islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Nisan 2009 Pazar
İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Yönetimi
TÜRKİYEDE İSLAMCILIK VE İSLAMİ ŞAHSİYETLER
İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Yönetimi
Osmanlı Devleti’nin son dönemi olarak nitelendirdiğimiz “1908-1918 Döneminde” üzerinde durulması gereken siyasal kuruluşlardan en önemlisi, daha sonra bir siyasî parti niteliği kazanacak olan “İttihat ve Terakki Cemiyeti”dir. Bu cemiyet, l908-1918 yılları arasında on yıla yakın bir süre Türk siyasi hayatını yönlendirmiş ve damgasını vurmuştur.
Sonradan “İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını alacak olan bu cemiyet, 1889 yılının Mayıs ayında “İttihad-ı Osmanî” adıyla İstanbul’da kurulmuştur. Bu gizli cemiyetin ilk kurucuları, Askeri Tıp Okulu öğrencilerinden İbrahim Ethem (Temo), İshak Sukuti, Mehmet Reşit ve Abdullah Cevdet, ve Hüseyin Zade Ali Bey’dir.
İttihatçılar ülkede yeniden “Meşrutiyet Yönetimi” kurmak, Kanun-i Esasî’yi yürürlüğe koydurarak devleti anayasal yapıya kavuşturmak, kapatılmış olan Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı açtırmak ve anayasa ile Osmanlı vatandaşlarına verilmiş olan hak ve hürriyetlere yeniden sahip olmak için, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit’e ve yönetimine karşı mücadeleyi temel amaç olarak belirlemişlerdi.
Kuruluşundan sonra bir süre sessiz kalan cemiyet, daha sonra Askeri Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye ve Bahriye gibi okullarda hızla örgütlenmiştir.
Subaylar arasında, askerî ve sivil yüksekokullarda, medreseler ve hatta tekkelerde taraftarlarını artıran cemiyet, üyeleri kanalıyla da çeşitli illerde örgütlenmiştir. Cemiyetin böyle hızla yayıldığı, taraftarlarını çoğalttığı günlerde II. Abdülhamit yönetimi, cemiyetin varlığından haberdar olarak, üyelerini takip ettirmiş ve tutuklatmıştır. Takip ve yakalanmaktan kurtulan bir çok cemiyet mensubu yurt dışına kaçmıştır.
Yurt dışına kaçan cemiyet üyeleri burada da kendilerinden önce Avrupa’ya gelmiş olan “Genç Türk (Jön Türk)”lerle ilişkiye girmişler ve bulundukları yerlerde örgütlenmeye çalışmışlardır. Burada ismini de “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” olarak değiştiren cemiyetin Ülke dışındaki örgütlenmesi başlıca Üç merkezde yoğunlaşmıştır. Bunlar; a) Paris Şubesi b) Cenevre şubesi c) Kahire şubesi.
4-9 şubat l902’de yapılan büyük “Jön Türk Kongresi’nde”, ülkeye yeniden kazandırılacak olan Meşrutiyet yönetiminin uygulanması konusunda beliren görüş ayrılıkları cemiyeti ikiye bölmüştür. Prens Sebahattin Bey’in öncülüğünde bir grup üye cemiyetten ayrılarak “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti”ni kurmuşlar ve Terakki Gazetesi’ni çıkarmaya başlamışlardır. Ahmet Rıza Bey başkanlığında temsil edilen diğer grup ise, kongre sonrası ilk icraat olarak “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti”nin ismini “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti”ne dönüştürmüştür.
Diğer taraftan, Selanik’te de l906 Eylül’ünde içlerinde Bursalı Mehmet Tahir Bey, Kazım Nami Bey (Duru), Ömer Naci Bey, Talat (Paşa) gibi bilahare İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (Partisi) önde gelen isimlerinin yer aldığı “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti” adıyla yeni bir cemiyet kurulmuştur. Bu cemiyet, yurt içinde ve yurt dışında kurulmuş olan Jön Türk cemiyetlerinin bir devamı değildir.
Aynı günlerde, 1906 Ekim’inde Şam’da “Vatan ve Hürriyet” adlı gizli bir cemiyet kurmuş olan Mustafa Kemal Selanik’e gelmiştir. Burada, kurduğu cemiyetin Selanik Şubesi’ni oluşturan Mustafa Kemal daha sonra Suriye’ye geri dönmüştür. Ancak, bir süre sonra Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’yle birleşmiştir. Böylece Vatan ve Hürriyet Cemiyeti ortadan kalkmıştır.
Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kısa zamanda Rumeli’nin her tarafına yayılmıştır. Makedonya’nın bütün şehir ve kasabalarında ve özellikle Türk Alayları’nın bulunduğu yerlerde genç subaylar arasında taraftar bulmuştur. Böylece, Makedonya’da bulunan Osmanlı III. Ordusu’nun teğmen, yüzbaşı, binbaşı rütbesindeki subayları bu cemiyete katılmışlardır. Osmanlı Hürriyet Cemiyeti 27 Eylül l907’de merkezi Paris’te bulunan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti ile resmen birleşmiştir.
Bu birleşmeden güçlenerek çıkan cemiyet, artık Sultan II. Abdülhamit yönetimine karşı yaptığı mücadeleyi siyasî olmaktan çıkararak askerî bir temele de dayandırmıştır. Abdülhamit’in baskıcı yönetimini sona erdirmek amacıyla bazı genç subaylar genel bir ayaklanma çıkarılmasını istemekteydiler. Bu amaçla Kolağası Niyazi Bey Resne’de emrindeki kuvvetlerle dağa çıkmış, daha sonra da Enver Bey Tikveş’te, Eyüb Sabri Bey Ohri’de, Selahattin ve Hasan Tosun Bey’ler Arnavutluk’ta aynı şekilde “Hürriyet Taburları” kurarak dağa çıkmışlardır.
Cemiyet, saraya telgraflar çekerek Anayasa’nın hemen yürürlüğe konulması ve Meclis-i Mebusan’ın toplantıya çağırılmasını istemiştir. Ayrıca şayet milletin bu isteklerini kabul etmeyecek olursa, tahtından indirileceği Sultan II. Abdülhamit’e bildirilmiştir. Nitekim 23 Temmuz l908’de Manastır’da ve Selanik’te Meşrutiyet resmen ilân edilmiştir. Bütün bu gelişmeler üzerine Sultan II. Abdülhamit, yayınladığı bir bildiriyle Osmanlı Devleti’nde anayasayı yeniden yürürlüğe koyduğunu ve meşrutiyeti ilân ettiğini açıklamıştır.
Cemiyetin, 1911 Kongresi’nde tüzüğünde yapılan bir değişikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi İstanbul olan bir siyasal parti olduğu belirtilmiştir. Böylece, ilk siyasî parti olma özelliği İttihat ve Terakki Partisi’nin olmuştur.
