdi. Bir gün üniversitede ziya Gökalp ile ümmet ve millet tabirleri üzerine tartışırken doçentin biri söze karışır:siz bizimle hiç tartışmazsınız, “benim dinim ayrı, sizin dininiz ayrı” der, geçersiniz. Bakınız ziya beyle nasıl tartışıyorsunuz? Şöyle cevap verir: siz düşünmeden, modadır diye dinsiz olmuşsunuz, ziya bey bilerek okuyarak, ayet ve hadislerin manasını değiştirerek dinsiz olmuş. Aranızda fark var, der. Bu tipler hakkında şöyle dediği nakledilir: okuduğum Fransızca kitapların yazarları sizden iyidir. çünkü “ehli kitaptırlar” der.

Felsefeci Macit Gökberk ve Niyazi Berkes gibi pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Felsefe derslerinde Elmalının “Metalib ve Mezahib” ini okutuyordu. Üniversite rektörü olduğu sırada karma eğitime geçilmek istenmesine karşı çıkarak istifa etmiştir. “uygulamaya izin veremem, dinime aykırıdır, demiştir. Sonraları Atatürkün üniversitelere ziyaretinde herkes bir yerlere gizlenirken onun hiçbir şey yokmuş gibi etrafta dolaşması takdir uyandırmıştır.

Yakın dostu Elmalılı, ölüm haberini aldığında ağlar ve: her ne zaman bir kelimede tereddüde düşsem ona sorar şüphemi giderirdim. Tercümede benim için danışılacak yegane alim Ahmet naim’dir, demiştir. 35 yıl hocalık yapmış, ¾ bin öğrenci yetiştirmiş bir alim. Cenazesinde ne üniversiteden ne büyük mekteplerden ne vilayetten ne halkevlerinden resmen kimsecikler yoktu.

İslam Ahlakının Esasları ve İslamda Davayı kavmiyet adlı eserleri alanlarında geniş yankılar uyandırmıştır. İslam dinine yönelik saldırı ve eleştirilere karşı Sebilürreşat’ta yazdığı makaleler birer ilmi referans niteliğindedir. İslam toplumunda ortaya çıkan sorunların çözümünün Kuran ve sünnette aranması gerektiğini savunmuştur.

Arapça dili gibi Hadis ilimlerini de kendi çabaları ile öğrenmiştir. Sebilürreşatın yeni çıktığı dönemde dergiye bir mektup yollamış: fikren ve hissen ölmüş bulunan ümmetin yeniden dirilmesinde Hadis ve Sünnetin öneminden söz etmiş, derginin bu konudaki yayınlara ağırlık vermesi gerektiğini tavsiye etmiş. Tefsir ve hadiste derinliğine bilgim olmamasına rağmen yardım isterlerse elinden geleni yapacağını bildirmiş. Bu teklifi kaçırmayan dergi yönetimi hemen kendisini kadroya almıştır. Naim’in ilk hadis tercümeleri Dergide yayınlanır. Hadis ilimleri ile tanışması böyle başlar. Aslında bir felsefe hocası olan A.Naim’in bu uğraşı daha sonraları onun Bir hadisçi olarak tanınmasını sağlayacaktır. Türkiye’de son yüzyılda hadis çalışmalarına getirdiği canlılık, yaptığı çalışmalar ve katkısı ortadadır.Hadisleri toplumun meselelerine çözüm getirecek şekilde yorumlamıştır.

HADİSÇİLİĞİ:

2230 hadisi ihtiva eden Buhari Tecridi Sarihe yazdığı 500 sayfalık mukaddime, hadis usülü çalışmalarında başvurulması kaçınılmaz bir eser niteliğindedir. Kitabı birebir türkçeye tercüme etmiş, yorumlarını parantez içine almış ve açıklamalarını dipnot olarak vermiştir. Arapça öğrenmek isteyenlere güzel bir kaynak oluşturmuştur. Tercümenin bir özelliği de ilk türkçe tercüme olmasıydı.sonradan yazılacak tercümelere kaynak olmuştur.

Hadis rivayetlerini değerlendirmede göz önünde tutulması gereken önemli noktanın Şari’nin maksadını ortaya çıkarmak olduğunu söyler. Maksat senet veya metne ağırlık vermek değildir, der.

Hadislerin sıhhatinde ne sadece metinle ne de senetle yetinmemek gerektiği ilkesini benimsemiştir. Ravilerin doğruluklarının rivayetin doğruluğuna yeterli bir delil olamayacağı, mananın da sıhhatine bakmak gerektiği inancındadır.

Muhaddis ve Fakih ayırımını vurgular, tanımlar. Metin tenkidinin muhaddis tarafından değil fakih tarafından yapılması gerektiğini savunur. “bir haberi tebellüğ eden niceleri vardır ki haberi işitenden daha agahtırlar” hadisini delil olarak getirir.

Dini rivayetlerin güvenilirliği ve onlarla amel edebilme hakkında alimlerin üç görüşte olduklarını söyler:

1- bir gurup senede ağırlık vermiştir. Bunun sonucunda bazen çok zayıf hadisleri kabul edebildiklerini söylemiştir.

2- Senede bakmayıp Hadisin metnini önemli görenler. Mutezile ve bazı kelam fırkalarının, mezheplerine uymayan hadisleri, senedleri çok sağlam olsa bile akla uygun değildir deyip reddettiklerini, mezheplerine uyan hadisleri ise zayıf bile olsa peygambere nispet etmekte bir beis görmezler.

3- Bir de senedi ve metmi tek başına esas almadan Şari’in maksadını her iki yönden araştıran guruptur. Hakka tabi olmayı tercih edenlerin takip ettikleri yoldur bu.Benim de tercihim bu usüldür.

Ahmet Naim ilk hadis tercümelerini S.Müstakim, Kelime i Tayyibe, S.Reşat dergilerinde yayınladı. Tercüme ettiği ilk hadisler İslam kardeşliğiyle ve ırkçılığın yasaklanmasıyla ilgilidir. Bu dergilerdeki hadis tercümeleri dergilerin kapandığı 1925’e kadar devam etmiştir.

Darul fünunda hocalığı 1933 yılna kadar sürecektir. Darül fünunlar inklaplara bitaraf kaldığı için! lağvedilince o ve onun gibi 82 ilim adamı açıkta bırakılmıştır. A.naim, M.Köprülü fuat, Ahmet Ağaoğlu, Ferit kam, İsmail hakkı Baltacıoğlu vb. Gibiler. Yeni açılan üniversitelerin önemli vasfı millilik ve inklapçı oluşlarıydı.

DİNİ ISLAH PROJESİ:

1928 yılında yayınlanan ama uygulama fırsatı bulamamış projeye göre, bilime ve milli hayata uygun bir din reformu hayata geçirilmek isteniyordu. Projede şunlar vardı: Camilere sıralar yerleştirilecek, elbiselikler konacak, ayakkabı ile girilecek, müzik altleri konacak, ibadet dili tamamen türkçeleştirilecekti. Komisyonda bulunan Ahmet Naim ve Ferit kam Beyannameye imza atmayarak çekildiklerini belirttiler.