İttihat ve Terakki Cemiyeti (Partisi) bünyesinde, çok sayıda asker, sivil, fikir adamı, gazeteci, yazar ve şair isimleri barındırmıştır. Ancak, İttihat ve Terakki deyince ilk akla gelen isimler “Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa”lardır. Aynı zamanda bunlar lider olarak da ön plâna çıkmışlardır. Ancak şunu hemen belirtmeliyiz ki; Milli Mücadele’mizin büyük önderi Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki bir çok önemli isim bu cemiyetin bünyesinden çıkmıştır.
İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı Devleti’nin dağılmasını önlemek için “Osmanlıcılık veya Pan-Osmanizm” düşüncesini “İttihad-ı Anasır” (Unsurların Birliği) şekliyle benimsemiş ve cemiyet-parti içinde ve devlet yönetimindeki uygulamalarında bunu gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu nedenle; cemiyet-parti bünyesine Türklerin yanında Araplar, Arnavutlar gibi Türk olmayan Müslümanları ve Ermeniler, Rumlar, Yahudiler gibi gayri müslimleri almışlardır. Ancak gayri müslimler ile Arnavutlar ve bilahare Araplar gibi Türk olmayan Müslümanların her yönden Türk milletine ve Osmanlı Devleti’ne karşı ihanet, isyan ve ayaklanmaları üzerine bu düşüncelerini terketmişlerdir. Özellikle, Balkan Savaşları esnasında uğradığımız yenilgi ve Türk insanının uğradığı haksızlık ve zulüm devlet adamlarımızın ve aydınlarımızın savundukları “Osmanlılık” ve “İslâmcılık” fikirlerinden uzaklaşarak “Türkçülüğü” ön plana çıkarmalarına yol açmıştır. Bu nedenle İttihatçılar, Türkçülük fikrini parti programlarına almışlar ve 1913-1918 yılları arasında iç ve dış politikalarında adeta bir devlet politikası olarak uygulamışlardır.
Genç ve idealist bir kadroya dayanan İttihat ve Terakki Cemiyeti-Partisi, Osmanlı Devleti’ni parçalanmaktan kurtarmak amacıyla yola çıkmalarına ve iktidara hiç düşünmedikleri kadar kolay ulaşmalarına rağmen, devlet yönetimindeki tecrübesizlikleri ve dönemlerindeki iç ve dış gaileler sebebiyle bu amaçlarını gerçekleştirememişlerdir. Üstelik Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ve nihayet I. Dünya Savaşı’yla ülkeyi parçalanmanın ve yıkılmanın eşiğine getirmişlerdir.
Osmanlı Devleti’nde ikinci defa Meşrutiyeti kazandırmakla ve Türk siyasî hayatına çok partili hayatı getirmekle övünmüş olan İttihatçılar, kendi elleriyle kurdukları çok partili hayatı yine kendi elleriyle katletmişlerdir. Mutlak iktidarları döneminde siyasî rakiplerine ve diğer siyasal partilere hayat hakkı vermemişlerdir. Bu dönemde bazı siyasî partiler kapatılmış veya faaliyetleri yasaklanmış, birçok siyasî muhalifleri tutuklanmış ve sürgünlere yollanmıştır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, I. Dünya Savaşı’ndan Osmanlı Devleti’nin mağlup olarak çıkması ve Mondros Mütarekesi’nin imzalanması üzerine İttihat ve Terakki Partisi; 5 Kasım 1918’de yaptığı son kongresinde partiyi kapatarak “Teceddüt Fırkası” adıyla kuracakları yeni parti bünyesinde siyasî faaliyetlerine devam etmelerini kararlaştırmıştı.
--------------------------------------------------------------------------------
Copyright ©2009 Islah Hareketi. All Rights Reserved.
Etiketler:
eşref edip,
idam,
iskilipli atıf,
islam,
osmanlı sosyal,
Said nursi,
sait halim paşa
18 Nisan 2009 Cumartesi
Mehmet Akif 'e Mektup
Açık Mektup: 'Mehmet Akif'
Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile...
Alem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki Müslüman gördümse: Hep Makberde'dir
Müslümanlık bilmem amma, galiba göklerdedir!
İstemem dursun o payansız mefahir bir yana...
Gösterin ecdada az çok benzeyen bir kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar!
Çok değil ancak! Necip evlada layık tek şiar.
Varsa şayet, söyleyin bir parçacık insafınız:
Böyle kansız mıydı -haşa-kahraman eslafınız ?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?
Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet tarumar?
Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedar?
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
Böyle adet miydi, bi- perva, yemek insan leşi?
Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan!
Hey sıkılmaz ağlamazsan, bari gülmekten utan!
'His' denen devletliden olsaydı halkın behresi:
Payitahtından taşmazdı bu gün sarhoş na'resi!
Davranın haykırmadan nakuus-i izmihlaliniz..
Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira haliniz:
Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mateme!
Davranın, zira gülünç olduk bütün bir aleme,
Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah intikam;
Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram!
Kahraman ecdadımızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa: İstikbalinizden korkulur, pek korkulur!
Mehmet Akif Ersoy
Muhterem Mehmet Akif Ersoy,
Evvela, samimi özürlerimi kabul etmenizi rica ediyorum. Mazeret değil ama, ne zaman size 'cevap yazmak' için elime kalemi alsam, kelimeler hep boğazımda düğümlendi. Nedenini tam olarak bilmiyorum, belki, onurlu hayatın ve aydınlık zihnini kendime yakın bulmama rağmen, küserek çekip gitmiş olmanı tasvip etmemekle acaba sana haksızlık mı yapıyorum diye, karar veremediğim içindir. Çünkü, diyebilirim ki, Sen'in şahsında bütün bir dindar-muhafazakar damar'ın yüzyıllık kaderini görüyorum. Öyle ya da böyle, seninle paradoksal bir ilişkim oldu her zaman.
Bilirsin, bizim konuşmalarımız, konuşabildiklerimizdir. Asıl duygu ve düşüncelerimizi hep saklarız. Söylediklerimiz söylemediklerimizin şifreleri ile doludur. Ama açık ve net konuşmayı sevmeyiz. O yüzden en iyi şairlerimiz en şifreli şiirlerin yazarlarıdır.
Müsaadenle, ben seninle açık konuşmayı deneyeceğim.
Akif Bey,
Diyalektiğin kuralıdır, yeni eskiden doğar ve onu tasfiye eder. Cumhuriyet kurulacaksa Osmanlı, M. Kemal yaşayacaksa Enver Paşa, Kemalizm egemen olacaksa İttihatçılık 'ölecektir'.
1908'de İttihat Terakki cemiyetine, 1915'te Teşkilat- Mahsusa'ya üye olan, 1916-1921 arası aktif olarak Milli Mücadeleye katılan, yani büyük çöküşün bütün aşamalarını içerden yaşayan birisi olarak, 1923'te bu diyalektiği görememiş olduğunu sanmıyorum. Üstelik Lozan görüşmelerinin tamamlandığı, yani 'yeni'nin, yenilen taraf olarak metazori benimseneceğinin anlaşıldığı bir dönemde, küserek ülkeyi terk etmiş olmanı bütün açıklığıyla analiz etmek gerekiyor.
1925'te ülkeyi terk ederken, bir arkadaşına, 'arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum' diyorsun.
1923'te Meclisteki muhalif guruptan Ali Şükrü Bey'in öldürülmesiyle başlayan 'yeni düzenin yerleşimi' senin gibi birçok İttihatçı ve Teşkilat-ı Mahsusa kökenli insanı ürkütüyor. Üstelik sen Teşkilat'ın kurucu liderlerinden ve Enver Paşa'nın sağ kolu Kuşcubaşı Eşref Sencer'in en yakın arkadaşısın. Yani, tıpkı 1925 ve 1926'daki İstiklal Mahkemelerinde yargılananların kimliğine, geçmişine, vatanseverliğine, hizmetlerine, 'gözünün yaşına' bakılmadığı gibi, senin de İstiklal Marşı şairi olmanın, keskin dönüşüm anlarında pek de ehemmiyeti olmadığı görülüyor. 1923-1926 arasında yeni düzen ve yeni kadrolara sadakat ve eski düzen ve kadroların biat etmeyenlerinin tasfiyesi, tek geçerli kural durumunda. Şimdi benim anlamadığım şu; Kuşcubaşı Eşref, Said Halim Paşa ailesi ve benzeri namlı İttihatçılar ile bu kadar yakın olup da, benim arkamda hafiye gezdiriyorlar, diye hayret etmeni ve üzülmeni nasıl yorumlamalıyız? Hayret etmen, siyaseti sevmeyen tabiatındaki saflığının, üzülmen ise dindarane ve şairane ruhundaki inceliğin mi ürünü? Yoksa, bu kadar iktidar oyununun tam ortasında durup da, sadece memlekete, amme hizmetine çalışan ve hiçbir oyunu görmeyen bir garip adanmışlığın timsali misin? Bu soruları senin 1925-1936 arası Mısır'a gönüllü sürgün gidişin ve suskunlaşmanın gerisindeki küskünlüğünden dolayı soruyorum. Neden ve kime küstün Akif Bey? Ne olacağını bekliyordun? Ne istiyordun? Savaştan sonra masaya oturan ve müzakereye katılanlar anlaşmaların gereğini yapar, bunu bilmiyor muydun? Ya masaya oturanlardan olacaktın, ya da onların 'gereğini yapma'larına bu kadar hayret etmeyecektin. Sana sormak istediğim asıl soru, işte bu tutumuna yönelik. Masaya başkalarının oturmasına izin veren halet-i ruhiye nedir? Bugün dahi cevabı üzerinde düşünülmeyen ama her tasfiyeden sonra kendini dayatan soru budur. İktidar oyununa kenarından bulaşıp, ortasında olmamak? Siyaset yapıp siyasetin hiçbir kuralına ve donanımına sahip olmamak? Kavgaya girip kavga etmiyor gibi yapmak? Yenilince üzülmek? Kime ve neden yenildiğini dahi kavrayamamak?
Akif Bey, sizin bu tutumunuzun şahsında, bütün bir siyasi tarihimizin kaybedenlerini görüyorum. Lütfen alınmayın!
Acaba diyorum, o temiz ve içten dindarlığınızın da kaynağı olan fazla mütevazi ve iyi niyetli kişiliğiniz, bu politik yeteneksizliğin nedenlerinden biri olabilir mi? Bu kişiliğe dayalı olarak gelişen bir tür dindarlık, insan bünyesini daima sınırlar, sınırlamalar ve mecburiyetler içinde yaşamaya alıştırıyor galiba. Ancak, sınırları ve kuralları, 'hedefe ulaşma hırsı'yla belirlenen politika sanatı bu inceliği tabii ki kaldırmıyor. Basit kuralları bile çiğneyince cezalandırılacağına ve cehennemde yanacağına inanan 'korku'ya dayalı suçluluk psikozu, somut gerçeklerin ve acımasız gelişmelerin karşısında kıvraklık gerektiren manevraları yapamayacak bir hantallık ve ağırlık çökertiyor insanın üzerine! Bütün her şeyi Tanrı'yla birlikte algılayan, onunla açıklayan, onunla yaşayan insanlar, içinde Tanrı olmayan bir politik 'oyun'da, ne yapacağını şaşıran, elleri ayakları birbirine dolaşan acemi figüran durumuna düşüyor, doğal olarak. Yani, acaba diyorum Akif Bey, sizin şahsınız da, bu tür dindarlıkla politik yeteneksizlik ilişkisi kurulabilir mi? Bilemiyorum, belki haksızlık ediyorum, ama şiirlerinizde dile getirdiğiniz Asım nesilleri yetiştirip, aydınlık günlere kavuşmak için, yani sizin hedeflerinize ulaşmak için, sizi eleştirerek aşmak gerektiğini düşünüyorum. İnşallah hatıranıza saygısızlık olarak anlamazsınız, çünkü ben tam tersine sizin gerçek hatıranıza nasıl sahip çıkılabileceğinin cevabını arıyorum.Ya da şöyle söyleyeyim; millet evlatlarının, bitmeyen ideolojik, etnik yada dini görünümlü oyunlarda figüran olmayı bırakıp muktedir bir siyasetin aktörleri olmalarının, sizlerin makus talihinizi yenmekle mümkün olduğuna inanıyorum.
Bunun dışında, emin olun ki, acılı, trajik ama onurlu yaşam öykünüz, daima bizim ve çocuklarımızın rehberi olacak. Bir dava sahibi olmak nedir, vatanseverlik nedir, kalemini satmamak, onurunu açlığa tercih etmek, özü sözü bir olmak, inançlarından, değerlerinden vazgeçmemek, doğru düşünmek, aydın fikirli bir mümin olmak, nedir? diye soranlara, hep sizi göstereceğiz.
'Akif' diyeceğiz, ona bakın, onu okuyun, onun mahzun mezarındaki çiçeğe su verin. O, bu milletin içinden çıkarmakla iftihar edeceği bir gerçek insandı, diyeceğiz.
'Aydın' kimdir diye soranlara seni göstereceğiz; Bütün ömrü boyunca parasızlık çekmiş, İstiklal Marşı'nın parasını dahi almamış, zorla verilince bir hayır kurumuna bağışlamış olan 'Akif'e bakın. Her esen rüzgara dönen, fikrini parasını verenlerden alan, kendi ülkesine dahi beşinci kol ağzıyla düşmanlık yapan, milletini aşağılayan, kimliğinden utanan, Tüccar-Aydın'lardan olmayın, diyeceğiz.