İSLAMCILIK DÜŞÜNCESİNDEKİ YERİ

İslamı, bir bütün olarak hayata hakim kılmak amacını güden İslamcılık akımı Mısır’da Cemaleddin Afgani (1839-1897), öğrencisi Muhammed Abduh (1845-1905), Hindistan’da Seyyid Ahmet Han (1817-1898), Seyyid Emir Ali (-1928), Türkiye’de Sıratı Müstakim-Sebilürreşat, Beyanul Hak, İslam Mecmuası ve volkan gibi dergilerin etrafında toplanan kişilerin öncülüğünde ortaya çıkmış ve gelişmiştir. 1870 yılndan itibaren Osmanlının hakim siyasi görüşü olan İslamcılık II.Meşrutiyetin ilanı ile bir fikir akımı haline gelmiştir. Selefi bir tevhid anlayışını benimsemek, taklitle mücadele etmek, eğitim ve öğretimi ıslah edip cehaleti ortadan kaldırmak, tevhidi anlayışı savunmaya engel olan, hurafe ve batılı içinde barındıran tasavvuf ve tarikatların ıslahı gibi fikri hedeflerle yola çıkmışlardır. Ahmet Naim medrese dışında yetişmiş olmasına rağmen problemlerin çözümünü Kuran ve Sünnete dönüşte aramıştır. Hadis ile ilgilenmesi bu düşüncesinin bir sonucudur.

“Genel çizgileriyle islam” adındali kitabında, Avrupa’da ortaya çıkan din ve dünya işlerini ayırmak prensibi olan Laikliğin kesinlikle İslama uymadığını yazar. İttihadı İslam projesinin yılmaz savunucusudur. “İslamda Davayı Kavmiyyet” adlı eserinde Milliyetçiliğin Batıcılık gibi İslam birliğini bozan Kanser mikrobu olduğunu yazar. Ona ırkçılık dinsizlikten daha tehlikelidir. Irkçılık hakkında yazdığı eserlerinde adlarını yazmadığı, eleştirdiği üç isim vardır: Ziya Gökalp, Ağaoğlu Ahmet, Yusuf Akçura.

Eleştirileri yerindedir.Tehlikeyi daha o zamanlar farketmiştir. Sonraki yıllarda İslamcılığın Sağ-Muhafazakar kanatta yer almalarının müsebbibi zatlar bunlar olacaktır. Sağcı görüşün fikir babalarıdır bu zatlar.

Komünist görüşe sahip solcu öğrencisi Niyazi berkes onu şöyle tarif eder: Irkçılığa ve hurafeciliğe karşı o kadar hassastır ki tarihi şahsiyetlerin mezar ve türbelerine hürmet edilmesini bile İslama aykırı bulmuştur. Bkz N.Berkes; Atatürk ve devrimler kitabı.

“Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır”. Ha Batı olmuş ha Başka yer farketmez, der. Kuran ve sünnet çerçevesinde. Şöyle der: Avrupa’da dini devletten ayırmaya sebep olmuş bir çok sosyal sebep ve etkiler vardır. Sınıflaşmanın varlığı, Kilisenin varlığı, kilise teşkilatına ait olan ruhbanların suistimalleri, milletin sırtına yüklenen zülüm gibi. Dolayısıyla Hiristiyanlardaki “Allah’a ait olanı Allah’a, Kayser’e ait olanı Kayser’e ver” düsturunun bizde tatbik yeri yoktur.

Akif’in yazdığı “İstiklal marşı” na sevinememiş; Biz kimlerin eline düştüğümüzü biliyoruz, diyerek Cumhuriyeti kutan kadro hakkındaki hislerini dile getirmiştir. Devrimin önde olan simgelerinden olan şapkayı takmaz, sınıfta başına Siyah takke koyardı.

Mehmet Akif Ersoy (1873-1936)

Mektep ve medreselerde öğretmenlik yaptı. 25 Ağustos 1918 tarihinde kurulan Darü'l-Hikmeti'l-İslami’ye Cemiyetinin başkatipliğine atandı.Bu cemiyet, bir tür İslam Akademisi mahiyetinde idi. Üyeleri arasında, Bediüzzaman Said Nursi, Ahmet Cevdet, Hafız İsmail Hakkı, Muhammed Hamdi gibi, dönemin meşhur ilim ve fikir adamları yer aldı. Cemiyetin gayesi; Osmanlı ve İslam Âleminde ortaya çıkan dini meseleleri halletmek ve İslam'a yapılan hücum ve saldırılara cevap vermekti. Üyelerden birisi de Eşref Edip'tir. 1952 yılında kaleme aldığı makalesinde, "Üstatla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar her gün idarehaneye gelir; Akifler, Naimler, Feridler, İzmirlilerle birlikte tatlı tatlı konuşmalarda bulunurduk. İkinci Meşrutiyet Akif'in hayatında bir dönüm teşkil etmektedir. 1908 tarihinden itibaren şiirlerini Sırat-ı Müstakim dergisinde yayınlamaya başladı. Mondros Mütarekesi'nden (1918) sonra Balıkesir'e giderek, Milli Mücadeleyi teşvik edici hitabelerde bulundu. TBMM’ne Burdur mebusu olarak katıldı. Ankara'da Taceddin Dergâhında çalıştı. İstiklal Marşını yazdı. Meclisin taahhüt ettiği 500 lirayı orduya hediye ederek almadı. 1923'te Mısır'a gitti. Hastalanınca İstanbul'a döndü ve 27 Aralık 1936 Pazar akşamı, altmış üç yaşında hayata gözlerini yumdu.

İSLAMIN YENİLİKÇİLERİ -İ.Eliaçık-MEHMET AKİF ERSOY (1873-936)

Akif bir taraftan ülkeyi yabancılaştırmanın eşiğine getiren "kör Batıcıları" diğer yandan da hala geçmişte yaşayıp bir türlü günümüze gelemeyan (kör Gelenekçileri) gelinen noktadan sorumlu tutmuştur.

Asım'ın nesli diyerek sembolleştirdiği İslamcı kuşaklara öneri ve nasihatleri hangi kimliğe,

düşünceye sahip olduğunu gösterir.

Akif, tabiri caizse safkan, katıksız br "ümmetçi" olmasına rağmen, hep "milli şairimiz" diye anıldı!

İslamcı görüşe sahip olan Akif'i islamcılar da doğru dürüst anlayamadı. Kimimiz ulus devletin şairi zokasını yutarak görmemezlikten geldik.çünkü onun islamcı görüşlerini bugünün diliyle söylersek, "akılcı, modernist, mutezili, Efgani_Abduhçu ! vs." damgası yiyebilirdik.

Akif 63 yıllık ömrünü dünya tarihinin yüzyıl değiştirdiği, savaşlarla altüst olduğu bir döneminde geçirdi. Efgani, M.Carullah, Abduh,M.İkbal,H.Elbenna vb. gibilerle çağdaştı.

Şiirlerinde, İslam ümmetine "Uyan,uyan ey ümmeti merhume,sabah oldu!" diye bas bas bağırır.

Akif'e göre yaşadığı çağın durumu şöyledir:

ŞARK

Musallat, hiç göz açtırmaz da Garbın kanlı kâbûsu,*Asırlar var ki, İslâm'ın muattal, beyni, bâz usu.