'Adam gibi adam' kimdir diyenlere seni göstereceğiz. 'Akif' gibi olun diyeceğiz. Hasta eşine ömrü boyunca hizmet eden Akif gibi olun, eşi için:
'Seni bir nura çıkarsam diye koştum, durdum
Ey, bütün dalgalı ömründe hayat arkadaşım
Dağ mıdır, karşı gelen taş mı hep aştım, lakin
Buruşuk alnıma çarpan bu sefer kendi taşım!
diye şiirler yazan 'Akif' gibi olun,
İnançlarına ve değerlerine bağlılık nasıl olur? diyenlere seni göstereceğiz; Kuşcubaşı Eşref'in 1931'de sana yazdığı bir mektubunda, 'Akif'ciğim, Kıbrıs'ta bir Rum komşum var, mübadele de Aydın'dan göçmüş. Geçenlerde İstanbul'a gitmiş. Dönüşünde bana, 'sizin Türkler bize benzemeye karar vermişler. Madem bize benzeyeceklerdi bu kadar kan niye döküldü, bize bıraksalardı biz daha kolay yollarla onları kendimize benzetirdik', dedi.' Şeklindeki satırlarını okuyunca hüngür hüngür ağlayan Akif'i göstereceğiz. Yazdığı Meal'i, dini deforme etme çabalarına alet olmaması için yaktıran,
'ilahi pek bunaldım, nerde nurun? Nerde güfranın?
Cehennem gezdirip dursunmu afakında hicranın?, diyen Akif'i.
Vatanseverlik nedir, adanmışlık nasıl olur? diyenlere seni göstereceğiz; 1916'da Teşkilat-ı Mahsusa adına Şerif Hüseyin'e karşı İbn Reşit'i örgütlemek amacıyla Necid seyahatine çıkarken evine bırakması için teklif edilen parayı geri çeviren, 'hayrına inandığımız bir hizmeti altınla vurarak öldürelim mi?, diyen Akif'i ; 'iki gözüm Eşref'ciğim, bizler maddi manevi yapımızı kendi öz hislerimiz ve müsbeti, hayrı, doğruyu arayan hasbi duygularımızla inşaya çalışmıştık. Beşerde en ali hisde işte bu imiş: Cemiyete rağmen, kendi vicdanının ve hissi selimin istikametini bulup yürüyebilmek' diyen, Akif'i.
Bir ülkenin evlatlarına nankörlük etmesi nedir?, büyük bir devletin 'küçük adam'ların eline düşmesi nasıldır?, diye soranlara senin cenaze törenini göstereceğiz, Akif Bey?
27 Aralık 1936'da hastalıktan maada vatanında geçirdiğin son günlerinde dahi evinin gözetlenmesini, vefatından sonra resmi makamların hiçbirşey yapmadığı gibi, cenazene sahip çıkan, Kabe örtüsü ve bayrağa sarılı tabutunu eller üstünde Edirnekapı'ya taşıyan üniversiteli 'Asım'ların teker teker tespit edilip okul idarelerince azarlanmasını göstereceğiz. Yoksulluğunu bile bile, üstelik Meclis'de Mebusluk yapmış olmana rağmen sana maaş bağlanmamış olmasını, herhangi bir iş dahi verilmemiş olmasını göstereceğiz. Sen Milli Mücadele'de, M. Kemal'in emriyle Burdur, Kastamonu, Konya, Afyon, Eskişehirlerde dolaşıp hutbelerle halkı mücadeleye çağırırken ortalıkta görünmeyen, tanınmayan kişilerin 1923'lerde yeni düzenin sahibi imiş gibi Ankara'dayken seni azarlayıp, 'küsmene' neden olan 'Akif, devir değişti, artık Ankara'da senin gibilerede, arap yavelerinede yer yok' diyen o alçakça tavırlarını göstereceğiz.
Bir insanın anlaşılamaması yada yanlış anlaşılması nasıl olur? diye soranlara, senin Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh gibi akıl ve yenilenmeye vurgu yapan müslüman aydınları örnek almanı hazmedemeyen tam anlamıyla 'mürteci' muhafazakarları göstereceğiz. 'Safahat'ını basıp da, önsözünde seni senden kayırmaya kalkan, 'o İttihatçı değildi' diyerek, kafasındaki 'sağcı' İttihatçı düşmanlığı sayıklamalarından güya Akif'i beri tutmaya çalışan o müzmin 'sağcı'ları göstereceğiz. Eşref Edip'le çıkardığınız Sebilürreşat ve Sırat-ı Müstakim gazetelerinin İttihat Terakki'nin İslamcı kanadının yayın organı olduğunu 'kavrayamayan' sözde İslamcıları göstereceğiz.
Bir milletin İstiklal Marşı'nın şairine nasıl haksızlık edilebilir?, diyenlere seni göstereceğiz;
Darbe günlerinde zindanlarda dipçik zoruyla, okullarda eziyet olarak İstiklal Marşı okutulmasını, içeriği ve anlamından kopartılmış eski kelimelerden ibaret resmi bir seramoniye indirgenmesini, İstiklal ruhunu hazmedemeyen ama İstiklal'in nimetlerinden de vazgeçemeyenlerin Onuncu Yıl Marşı'nı sana karşı kullanmalarını göstereceğiz.
Seni hep seveceğiz ve seni çocuklarımıza da öğreteceğiz, Akif Bey.
İşte bu yüzden 'seni' eleştirmenin ve içererek aşmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Çünkü sen, hiç de aynı yerde durmadığın ve sonradan çıkma bir garip sağcı-dindarlığın, hep kaybetmek ve kazananları muktedir kılmak üzerine kurulu kof siyasetinin malzemesi yapıldın. Muhalifliği kader olarak benimseyen, kazansa da kaybetmiş sayılan, suçluluk ve gayri meşruluk psikolojisini üzerinden atamayan, çekinik ve utangaç bir kişilikle, ürkek ve aşağıdan bakan bir ruhla, ikiyüzlü bir dille varolmaya çalışan bu 'badem bıyıklı'ların elinden seni kurtarmak boynumuzun borcu.
Senin küserek terkettiğin yerden, yapmadan yapamadan bıraktığın yerden alıp ilhamı, asrın idrakine konuşturmakta boynumuzun borcu…
Birde o Ankara'da, seni azarlamış olanların torunlarını görmekte borcumuz.
Sana borcumuz çok, anlayacağın. Sakın o merhametli yanınla, alacaklarını silme… ne olur, bu konuda 'şahin'ol. öfkeni esirgeme…
Ve Biz, senin eksikliğini ve eksikliklerini telafi etmeden hakkını bu ülkeye, bu millete, Biz'e helal etme, ne olursun Akif Bey...!