"Ne gördün, Şark'ı çok gezdin?" diyorlar: Gördüğüm; Yer yer,

Harabe iller; serilmiş hanümanlar; başsız ümmetler;

Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar; Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar;

Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar; Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;

Tegallübler, esaretler; tahakkümler, mezelletler; Riyalar; türlü iğrenç iptilâlar, türlü illetler;

Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar; Ekinsiz tarlalar; ot basmış evler; küflü harmanlar;

Cemaatsiz imamlar; kirli yüzler; secdesiz baçlar;"Gaza" namıyla dindaş öldüren bîçâre dindaşlar;

Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar;Emek mahrûmu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!..

---------------------------------------------

Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum; Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.

Mezarlar, âhiretler, yükselen karşında dûrâdûr; Ne topraktan güler bir yüz, ne göklerden güler bir nûr!

Derinlerde gelir feryadı yüz binlerce âlâmın; Ufuklar bir kızıl çember, bükük boynunda İslâm'ın!

Göğüsleyip hırlayıp durmakta, zincirler daralmakta; Bunalmış kalmış üç yüz elli milyon cansa gırtlakta!

----------------------------------------------------

İlâhî! Gördüğüm âlemi insaniyetin mehdi? Bütün ümranı tarihîn bu çöllerden mi yükseldi?

Şu zâirsiz bucaklar mıydı vahdaniyetin yurdu? Bu kumlardan mı, Allah’ım, nebiler fışkırıp durdu?

Henüz tek berk-ı iman çakmadan cevvinde dünyanın, Bu göklerden mi, ya Rab, coştu, sağnak sağnak edyânın?

Serendib'ler şu sahiller mi? Cûdi'ler bu dağlar mı? Bu iklimin mi İbrahim’e yol gösterdi ecrâmı?

Harem'ler, Beyt-i Makdis'ler bu topraktan mı yoğruldu? Bu vâdiler mi dem tuttukça bîhûş etti Davut’u?

Hırâ’lar, Tûr-i Sînâ'lar bu âfâkın mı şehkârı? Bu taşlardan mı, yer yer, taştı Rûhullâh'ın esrarı?

---------------------------------------------------

Sadece yukarıdaki şiirinde kullandığı İslami kelime ve kavramlara bakılsa bile onun nasıl bir İslami kimliğe ve duruşa sahip olduğu çıkarsaması rahatlıkla yapılır.Gördükleri karşısında vicdan azabı çekmekte, kurtuluşun yollarını aramaktadır.

** ** **

MEHMET AKİF VE İSLAM DÜŞÜNCESİ

Dört bir yandan gelen işgaller, dönemin Müslüman aydınlarını "mülkü İslamı" kurtarmak ve "yeniden

ayağa kaldırmak" derdine düşürmüştü. İslam medeniyeti açıkça bir çöküş yaşıyor ve bu durdurulamıyordu. Batı, ortaçağı geride bırakalı neredeyse 400 yıl olmuştu.

Akif; Efgani, Abduh, İkbal gibi âlim ve aydın düşünürlerle birlikte "ümmeti merhume" yi adeta

Yakasından tutup sarsma misyonunu üstlenmiştir. S.R ve S.Müstakim gibi dergilerde yayınlanan

Makaleleri onun düşünce dünyasını tanımamız açısından önemli kaynaklardır.

Önceleri mülkiye mektebine (siyasal bilgiler) sonra Baytar mektebine girer.Fransızca, arapça,Farsça öğrenir. sürekli "var olan İslam" anlayışıyla bir hesaplaşma içinde güçlü bir özeleştiri yapar. makale ve şiirlerinde toplumun içinde olan cehaleti, yanlışları, çıkmazları, sakat anlayışları vurgular. eğitimden tutun, sosyal yaşama...

Geri kalmışlığın vebalini toplumun İslam anlayışından olduğunu söyler. "İslamiyet terakkiye manii değildir." vurgusu öne çıkar. Halk kitlelerinin yaşaya geldikleri Müslümanlık, Akif"e göre Müslümanlıktan uzaktır. Hurafelerle boğulmuş din anlayışıyla cesurca bir hesaplaşma içine girdiğini görürüz. Kör gelenekçiliğe karşı çıkma,savunduğu önemli bir tezdir.

Dinleyin her birinin ruhunu: Mutlak gelecek,

"Böyle gördük dedemizden!" sesi titrek, titrek!

"Böyle gördük dedemizden!" sözü dinen merdûd;

**

Acaba saha-i tatbikî neden nâ-mahdut?

Çünkü biz bilmiyoruz dinî. Evet, bilseydik,

Çare yok gösteremezdik bu kadar sersemlik.

O, Müslümanların kurtuluşunu, dini tekrar ilk saflığına döndürmekte görmektedir:

Dinî tetkik edeceksek, dönelim haydi geri;

Alalım neşet-i İslâm'a yakın bir devri:

Vahyin toplumu yeniden inşası fikri, Akif'te yoğun bir şekilde kendisini gösterir.Din namına ne gördüyse cesurca eleştirmiş, dine hurafe sokanları "kaltabanlıkla" suçlamıştır. hurafe ve batıl kelimeleri ve bu yönde yapılan uygulamalar Akif'i çileden çıkarmakta, hurafecileri yerden yere vurmaktadır:

"Çalış "' dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!

Sonunda bir de "tevekkül" sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

Müslüman toplumun teslimiyetçi kaderci anlayışını yerden yere vurup eleştirmiştir. o halkın anlayışındaki Allah tasavvurunu sert bir üslupla eleştirmektedir:

"Senin bu kopkoyu, şirkin sığar mı imana?" demesi biraz da Mutezile kader anlayışını çağrıştırır.

-----------------------------------------------

"Kadermiş!" Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru: Belânı istedin, Allah da verdi... Doğrusu bu!

Talep nasılsa, tâbi’i, netice öyle çıkar, Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimalî mi var?

"Çalış "' dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun, Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!

----------------------------------------------

Sonunda bir de "tevekkül" sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

Sohbetlerinde ve yazılarında doğru kader anlayışının anlaşılması için İslam tarihinden uzun uzun

Örnekler verir. hz.Ömer’in vebadan kaçışını anlatır. Sadi’den hikâyelerle konuyu beslerdi, sahabenin

Kader anlayışını anlatırdı.

Halkın "tevekkül" anlayışını eleştirirken yerden yere vurmaktadır:

Tevekkül; Bir işe koyulurken "Allah'a dayanma" olarak değil, tümden her şeyi "Allah'a ısmarlama"

Olarak anlayan zihniyeti çok sert şekilde eleştirir. Akif'teki bu kader ve kaza anlayışı Efgani ve

Abduh tarafından Paris'te çıkarılan Urvetul Vuska dergisinde çıkan konulu yazıların neredeyse

tıpkısını andırır.

"Allah'a dayandım!" diye sen çıkma yataktan... Ma'nâ yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nadan!

-------------------------------------------

Ey yolcu, uyan! Yoksa çıkarsın ki sabaha: Bir kupkuru çöl var; ne ışık var, ne de vaha!

Vahdeti vücutçu İran ve Türk şairlerini pek sevmeyen Akif, derin bir tasavvufi heyecan

Hissedebiliyorsa da vahdeti vücutçu anlayışa sonuna kadar muhalif kalmıştır.

Kendi döneminde Islaha yönelik "Kuran'a dönüş" tezinin en büyük temsilcisiydi. Toplumun yanlış

Kuran anlayışına ve bakış tarzına da sert tepki gösterir:

İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!

Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde?

Lâfzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kuran’ın:

Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mananın:

Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına;

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur'an, bunu hakkıyla bilin,

Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!

--------------------------------------------

Doğrudan doğruya Kuran’dan alıp ilhâmı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı.

Kuru davâ ile olmaz bu, fakat ilim ister;

"Asrın idraki" dediği şey, bu çağda insanlığın geldiği noktayı iyi kavrama, dünya sorunlarının

Neler olduğunu derinlemesine analiz etme, tıpkı 7.asırdaki dünyayı arkasına takan büyük sıçrayış

Gibi yeniden sıçrama yapmaktır. Bunu sağlayacak tek şey "çağı" ve "dini" çok iyi bilmekten

Geçmektedir. Çağı bilen dini bilmiyor, dini bilen de çağdan habersiz. İşte bu açık kapı, din

Doğrudan doğruya kurandan ilham alınarak öğrenildiği ve "çağın diliyle konuşulduğu" zaman

giderilmiş olacaktır.

İCİTİHAT KAPISI KAPALI MI AÇIK MI?

Kilitlidir kapı "ümmî duhât" için, amma (bkn.ümmi duhat: cahil dahiler)

Kıyâm-ı haşre kadar ictihâd eder "ulemâ ".

AKİF'İN MÜCTEHİTTE ARADIĞI ŞARTLAR

Kitâb'ı, Sünnet'i, İcmâ'ı sağlam anlıyacak; Hilâfı yoklıyacak ihtiyâcı kollıyacak.

Hem dini hem çağı çok iyi bilecek, fen tahsili yapacak.

MEDRESE EĞİTİMİ VE ULEMAYA BAKIŞI ELEŞTİRİSİ

Belki on şerhe bakıp, bir kuru ma'nâ çıkaran,

Yedi yüz yıllık eserlerle bu dinîn hâlâ,

İhtiyaca tını kâbil mi telâfi? Asla.

Sayısız hâdise var ortada tatbik edecek;

MİLLLİYETÇİLİĞE BAKIŞI. O ÜMMETÇİ GÖRÜŞÜ SAHİPTİ

Onda Osmanlı merkezli bir "İslam Birliği ideali vardır.1921 yıllarında böyle bir oluşum onayını

Atatürk’ten alır ve "Anadolu İslam birliği" hazırlık kurulu toplantısını gerçekleştirir. Ne var ki

Sonraki dönemin siyasi oyun ve entrikaları nedeni ile bu hayali yarım kalır.

Hani, milliyetin İslâm idi... Kavmiyet ne! Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.

"Arnavutluk" ne demek? Var mı şeriatta yeri? Küfür olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!

Arabın Türke; Lâzın Çerkese yahut Kürde; Acemin Çinliye rüçhanı mı varmış? Nerde!

Müslümanlıkta "anâsır"mı olurmuş? Ne gezer! Fikri-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.

ZİYA GÖKALP VE TÜRKÇÜLÜĞE BAKIŞI

O, İslam ümmetini yekpare bir vücut olarak düşünür. Onda "ulus devlet" düşüncesinin esamisi bile

yoktur. Bunu yapanları kaltabanlıkla vasıflar.

Müslümanlıkta "anâsır"mı olurmuş? Ne gezer! Fikri-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi tefrikanın; Adı batsın onu İslâm'a sokan kaltabanın!

------------------------------------------------------------------------------------------

EFGANİ - ABDUH EKOLÜNDEN İDİ

Çıkarıp gönderelim, hâsılı, Şeyhim, yer yer, Oradan âlem-i İslâm'a Cemâleddin'ler... " diyerek

andığı Afgani’yi saray uleması "tekfir" etmiştir.

İnkılâp istiyorum ben de, fakat Abduh gibi... Yoksa ellerde kör âlet efeler tertibi,

Babıâli’leri basmak, adam asmakla değil. Diyerek andığı mısırlı âlim, büyük ıslahatçı M.Abduh

İse, bu ülkede yıllarca mason olarak yaftalanmıştı.

Hâlbuki Abduh ve Efgani, Osmanlı liderliğinde büyük İslam Birliği idealini savunuyorlardı. Bir

ara bu fikrini II. Abdülhamit’e kabul ettiren Efgani, saray uleması tarafından tasvip görmeyince ,

İstanbul'dan ayrılmak zorunda kalmıştı.

Efgani İstanbul'da ölmüş, Abduh ve talebesi Reşit Rıza hilafetin Osmanlılarda kalmasını ancak

Musul veya Mekke gibi bir yere taşınarak yeniden ihya ve ıslah edilmesini istemiştir. Onlar

Osmanlının İslam dünyasındaki tarihsel potansiyel nüfusunun farkındaydılar. bu koz kullanılarak

İslam toplumu ayağa kaldırılabilirdi.

Akif hayalindeki gençliğin sembolik kahramanı "Asım"a Cemaleddin ve Abduh'un fikrini

Anlatmaktadır. Buna göre Afgani "acil devrimci" Abduh ise inkılap yapacak bir gençlik

yetiştirmekten yanadır. Bir medrese kurup oradan özledikleri gençliği yetiştireceklerdir. dini ve

Çağı çok iyi bilen, müspet ilimlerle ve çağın gereklerine teçhiz edilmiş bu mücahitler oradan

İslam dünyasının dört bir yanına yayılacaklar ve ümmete yol göstereceklerdi.

Dikkat edilirse böyle bir düşünce ve hayali olan bir İslamcı şahsiyet de Üstat Bediüzzaman ın

kendisi idi. Onun da merkezi Bitlis, şubeleri Van ve Diyarbakır'da olmak üzere tüm ilimlerin bir

arada okutulacağı bir islami üniversite kurma düşüncesi vardı.

Akif'te hayalindeki Asım nesline ilk olarak tahsil yolunu göstermektedir. Özlenen gençlikte

aradığı iki haslet; fazilet ve arifettir (ilim-erdem),eğitimli ve kültürlü bir gençlik. Gençlik bu

yolla beklenen inklabı gerçekleştirecektir.

Akif'e göre bu ülkenin mahvolması 2 kesimden kaynaklanmaktadır: "üç buçuk soysuz" ve "biçare

dindaşlar" biri "ulus devlet, laikliğin vs." elde gideceğinden korkmakta diğeri "geleneğinin"

yıkılacağı vehmindedir.

*asr-ı ulum

*asrın idraki

*kurandan ilham almak

*700 yıllık eserlerle avarelik yapmak

*üç beş şerhten kuru manalar çıkarmak

*ölülerin arkasından okuyup üflemek

*Abduh gibi bir inkılap istemek

*bilgili ve erdemli bir gençlik istemek

*tahsilini Avrupa’da yapmak

* lisan bilmek tabiat bilimlerine vakıf olmak; gibi sözler ve düşüncelerle çıkıp sık sık konuşan biriyseniz size ne derlerdi acaba?