Ellerinden öper; seni Hüda'nın birliğine emanet ederim, rahmetle kal!
Kaynaklar:Safahat, M.Akif Ersoy, E. Düzdağ, İst. 1992
Tarih sohbetleri,1,2,3,Cemal Kutay, İst. 1967
Açık Mektuplar, Ahmet Özcan, kızılelma yay. İst. 2004
Türkçe Ezan Eziyeti.Tanrı Uludur..
Ayasofya'da Türkçe Kuran okunduğu gece Atatürk, hafız Sadettin Kaynak'ı yanına çağırdı. Tarih 3 Şubat 1932'ydi ve ertesi gün Ramazan ayının son cumasıydı.
Atatürk, elindeki Kuran tercümesinden bir hutbe konusu seçmişti. Bunu Hafız Sadettin'e verirken "Katiyen sarık istemem" dedi, "İşte bu gece giymiş olduğun elbise ile başı açık olarak okuyacaksın. Fakat hava soğuktur, paltonu giyebilirsin."
Hafız Sadettin ertesi gün Türkiye'de ilk kez Türkçe hutbe okuyacaktı ve Süleymaniye Camii'ndeki bu özel cuma için Atatürk, Kuran'dan şu ayeti seçmişti:
"Ey müslümanlar!.. Ulu tanrı buyuruyor ki, bazı insanlar 'Allah'a inandık, biz de müslümanız' derler. Böylelikle Allah'ı ve müminleri aldatmak isterler. 'Herkes gibi iman ediniz' denildiği zaman 'Biz aptallar gibi mi inanacağız' derler. Halbuki kendileri aptaldır. Allah'ın birleşmeyi emrettiğini ayıranlar ve yeryüzünü fesada verenler hüsrandadır. Kitabı okuyorsunuz, hiç düşünmüyor musunuz?"
1930'lar Türkiye'sini gözünüzün önüne getirirseniz Atatürk'ün neden bu ayetleri ve neden Türkçe olarak okutmak istediğini daha iyi anlarsınız.
"Atatürk Reformları ve İslam" başlıklı kitabında yukarıdaki bilgileri veren Dr. Abdullah Mamız, ilk Türkçe ezanın da o gün, yani 3 Şubat 1932 tarihinde Ayasofya camiinde okunduğunu yazıyor. O Türkçe ezan şöyleydi:
"Tanrı uludur... Tanrı uludur... Şüphesiz bilirim, bildiririm... Tanrı'dan başka yoktur tapacak... Haydi namaza... Haydi felaha... Namaz uykudan hayırlıdır."
Ziya Gökalp, Vatan şiirinde bu uygulamanın anlamını şöyle mısralara döküyordu:
"Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur/ Köylü anlar manasını namazda duanın/ Bir ülke ki,mektebinde Türkçe kuran okunur/ Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdanın/ Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın..."
* * *
Sonrası malum... Daha Atatürk hayattayken başladı tepkiler... Hatta Bursa'da iş küçük çapta bir isyana dönüştü. O noktada Atatürk, tepki olarak, inadına namazı da Türkçeleştirmeyi düşündüyse de çevresindekilerin ısrarıyla vazgeçti.
Ölümünden 10 yıl sonra, 4 Şubat 1949'da Ticani tarikatından iki kişi Meclis'in dinleyici locasından Arapça ezan okuyarak "eylem koydular". Bir yıl sonra da Menderes iktidarı devir alır almaz ilk iş olarak Türkçe ezana el attı?
"Türkçe ezan o dönemki taasupla mücadele mecburiyetinden doğmuştu. Bugün o tedbirlerin devamına lüzum kalmamıştır. Biz millete malolmuş inkılapları savunacağız" dedi. Ve Türkçe ezan zorunluluğu Meclis çoğunluğunun oylarıyla kaldırıldı. Oysa "taasup" toprağa gömülmek bir yana, ortalığa dökülmüştü ve "millete malolmamış inkılaplar" hep çağdaşlık vaadeden reformlardı.
Türkiye o gün bu gündür, yani 45 yıldır Arapça ezanla uyanıyor.
4-5 yıl önce Bülent Çaplı ile Demirkırat belgeselini hazırlarken, bir Türkçe ezan sahnesi için yaptığımız çekimi anımsıyorum da tüylerim ürperiyor. Türkçe ezan yasak olmamasına rağmen, yanımızdaki müezzinle korku içinde Ankara'daki Maltepe Camii'ne girmiş ve gizliden gizliye çekim yapmıştık. Bizim müezzin elini kulağına koyup "Tanrı uludur... Tanrı uludur..." diye seslenince, caminin içindeki şaşkınlığı görmeliydiniz.
Türkçe, Türklere yabancı bir dil gibi gelmişti.
* * *
Burada Atatürk reformlarını ve Türkçe ezan kararını tartışacak değilim.Dikkat çekmek istediğim şey her köşebaşında bir heykelini ya da büstünü gördüğümüz, her parti liderinin konuşmasında, her hükümet programının paragraflarında karşımıza çıkan Atatürk'e aslında ne kadar uzak düştüğümüzdür.
Atatürk Cumhuriyeti'nin camilerinde bugün Türkçe ezan okumak bir cesaret işidir. Ve geçen hafta açıkça gördüğümüz gibi Atatürk'ün emekli savcıları kazara ağızlarından "Ezan Türkçe olmalı" lafını kaçırırlarsa aday oldukları "Atatürkçü" partiler o savcıları yaka paça kapı dışarı ederler. Ve o Atatürkçü savcılar da koltuk telaşına, hemen çark edip tükürdüklerini yalamak zorunda kalırlar. Atatürk'ün ülkesinde ne O'nun kurduğu partiden, ne bir başkasından bu konuda en küçük ses çıkmaz. Çünkü onların gözünde Atatürk, yüksekte bir heykelin adıdır sadece...
İdeolojik zeminini Ziya Gökalp'e dayandıran parti, Gökalp'in "Camiinde Türkçe ezan okunan ülkedir senin vatanın" mısraını görmezlikten gelir. Kürtlerin Kürtçe konuşmasına, Türklerin Türkçe ezan dinlemesine katlanamaz. Ama Türkçüdür, hem de Atatürkçüdür...
Bilmezler ki uzaklardan bir yerden yazılan ve yine uzaklarda kalmış bir el tarafından seçilen bir ayet der ki: "Ey inananlar... Kitabı okuyorsunuz... Hiç düşünmüyor musunuz?" Can Dündar
EMRE KONGAR
TÜRKÇE EZANIN ÖYKÜSÜ
Gençler bilmez, bir zamanlar Türkiye'de minarelerden "Tanrı Uludur" diye Türkçe ezan okunurdu.
Üstelik bu uygulama öyle kısa da sürmedi.
1932 yılından 1950 yılına kadar tam onsekiz sene, Türkiye'de insanlar Türkçe ezanla namaz vaktini öğrendi.
Daha sonra, İkinci Dünya Savaş'ının bitimiyle başlayan "Soğuk Savaş" döneminde bütün Batı Dünyası'nı kapsayan "Anti-komünizm" mücadelesinde ön plana çıkarılan dinci yaklaşımlar, içerde de çok partili siyasetin iktidara getirdiği Demokrat Parti'nin Atatürk Devrimlerini sorgulayan tutumuyla bütünleşti ve ezan yeniden Arapça okunmaya başlandı.
Altan Öymen Değişim Yılları adıyla ikinci cildini çıkardığı anılarında, pek çok ilginç olayla birlikte bu deneyimin öyküsünü de ayrıntılı olarak anlatıyor: (ss.483-496)
Türkçe ezan okunması konusu Meşrutiyet dönemindeki bazı aydınlar tarafından da dile getirilmişti.
Bu özlemi Ziya Gökalp şöyle şiirleştirmiş:
"Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur.
Köylü anlar manasını namazdaki duanın
Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kuran okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda'nın
Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın."
Atatürk 1932'de, önce Türkçe ezan okunmasının dinen caiz olup olmadığını tartıştırıyor ve caiz olduğu belirleniyor.
Bunun üzerine içlerinde Hafız Burhan, Sadettin Kaynak, Hafız Nuri gibi dönemin önemli hafızlarının bulunduğu bir komisyon kurularak ezanın Türkçe çevirileri yapılıyor ve hangisinin ahenginin daha uygun olduğu tartışılıyor.
Kabul edilen metin şöyle:
"Tanrı uludur;
Şüphesiz bilirim, bildiririm:
Tanrı'dan başka yoktur tapacak,
Şüphesiz bilirim, bildiririm
Tanrı'nın elçisidir Muhammed
Haydin namaza, haydin felaha
Namaz uykudan hayırlıdır."
Diyanet İşleri Başkanlığı 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelge ile bu metni bütün camilere bildiriyor ve ezan Türkçe okunmaya başlıyor.
Öymen, öykünün bundan sonrasını ve yaşanan ilginç olayları da son derece tatlı bir dille anlatıyor.
Pek çok ilginç olay yaşandıktan sonra, Demokrat Parti 1950 yılında iktidara geliyor ve ilk iş olarak ezanın yeniden Arapça okunmasını sağlıyor.
Bu arada Menderes ve arkadaşları bir sıkıntı yaşamışlardır:
Atatürk'e bağlılığıyla bilinen ve çok partili rejime geçilirken İsmet İnönü'ye Atatürk Devrimleri konusunda dikkatli olma sözü vermiş olan Celal Bayar buna ne diyecektir?
Öymen, bunu da o dönemin Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı olan Nihat Reşat Belger'in ağzından aktaran Nadir Nadi'ye dayanarak şöyle anlatıyor:
Cumhurbaşkanı Bayar'ın başkanlığında toplanan hükümet Arapça ezan yasağının kaldırılmasını tartışmaktadır:
Bayar bir ara soruyor:
"Arkadaşlar, kararımızla Atatürk'ün ruhu muazzep olmaz mı?"
Buna Belger yanıt veriyor:
"Büyük zaferimiz üzerine Atatürk'ün ruhu o kadarcık kusuru bize bağışlar efendim!"
Bunun üzerine Bayar yatışıyor ve toplantı neşeli bir havada sürüyor.
Etiketler:
batıcılık,
elmalılı paşa islamcılık,
halim paşa,
hamdi yazır,
islam,
islami,
mehmet akif,
mehmet akif ersoy,
mevdudi,
osmanlı,
osmanlı tarihi,
osmanli,
seyyit,
siyaset,
şeyh said,
ümmet
16 Nisan 2009 Perşembe
BEDİÜZZAMAN VE İTTİHADI İSLAM FİKRİ
Gerçekten Osmanlı Devleti batarken bile bütün dünya Müslümanlığının ümidi durumundadır. İşte Bediüzzaman Said Nursi, bu dönemdeki birçok Müslüman mü¬nevver gibi bu durumun şuurundadır. O, 31 Mart Hadisesi’nden sonra verildiği Di¬van-ı Harpte, yaptığı müdafaasında İslâm birliği konusunda selefi kabul ettiği bazı şahsiyetlerin isimlerini zikreder ve şöyle der:
“Elhasıl, Sultan Selim’e biat etmişim. Onun İttihad-ı İslâm’daki fikrini kabul et¬tim. Zira o vilayât-i şarkiyyeyi ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar o zamanki şarklılardır. Bu meselede seleflerin; Şeyh Cemaleddin Efgani, alleme¬lerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit alimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin ve İttihad-ı İslâmı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki demiş:
“İhtilaf ü tefrika endişesi,
Kûşe-i kabrimde hatta bî karar eyler beni,
İttihadken savlet-i adayı def’a çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni...” 3
Yaygın olan kanaatin aksine Sultan Abdulhamid döneminde İslâmcı aydınlara göz açtırılmamıştır. Bunun böyle olduğunu son zamanlarda yazılan birçok araştırma ortaya koymuştur. Bediüzzaman da alem-i İslâmın mukadderatı ile ilgili fikirlerin II. meşrutiyetten sonra ortaya koymuştur. O, sultan Abdulhamid döneminin hiç de makbul saymadığı Ali Suavi’yi, Namık Kemal’i hatta bazı çevrelerin materyalist ka¬bul ettiği Hoca Tahsin Efendi’yi bir kısım ulemânın tekfir ettiği Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh’u İttihad-ı İslâm bakımından kendisine selef kabul ediyordu. Gerçekten söz konusu insanlar, şu veya bu konudaki ifrat veya tefrit kabul edilebi¬lecek fikirlerine rağmen İslâm birliği idealine gönül vermiş insanlardır.
Cumhuriyet döneminde “Türkçü” olarak yeni nesillere sunulan Ali Suavi, Lond¬ra’da yayınladığı Muhbir gazetesinde “öyle bir cemiyet içinde bulunmakla iftiharımı ilan ederim ki, cemiyet muradı dünyada mevcut olan bilcümle iki yüz milyon Müs¬lümanı birleştirmek cihetine masrûftur” 4
Londra’da yayınlanan Saturday Review gazetesinin Ertuğrul Gazi ile beraber Anadolu’ya geçen Kayı aşiretine mensup az sayıdaki Türk’ün zaman içerisinde karı¬şıp kaybolduğu dolayısıyla, Anadoluda çok az Türk bulunduğu şeklindeki iddiasına Ali Suavi, Muhbir gazetesinde cevap verir. Bu cevap onun İttihad-ı İslâmcılığını da en net biçimde ortaya koyar, şöyle diyor Suavi:
“Türk devleti zuhur etti ama cinslik davasına (ırkçılık davasına) itibar etmeyip bir cinsten bulduğu ehliyetlileri istihdam eyledi.