AHMET HAMDİ AKSEKİ:

1887 Antalya Akseki doğumlu, 1916_18 yıllarında vaizlik yapmış,1919_21 yıllarında eğitimde

müderrislik yapan Akseki, o günkü Diyanet İşleri komisyonunda çeşitli görevlerden sonra Diyanet

Başkanlığı yapmış ve 09 Ocak 1951 yılı vefat etmiş alimdir.

Tarikat-ı Salahiyye Cemiyetine üye olduğu iddiasıyla 1925 yılında Ankara İstiklal Mahkemesinde yargılandı.Bu davadan 11 kişi idama mahkum edildi.

Eserleri: Reşit Rızanın (Mezheplerin Telfiki ve İslam’ın Bir Noktaya Cem'i), Asker Din

Kitabı, Köylüye Din dersleri, İtikat_İbadet, Çocuklara Din Dersleri gibi toplumun her kesimine

hitap eden eserler vermiştir.

profesör İzmirli İsmâîl Hakkının bu tercümeyi çok öven, reklâmını yapan yazısı kitabın başına konmuş ise de, sultan ikinci Abdülhamit zamanında yetişmiş olan hakîkî din adamları, bu kitabın zararlı olduğunu görerek yayılmasını önlemişlerdir.!!!!!

Yazıları; Sıratımustakim _ Sebilürreşat, Mahfel, Selamet, İslam Türk ansiklopedisi, Yeşilay gibi

dergi ve gazetelerde yayınlandı.

Osmanlının son döneminde yaşanan yenilgi ve çöküşten kurtulması için İT cemiyetinin

faaliyetlerini desteklemiş ise de içinde yer aldığı siyaset İslamcılık olmuştur.

— Müslümanların geri kalış sebeplerinden en önemlisi ahlaki çözülme ve yozlaşmadır.

— bugünkü toplum ile Asrı Saadeti karşılaştırarak İslam âleminin düştüğü bu çukurdan çıkış yolları

arar. Bozulma Kuran'dan uzaklaşma ile başlamıştır fikrine sahiptir.

— bu gibi vaazlarının çoğu Sebilürreşat'ta yayınlandı.

— İslam’ın hükümlerine gereği gibi uymamanın neticesi bu çözülmeyi ve gerilemeyi meydana getirmiştir.

— Aldırmazlık devam ederse yok oluş elzemdir. (rad 11)ayeti ile yazılarında belirtmiştir.

— Meşrutiyetin ilk yıllarında S.Reşatta muhabirlik yapmıştır.

—İslamiyet akıl dinidir. İslam terakkiye mânii değildir.

—her şeyden vazgeçeriz ama imandan vazgeçemeyiz. (Batıcılara karşı) sözü.

— Batı medeniyetini Bulgaristan'a gidip gördükten sonra bu sefalet ve ataleti nasıl kaldırabiliriz

ve İslam dünyası yeniden nasıl ayağa kalkar diye yazılar yazdı.

— bu çöküş ilim _ adaleti temin, taassup ve taklitten kaçınma ile önlenebilir.

— İslam milliyeti arasına karışan kavmiyetçilik, tarikat ve mezhep ihtilafları, ahlak ve adabın ifsat edilmesi İslam toplumlarının ilerlemesi önündeki en büyük sebepler olarak görür.

— bizde yapılması gereken ıslahatlar Avrupa ile aynı olamaz, olmamalıdır; Âlimlerimiz uyanık olmalı

Dinin maksatlarını hakkıyla anlamaya çalışmalı, taklitten vazgeçmelidir. (ümmeti islamiye nasıl salah bulabilir? s.reşat sayı 297)

— Eğitimde hem fenni hem dini ilimler olmalı, verilmeli.

— âlimlerimiz ilim ve fenni elde ettikten sonra kendileri cemiyetler teşkil ederek islam memleketlerinin her tarafında mektepler açarak yol bulmalılar ve ittihadı (islam Birliği) gerçekleştirmeliler.

— eğitim anlayışımızı değiştirmeliyiz.

— İslam evrensel ilkelere sahip tek dindir. (s.reşat. sayı 495)

İSLAM DİNİ VE BİLİNMESİ GEREKENLER

- Akıl ve nakil çatışmaz. tevil akıldan yanadır.islam bize evvela düşün sonra inan der.

- İslamda dini bir sulta yoktur.

- her zaman ve mekan üstünde tabii ve umumi bir dindir. İctihat kapısı her daim açıktır, kapanmamıştır.

-İslamda imtiyazlı sınıf yoktur.

- İslamın en mühim esası emaneti ehline verme ve adaletli olma, adaleti yeryüzünde sağlamadır.

İSTİKLAL MAHKEMELERİ MAĞDURLARI

Erzurumlu Şeyh İbrahim Hakkı Efendi: İstiklal Mahkemeleri tarafından çıkarılan idam fermanını görmeden vefat eden şeyh efendiyi rivayete göre mahkeme heyeti mezardan cesedi çıkarıp astı ve tekrar gömdü. Hazırlanan tutanak Ankara İstiklal mahkemelerine yollandı.

İskilipli Atıf Hoca:Devrim kanunlarından olan şapka kanunu çıktıktan sonra yurdun dört bir yanında bu kanuna muhalefet ettikleri için yüzlerce insan hakkında idam kararı çıkmış ve bunlar infaz edilmiştir 25 Kasım 1925. Birçok insan vatanını terketmek zorunda kalmıştır.Rıza Nur hatıralarında "Şapka giymemek için varını yoğunu satıp Suriyeye hicret edenler oldu", der.Akifinde bu yüzden Mısır a gittiğini söyler. o dönem Takriri Sükun kanununa dayanılarak bir çok gazete ve dergi kapatılmış, pek çok tanınmış gazeteci tutuklanmış ve hapsedilmiştir. :Mesela Diyarbakır İstiklal Mahkemelerine çıkarılan bazı gazeteciler şunlardı: Eşref Edip, Ahmet Emin Yalman,Velid Ebuzziya, İsmail Muştak gibiler.Seyyid Tahir efendi,Tahirül Mevlevi, Ömer Rıza Doğrul,Hasan Basri Çantay başka tarafta derdest edilip mahkemeye çıkarılanlardan bazılarıydı.

İşte bu dönemde İskilipli Hoca kanundan evvel çıkan bir kitabından -1924-dolayı mahkeme tarafından idam edilerek şehit edilmiştir 4 ŞUABAT 1926. MAhkeme heyeti tarihe 3 Aliler diye geçen kişilerdi. Ali Saip, kılıç Ali,Ali Çetinkaya tarafından. İdam edilmeden önce başına o şapkalardan biri geçirilecek ve alay edilecekti.BİR DÖNEM HALKI YANLARINA ÇEKMEK İÇİN "Yunan gavuru size şapka giydirecek" diyen kesim bugün Şapka giymeyenleri idam ediyordu. Milli şef döneminde ise ev aramaları daha genişleyecek Kuran ve Elifba dahi suç delili sayılacak ve evinde Kuran cüzü bulunduran insanlar cezalandırılacaktı. olaylar tıpkı kurtla kuzu hikayesinde olduğu gibiydi. sistem kendine muhalifleri bir bir yemeye kararlıydı.

Şeyh Esad Erbilli: 1921 ve 1924 anayasasında yer alan "Devetin dini, Dini İslam'dır" maddesi kaldırılmıştı. 6-7 yıl içinde yapılan devrim kanunları 300 yılda yapılamayan değişiklikler yapmıştı.Bu icraatlara karşı çıkacak potansiyel güç de türlü usüllerle devre dışı bırakılmıştı.Bu icraatlara karşı çıkan gücün büyük ekseriyeti zaten çok önceleri Çanakkalede, Trablusgarpta,Hicazda, Yemende, Irakta şehit düşmüştü.Kalanlar Takriri Sükun ve İstiklal Mahkemeleri tarafından devre dışı bırakılmıştı.Yüzlerce Alim, Molla Şeyh ya sürgün edilmiş ya da darağaçlarında sallandırılmış, zindanı boylamıştı. Rejimin yine de içi rahat değildi.Tek parti CHP iktidarı vardı.Muhalif basın, muhalif parti yoktu.Halkın iktidara bakış nabzını ölçmek için bir muhalefet parti kuruldu. Böylelikle sisteme muhalif olan kesim tespit edilecek ve yine Gereken ders verilecekti.Serbest Cumhuriyet Fırkası SCF. Atatürkün talimatıyla kurulan bu parti ile CHP arasında Danışıklı bir kavga baŞladı. bu muhalefeti ciddiye alan halk burada kenetlenmeye başlayınca Parti başkanı dahi bu çoğunluktan korkup Partiyi kapatma kararı almıştır A.Fethi Okyar 17 kasım 1930. yapılan seçimlerde büyük çoğunluğu SCF almış ama Seçim "açık oy, gizli tasnif" usülüne göre yapıldığı için bir kaç yer dışında seçimi CHP nin kazandığı ilan edildi. bu birkaç yerden biri de Samsun ve Menemen di. Muhalefetin köküne kibrit suyu dökmenin zamanı gelmişti. ama operasyon için bir hadise gerekliydi.

Ali Fethi Okyar: Mecliste olan Fethi bey 1923’te başbakanlık yaptı. 12 Ağustos 1930’da M.Kemal’in talimatıyla Muhalefetin nabzını ölçmek için kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) Partisi kurucuları arasında yer aldı, parti başkanı oldu. Muhalefetin istenmeyen biçimde etrafında kümelenmesi onu ürküttü ve partinin kapatma kararını verdi -17 Kasım 1930-.

MENEMEN HADİSESİ: uygun yer bulunur, uygun adamlar seçilir. Manisalı beş esrarkeş para karşılığı ayarlanır. Şeriat isteriz diye Hükümet konağına saldırılacak ve asker vurulacaktı. Olaydan habersiz Kubilay yakalanır ve başı kesilir 23 Aralık 1930. yakalananlardan biri; Hani bize para vereceklerdi. Bu ne İş! Der. Ve bu tür provokasyonlar daha sonra rejimin sık sık uygulayacağı taktiklerin başında gelecekti. Yurdun dört bir yanından 105 insan toplanır. Şeyh, hoca, âlim, din adamı, göze batan kim varsa toplanır. Bunlar arasında en dikkat çekici isimlerin başında Şeyh Esad Efendi, oğlu Mehmet Ali ve Abdülhakim Arvasi vardır.37 idam kararı verilir. Mehmet Ali İdam edilir. Şeyh 87 yaşında yaşlı biri. Halkın tepkisinden dolayı idam edilmez ama hastanede zehirletilerek öldürülür.

Süleyman Hilmi Tunahan: öyle bir zamanki Kuran a bağlı olmak suç, Allah bile demek suçtu. Basın yayın organlarında Allah tan, peygamber den, İslamiyet den bahsetmek yasaktı. Ezan okyan hocalar sakallarından tutulup sürükleniyor, hapse atılıyordu. Kuran öğrenmek ve öğretmek suçtu.bulunanlar toplatılıp yakılıyordu.gizli gizli bodrum katlarında Kuran öğrenen veya öğretenler yakalandığında cezalandırılıyordu. Süleyman Hilmi efendi de defalarca gözaltına alınmış ve türlü türlü hakaretlere maruz kalmasına rağmen bu mücadelesinden vazgeçmeyen biriydi 1939–1944–1957.

Bediüzzaman Said Nursi:31 Mart Hadisesinden sonra İstanbul’da Düzinelerle darağacı kurulmuştu. ortada yine aynı senaryo vardı. Belli kesimden komiteler tarafından seçilen figürler "şeriat isteriz" diye halk ve rütbesiz askerleri bu sloganla sokağa döktüler. Bu karışıklığı bastırmak üzere hareket ordusu İstanbul a girdi ve Padişah hall edildi. Said Nur sinin de yazı yazdığı gazete olan Volkan ın sahibi Derviş Vahdeti ve pek çok kişi idam sehpalarında asıldı. Bu asılmalar bahçede yapılırken Said Nursinin içerde mahkemesi yapılıyordu. "Sende şeriat istemiştin! Bak isteyenlerin sonu ne oldu diye ilk soru sorulmuştu. Medresesinde 500 e yakın talebe okutan Üstat Bitlis’te ruslara karşı verdiği savaşta talebelerinin tümünü kaybetmişti. Kalan 2 kişi ile Ruslara esir düşecekti. 1918 de Rusların elinden kaçıp İstanbul gelen Üstad DARÜL HİKMETİL İSLAMİYE azalığına getirildi.1922 de Ankara’ya meclise davet edilen Üstad oradaki havayı beğenmemiş, namazlarında gevşeklik gösteren vekiller hakkında on maddelik beyannameyi okumuştur1923. Bu tavrından rahatsız olan komite aşı ile zehirletmeye çalışmış ama başarılı olamamıştır. Eserlerini bastırdığı matbaanın sahibi olan Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey Atatürkün talimatı ile Topal Osman a boğdurularak şehit edilmiştir.