Evet Şarkta cinslik davasına bedel Tevhid davası vardır. Yani Türklük hakim değildir, Müslümanlık hakimdir. Avrupada ise din hakim değil cinslik hakimdir. İşte şark ile garbın farkı budur. Nafile yere Avrupa kitapları ve gazeteleri “Türk kal¬madı” filan gibi bahislerle uğraşmasınlar. Zira şarkta “Türklük, davası yok. Kaldı ki garbın cinslik davası mı daha ziyade bekâya medardır, yoksa şarkın Müslüman¬lık davası mı?
Bu meselenin muhakemesine gelince elbette şarkın hali daha iyidir. Zira me¬sela Fransız fransızlık davasıyla otuz milyon kadardır. Lakin Türkler Müslümanlık davasıyla iki yüz milyondur. Cins mahvolabilir, Müslümanlık mahvolmaz.” 5
Namık Kemal, “İmtizac-ı Akvâm” başlıklı makalesinde meseleye sadece bütün İslâm âlemini kucaklayan bir bakış açısıyla değil aynı zamanda bütün Osmanlı vatan¬daşlarını kucaklayan bir bakış açısıyla bakmaktadır. O, kafatasçı, ırkçı, yaklaşımların ne kadar çıkmazda olduğunu izah için şöyle diyor: “Ebnâ-yı beşer (insanoğlu) silsile-i ensâbı (soy kütüğü) Levh-i Mahfuzdan istinsah edilmedikçe (alınmadıkça) cins taksi¬minin hangi cüzünde dahil bulunduğunu dünyada sahihan (doğru olarak), kim bilir ki.” 6
Namık Kemal, “İttihad-ı İslâm” başlıklı bir başka makalesinde ise İslâm birliğinin sağlanmasının mutlak gereklilik olduğunu belirttikten sonra şöyle devam eder: “Lakin maksat İttihad-ı İslâm olunca bittabi’ hudud-ı Osmanîye derûnuna (dahiline) inhisâr edemez (sınırlanamaz) ve o kadar umumi tutulacak bir arzunun bekâ ve re¬vaç (ilgi görmesi) ve zann-ı acizanemce ancak siyaset ve mezhep devaisinden (davalarından) bütün bütün tecridiyle hasıl olabilir.” 7 O, İslâm dünyasının geri kalı¬şının temel sebeplerinden biri olarak tefrikaları görür: “Umum ehl-i İslâmın vaktiyle haiz oldukları (sahip oldukları) mertebe-i ulâ-yı medeniyeti (yüksek medeniyet mertebesini) bugüne kadar idame edemediklerine (sürdüremediklerine) sebep olan ahvâlin (hallerin) en büyüklerinden biri de araya düşen tefrikalardır.” 8
Hoca Tahsin Efendi, Paris’te bulunduğu yıllarda Ali Suavi’ye yakınlığı ile tanın¬maktadır. Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ne girmediği halde bu cemiyetin mensupları ile dirsek teması olan bir insandır. Onu yakından tanıyan talebesi Şair Abdülhak Hamid vefatı üzerine yazdığı mensiyede, ona atfedilen materyalistlik iddiasını şu beyitle red eder:
“Olduğu içün hemişe zâkir-i Hak
Cühelâ zannederdi münkir-i Hak”
İslâmcılık mefkûresinin Yeni Osmanlılar’la başladığı artık araştırmacılar tarafından ortaya konmuş bir gerçektir. 9 Muhammed Abduh ve Cemalettin Afgani’nin İtti¬had-ı İslamcılıkları zaten açık seçik bilinmektedir. O halde Bediüzzaman’ın İttihad-ı İslâm konusunda selefi olarak kabul ettiği bazı isimlerin hemen hepsi ya bazı davra¬nışları ile veya bazı fikirleri ile İslâm dünyasında tartışılmış kimselerdir. Zaten Bedi¬üzzaman bu şahsiyetleri bir bütün olarak değil, İttihad-ı İslâm konusunda kendisine selef kabul etmektedir. Bu inceliğe özellikle dikkat etmemiz lazım.
Eşref Edip Bey, bir yazısında II. Meşrutiyetten sonra Bediüzzaman’ın meşhur İslâmcılarla yakın münasebetini şu ifadelerle dile getirir:
“Üstadla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar hemen hergün iderahâ¬neye (Sırat-ı Müstakim idarehanesi) gelir, Akifler, Naimler, Feridler, İzmirlilerle birlikte tatlı tatlı musahebelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmi meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celâdet ve şe’amet bizi heyecanlandırırdı.” 10
Burada geçen Akifler’le Mehmet Akif, Naimler’le Babanzâde Ahmed Naim Efendi, Feridler’le Ferit Kam, İzmirliler’le İsmail Hakkı İzmirli kastedilmektedir. Hepsi de hem devirlerinde hem de günümüzde tanınmış İslâmcı yazarlar olan bu insanların, Eşref Edip’in yazdıklarına bakılırsa, Bediüzzaman’dan ciddi şekilde etki¬lendikleri anlaşılmaktadır.
II. Meşrutiyet’ten sonra Osmanlı Devleti’nin çöküşünü, dağılışını önlemek için bir yığın formül ortaya atılmıştır. Bunların en çok bilinenleri Osmancılık, İttihad-ı İslâm ve Türkçülüktür. Doğuşu itibariyle en eski olan, Tanzimat döneminin resmi ideolo¬jisi olan Osmancılık’ın II. Meşrutiyet dönemindeki ömrü çok kısa olmuştur. Döne¬min aydınları arasında en yaygın olan mefkûreler İttihad-ı İslâm ile Türkçülük’tür. Türkçülük aynı zamanda Batıcılık ideolojisini de bünyesinde barındırıyordu.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Batılılar, önce Osmanlı Devleti’nin gayri-i müslim vatandaşlarını devlete karşı ayaklandırmış, ardından da müslim taba’ayı ırkçılıkla birbirine düşürme yolunu seçmiştir. Arapların, Türklerin, Arnavutların, Kürtlerin vs.’in özellikle İslâmiyet öncesi hayatlarını boyayarak, idealize ederek onlara sunan Avrupalı oryantalistlerin esas amacı, onları ortak payda olan İslâmiyetten soğutarak İslâm ittihadını bozmaktı. İşte bu safhada Bediüzzaman’ın İttihad-ı İslâm çizgisindeki mücadelesi başlar. O, büyük bir kısmı esaret altında olan İslâm alemini kurtaracak. Osmanlı Devleti’ni de onların ümidi olmaya devam ettirecek, dağılmaktan kurtara¬cak reçetenin İslâm kardeşliği olduğuna inanmıştı. Bediüzzaman için bu inanç, siyasi gayelere hizmet edecek bir inanç olmaktan önce, Allah’ın emri ve rızasının bir ge¬reği idi.