Ali Şükrü Bey: T.B.M.M’ inde İkinci gurup olarak adlandırılan muhalefetin kahraman önderlerinden olan A.Şükrü bey 1884 Trabzon mebusudur. Dini hassasiyetleri ve karşı çıktığı konularda sözünü sakınmamasıyla dikkati çeken Ali Şükrü Bey, bu özellikleri dolayısıyla Mustafa Kemal'e muhalif milletvekillerinin çevresinde kümelendiği kişi oldu. Mustafa Kemal'in 'Hâkimiyeti Milliye Gazetesi'ne karşılık 'Tan Gazetesi’ni neşretmeye başladı. İngilizceye hâkimiyeti sayesinde Ankara'nın izlediği siyasetin uluslararası alandaki yansımalarını dış basından takip ediyor, özellikle Lozan müzakerelerinin gidişatıyla ilgili olarak zaman zaman TBMM'ye verilen resmi bilgiyle dış kaynaklı haberler arasında çelişkileri gündeme getiriyordu. İsmet İnönü'nün Lozan'da, 'hariciyeci olmaması sebebiyle' acemice davrandığı, daha ötesi TBMM'nin verdiği yetki sınırlarının dışına çıkarak müzakereleri yürüttüğü kanısındaydı. Tuğgeneral İsmet Paşa'nın Balkanlarda kabul ettiği sınırların 1. Dünya Savaşı başladığındaki sınırların gerisinde olmasını ve Batı Trakya'nın Yunanistan'a verilmesini kabul etmiyor, Lozan müzakerelerine katılan heyetin, TBMM tarafından kabul edilen Misak-ı Milli hudutlarına uyması gerektiğini söylüyordu. Müzakerelerin kesilme ile sürme arasında kaldığı dönemde ortam iyice gerginleşmişti. Hatta Mustafa Kemal ve Ali Şükrü bey karşılıklı silah çekme noktasına gelmişlerdi. Nitekim TBMM çoğunluğunun Ali Şükrü Bey'i bu konuda desteklemesi neticesi Mustafa Kemal Paşa 1923 yılında 1. Meclisi fesh ederek 2. Meclis için seçimler yapılacağını belirtti. Atatürk’ün talimatıyla Topal Osman ve adamları tarafından İşkence Edilerek boğduruldu 27 Mart 1923. Cesedi ortadan kaldırıldı. Sonraki günlerde Topal Osman'ın evi kuşatılmış, Osman ve adamlarının tamamı, bazıları beyaz bayrak çekip teslim olmak istemelerine rağmen, çıkan çatışmada öldürülmüşlerdir.24 Temmuz 1923 te Lozan imzalandı. 29 ekim 1923 te Cumhuriyet ilan edildi.

Mecliste Muhalif İkinci Gurupta Yer Alan Bazı İsimler:

Yozgat vekili Bahri Bey, Samsun vekili Emin Bey, M.Akif, H.Basri Çantay

1923 seçimlerinde 2.gurup üyelerinin adaylıkları engellendi. Hiç biri meclise seçtirilmedi. Muhalefet bertaraf edildi.

Mustafa Sabri Efendi (1869-1954)

İttihat ve Terakki Cemiyetine muhalif olup, Beyanü'l-Hak dergisinde baş yazarlık yaptı. Çok zor bir dönemde Şeyhülislamlık yaptı. 1922 yılından sonra Kahire'ye giderek yerleşti ve Camiü'l Ezher'de müderrislik yaptı. 1908 yılında Tokat Mebusu olarak meclise girdi. Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye'nin yayın organı olan "Beyanü'l-Hak" adlı derginin başyazarlığını yaptı. İkinci Meşrutiyetin ilanındaki katkı ve çabalarından dolayı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile orduya teşekkür yazılarını kaleme aldı. Ancak, istibdada karşı yola çıkan yeni idarenin eski dönemi aratması ve muhalefete hayat hakkı tanımaması üzerine muhalifler safında yer aldı. Önce Ahali Fırkası ve daha sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın kurucuları arasında yer aldı.1918 yılında tekrar siyasi hayatın içine girdi. Aynı yıl Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye azalığına seçildi. Bir yıl sonra Şeyhülislam oldu. Kısa bir süre sonra bu görevden ayrıldıysa da 1920 yılında tekrar bu göreve atandı. Ancak, kabine üyeleriyle anlaşamadığından bu görevi de kısa süreli oldu ve istifa etti. Sadık Albayrak'ın yayına sunduğu Hilafet ve Kemalizm kitabında Mustafa Sabri Efendi, çok ilginç bir iddiada bulunmuştur. Atatürk'ün İngilizlerle işbirliği yaptığı için Musul'u İngilizlere bırakıp karşılığında kurşun atmadan İstanbul'u aldığını iddia etmiştir. Bunu yazarken hakaretamiz üslubunu sürdürmüştür:

MENDERESİN ASILMASINA SEBEP SÖZLER:

Seçim bölgelerinden ayaklarının tozu ile gelen DP milletvekilleri ilk kanunlardan biri olarak Ezanın Arapça okunmasını geçireceklerdi. Gene Menderes, İzmir DP kongresinde :

«Şimdiye kadar baskı altında olan dinimizi baskıdan kurtardık. İnkılâp softalarının yaygaralarına ehemmiyet vermeyerek Ezanı Muhammediyeyi arapçalaştırdık. Mekteplere din derslerini kabul ettik. Radyoda Kur'an okuttuk. Türkiye devleti müslümandır ve müslüman kalacaktır. Müslümanlığın icapları yerine getirilecektir» diyor ve Sebilürreşat dergisi de kendisini şöyle selâmlıyordu :

«27 senedir hiç bir hükümet reisi müslümanlık hakkında bu kadar yüksek bir sevgi ve alâka göstermemiştir,»

Yine N.F.Kısakürek, bu konuşmadan sonra, Menderes'e şöyle hitap etmekte idi :

«Eğer şu iki sözü gerçekten söyledinizse :

1. «İnkilâp softalarının yaygaralarına rağmen…»

2. «Türkiye müslüman bir devlettir ve müslüman kalacaktır.» tekrar ediyoruz, partinize, siyasî muhitinize, kabinenize, tezatlarınıza ve hatıra gelen ve gelmeyen her şeyinize rağmen, en az ve halis tarafından, azat kabul etmez köleliğimizi kabul buyurunuz.»

SİSTEMİN İZNİ İÇİNDE YAPILANMALAR:

1945-46 yıllarında işletilmeye başlanan demokratikleşme atılımı beraberinde birtakım denetimli özgürlükleri de getirdi. Müslümanlar bu özgürlüklerden partiler ve dergiler aracılığıyla yararlanmak istediler. Ancak müslümanların kurduğu çeşitli partiler gerekli misyonu yüklenemedi. Gerek bu partiler ve gerekse İslamcı dergiler Türkiye Cumhuriyeti'nin kültürel ve siyasal politikalarının fazla etkisi altındaydı. Bunun en belirgin örneği TC'nin oluşturmak istediği "Türkçü" kimliğin ve "milliyetçiliğin" sahiplenilmesiydi. Bu dönemin İslamcı dergileri ise ilkesiz bir tavırla "Türklükle "İslam"ı özdeş tutan politikalarının etkisindeydiler. Türk kavramı ırktan öte dini ifade eder olmuştu.

Bu durum öyle bir hal almıştı ki, İslamcı dergiler (selamet dışında) bu politikanın savunucusu konumunu da üstleniyordu.

1951'lerdeki baskı uzun sürmemiş ve tavizler yeniden başlamıştır. Bu tavizler sonucu Ticanilik, Nurculuk, ve Nakşibendî hareketleri zaman zaman canlılık göstermişler ve özellikle Nurculuk kendini 1960'lardan sonra da hissettirecek bir gelişim göstermiştir.

N.fazıl Kısakürek’te Dinin, toplumu pekiştiren, topluma ahlaki temel veren bir sosyal araç sayılması görüşü ve felsefesi olduğunu görürüz.

Necip Fazıl’ı büyük yapan biraz da onun ortaya çıktığı ortamdır: “Necip Fazıl, harf değişimi ile İslami kaynaklarla bağı kesilen yeni nesillerin laiklikle terbiye edildiği, İslami bilgilere sahip kişilerin sürgünle, hapis cezalarıyla susturulmaya çalışıldığı tek parti devrinde ayağa kalktı. Büyük Doğu’nun cesareti de dillere destandı. Kimsenin cesaret edemediği bir zamanda Bediüzzaman Said Nursi hakkında yazılar yayınlardı. Başka bir sayısında masonlarla uğraşır, onlara karşı mücadelenin kalesine dönüşüverirdi. 13 Aralık 1946 tarihli sayının kapağında kocaman bir kulak çizilmiş, altına da “Başımızda kulak istiyoruz!” yazılmıştı. Kapağın İsmet İnönü’nün sağırlığını hicvettiğinde şüphe yoktu. Mesajını vermekle birlikte derginin bir müddet kapatılmasına da sebep oldu bu kapak.

Büyük Doğu’yu bir ekol olarak görenler, bu ekolün başta gelen temsilcilerinin Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Erdem Beyazıt ve Akif İnan gibi isimler olduğunu söyler. S.Karakoç, ilk yazı deneyimlerini de Büyük Doğu’da yaşar. Necip Fazıl’ın ‘Benim Sezaim’ şeklinde iltifat ettiği Karakoç, Büyük Doğu ekolünden gelip kendi ekolünü oluşturmuştur. Devlet, millet ve medeniyet kavramlarına yeni anlamlar yükleyen Sezai Karakoç’un ‘Diriliş Doktrini’ etrafında düşünsel alanda bir Diriliş Nesli oluşturmaya çalışmıştır.

Aynı ekolde dergiler de yayınlandı Türkiye’de. Diriliş, Mavera, Edebiyat, Yönelişler gibi dergiler yayınlandıkları dönemin ‘Büyük Doğu’su oldular.

Tasavvuf kolu; M. Zahit Kotku (ö:1980) Nakşi, İmam- vaiz.1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi'ne nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı. Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücrâ, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.(iskenderpaşa.com’dan alıntı) Prof. Dr. Esad Coşan ise, Edebiyat Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, 1960 yazında Mehmed Zahid Kotku'nun kızı Muhterem Hanım'la evlendi.Oğlu Nureddin Coşan İskenderpaşa Cemaati’nin Lideri, Sağduyu Partisi’nun kurucusudur. Son seçimlerde AK Partiyi destekleyeceklerini basın açıklaması ile duyurdular.Günümüzde Mahmut Sami Ramazanoğlu (İskenderpaşa)cemaati. Allah'ın adını sürekli anarlar. Zikirleri gizlidir. Hoca, mürid ilişkisi tarikat içerisinde temeldir.

Nakşi Tarikatın dört ana kolu mekânlarıyla anılır. İskenderpaşa, Erenköy ve İsmailağa dışında Doğu Anadolu'da Menzil grubu etkindir.

Diğeri S. Hilmi Tunahan (1888-1959) Günümüzde Kemal Kaçar cemaati (Süleymancılar). Bir Osmanlı âlimi olan Süleyman Hilmi Tunahan tarafından kurulan cemaat, 1940'ta Kur'an kurslarının yeniden açılmasıyla yaygınlaşmaya başladı. Süleyman Efendi'nin ölümünden sonra cemaatin liderliğini Kemal Kancar yaptı. Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı içinde örgütlenen cemaat, Avrupa'daki Türk işçileri arasında ilk çalışma yapan çevre olarak biliniyor. Refah, Fazilet Partisi'nden uzakta sağ partilere oy veren cemaat gizliliğiyle biliniyor. Cemaatin etkinliğinin artırılmasında önemli rol oynayan Hüseyin Kaplan'ın Rize'ye yerleşmesi, cemaatin bölgede etkin olmasına neden oldu.

Bir diğeri S. Abdulhakim Arvasi (ö:1943) Günümüzde H.Hilmi Işık ve Işıkçılar cemaati. Türkiye Gazetesi ve Enver Ören gurubu ya da namı diğer İhlas Gurubu.

Nurculuk: Bediüzzaman(1873/1960) günümüzde F.Gülen ve diğer kollar. Mehdilik ve eğitim üzerinde yoğunlaşma faaliyetleri devam etmektedir.

Nurettin Topçu: Şeraitle mistisizmin sentezini yapmaya çalışmış ilginç bir girişim “Hareket” dergisinde görülmüştür. Milliyetçi Türk İslam sentezci bir harekettir.

Sezai Karakoç: Diriliş dergisi ve günümüzdeki Diriliş Partisi etrafındaki yapılanmada yer alır. Yine Dergah Dergisi bu fikir hareketi üzerinde faaliyetlerini sürdürmektedir. Sezai Karakoç, toplumunun yaşadığı bozgunun sebeplerini geleneksel dini bağların kopmasında, bunun sonucu olarak da batılılaşıp materyalizme kaymasında arıyordu. Diriliş, bir düşüşten çıkış ve kurtuluştur.Geleneğin iyi bilinmesi ve özgün bir söyleyişe ulaşılması. “Aslında, yeni olmak, “eski”nin sırrını bulmaktır” der. İlhamını İslam dininden alan ve "medeniyet" bilinci ile yeniden var olmayı, dirilmeyi amaçlayan bir düşüncedir diriliş…

Oysa Akif bu toplumun metafizik ilgilerinin, mistik bağlarının çürüklüğünden, sorgulanması gerektiğinden söz ediyordu.

Sezai Karakoç’un 30 Kasım 2007 tarihli Basın Açıklaması:

Bütün meselelerimizin, sıkıntılarımızın, çıkmazlarımızın kaynağı Batılılaşmadır, Batıcılıktır. Yüzyıllardır içine saplandığımız bu bataklıktan kurtulmanın ne yazık ki halâ bir çaresini bulmuş değiliz.

Avrupa’da görev yapan dış işleri mensuplarının, elçilerin, vezirlerin görünüşe (ki Batı çok önem verir) kapılıp başlattığı bu hareket, daha sonra oraya okumaya gönderilen öğrencilerle devamlılık, yoğunluk ve hız kazanarak büyümüş ve bugün çok daha geniş ve etkin bir boyuta ulaşmıştır.

Bu formasyonu, biçimlenmeyi alan nesiller yetişmiş, ülkemizin manzarası değişmiş, ama bu değişiklik daha çok olumsuzluk yönünde gelişmiştir. Kendi öz kök ve kimliğimizden neredeyse ne varsa atmaya çalışmış, buna da “devrim” adını vermiş ve sonunda geriye dönüp bakmaya korkacak hâle gelmişizdir. Dünya tarihinde, kendi varlık cevherini, özgün kişiliğini terk ve başkasını taklit ederek yeni bir atılım yapmış, hayatta kalmış bir toplum, bir millet, bir devlet, bir medeniyet yoktur. Diriliş: “Tanzimat’tan beri girdiğimiz sakat, yanlış yoldan dönmeliyiz Tanzimat’tan beri önce unuttuğumuz, sonra varlığını inkâr ettiğimiz öz hazinemizin yerini gösteren özel bir define haritası. Diriliş: Çıkış yolu. Çıkış yolu: Diriliş. Önce birlik. Yeter ki, birleşelim, Abbasiler, Osmanlılar gibi büyük devletlerimizi kuralım. Medeniyetin her alanında batılıları geride bırakacak keşifler, icatlar, çalışmalar yapalım.