Bediüzzaman Said Nursi, Milliyetçilik, İttihad-ı İslâm ve her türlü bölücülük üze¬rine en kapsamlı görüşlerini Mektubat isimli eserinde vermiştir. 26. Mektubun üçüncü Mebhası olan bir meseleyi “İslâmın hayat-ı içtimaiyesiyle münasebettar olan eski Said lisanıyla” yazdığını belirtir.
Kur’ân-ı Kerim’in, Hucûrat suresinin “Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da, birbirinizi tanıyıp kaynaşanız ve aranızdaki münasebetleri bilesiniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık” mealindeki 13. ayetini tefsir eden müellif, İslâm aleminin kavimlere kabilelere ayrılmış olmalarını bir ordunun kendi içinde sınıflara ayrılmasına benzetir. Ordunun kendi içinde sınıflara ayrılmasının amacı ortak gayeye daha iyi hizmet etmek olduğuna göre, kendi ifadesiyle “demek kabail (kabi¬leler) ve tevâife (ırklara) inkisam (bölünmek) şu ayetin ilan ettiği gibi, tearüf (birbirini tanımak) içindir, teavün (yardımlaşma) içindir; tenakür (birbirini inkar) için değil, tehasüm (birbirine düşmanlık etme) için değildir.” 11
Milliyetçiliğin ırkçılığa varan boyutunu ise Bediüzzaman şöyle tesbit ediyor.
“Fikr-i Milliyet şu asırda çok ileri gitmiş, hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp, onları yut¬sunlar.” 12
Bediüzzaman ile aynı davayı paylaşan merhum Mehmet Akif’in Müslümanları birlik ve beraberliğe davet eden şu mısraları yukarıdaki manzum şeklinden başka bir şey değildir.
“Medeniyet size çoktan beridir diş biliyor.
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor.” 13
“Millet” ve “Milliyet” kelimesini Arapça’daki orijinal manasıyla kullanan Bediüz¬zaman milliyetçiliği ikiye ayırıyor. (Malum olduğu üzere “Millet” kelimesi aslında bir dinin mensupları anlamındadır. Bugün bu kelimenin yerine “Ümmet” kelimesi kul¬lanılıyor.) İslâm milletini kucaklayan milliyetçiliğe “müsbet milliyetçilik”, herhangi bir ırkı üstün görmeğe veya o ırka, dinden daha öncelikle yer vermeğe “menfi milli¬yetçilik” demektedir.
“Evet acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedi kardeşleri kazandır¬sın?” 14 diyen Bediüzzaman ırkçılığın tarih boyunca, hatta İslâm tarihi boyunca yaptığı tahribatları sıraladıktan sonra esaret altında, Avrupalıların zulmü altında inle¬yen Müslümanları ittihada davet eder.
Ona göre, Şark vilayetlerindeki dindaşlara (Kürtlere) veya Güney tarafındaki dindaşlara (Araplara) adavet beslemek felaketlere sebeptir. “Cenubtan gelen Kur’ân Nuru var, İslâmiyet ziyası gelmiş o, içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara adavet ise dolayısıyla İslâmiyete, Kur’ân’a dokunur” diyen Bediüzzaman milliyetin İslâmiyete kale olması, zırh olması ancak yerine geçmemesi gerektiğini söylemektedir.
Türk milletine seslenerek “işte ey ehli-i Kur’ân olan şu vatanın evlatları, altı yüz sene değil, belki Abbasiler zamanından beri bin senedir Kur’ân-ı Hakimin bayraktarı olarak, bütün cihana meydan okuyup, Kur’ân’ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur’ân’a ve İslâmiyet’e kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı def’ ettiniz.” 15 diyen Bediüzzaman, Sünûhat isimli eserinde İngilizlerin desise ve kış¬kırtmaları ile Osmanlı Devleti’ne baş kaldıran Arapların durumunu “İşte Arap, yan¬lışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor” şeklinde tasvir ederken, müstemleke Müslümanların Osmanlıya karşı savaşmalarını, Osmanlı vatandaşı ancak Türk olmayan Müslümanların isyanını, “İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunun, gafletle bilmeyerek, öldürülmesine yardım etti, vâlide gibi saçlarını çekip âh-u fîzar ediyor” 16 şeklinde değerlendirir. Gerçekten de İslâm aleminin bağımsız devlet olarak tek ümidi olan Osmanlının çökmesi Bediüzaman’ı fazlasıyla mükedder etmiştir. Nitekim Lemalar isimli eserinde, 1922 yılında Atatürk tarafından davet edilmesi üzerine gittiği Ankara’da çıktığı Ankara kalesinde, kendisinin ihtiyarlamaya başlaması, mevsimin sonbahar olması kalenin ihtiyarlığı ve henüz ölmemiş Osmanlı Devleti’nin ihtiyarlamasının Ankara’da kendisine “en kara bir halet-i ruhiye” hisset¬mesine sebep olduğunu söyler. 17
Bediüzzaman, özellikle Türklere seslenerek ırkçılığa kapılmama noktasında çok ciddi uyarıda bulunur:
“Ey Türk Kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş, ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen mahvsın! Bütün senin müzideki mefahirin, İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde sen, şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefâhiri kalbin¬den silme!” 18
Emeviler’in İslâm devletini Arap milliyetine dayandırmalarını, milliyet bağının, İslâmî bağın önüne geçirilmesi olarak değerlendiren Bediüzzaman, bunun İslâm dünyasında ciddi zararlara yol açtığını “millet-i saireyi (diğer milletleri) rencide ede¬rek tevhiş ettiler” (ürküttüler) cümlesiyle ifade eder. Bu vesileyle de ırkçı bir yöne¬timin adil olamayacağını mutlaka zulmedeceğini söyleyen müellif, kavmiyetçi bir hâkimin kendi ırkdaşını tercih edeceğini ve adalet edemeyeceğini, onun için din bağı yerine milliyet bağının ikame edilmemesi gerektiği hususunu hadis-i şeriflerden deliller getirerek izah eder. 19
İslâmiyet milliyetine, ırkçılık bulaştırmak isteyenlere Bediüzzaman’ın cevabı serttir:
“Ey sarhoş hamiyet-füruşlar! Bir asır evvel milliyet asrı olabilirdi. Şu asır, un¬suriyet asrı değil, Bolşevizm, sosyalizm meseleleri istila ediyor; unsureyit fikrini kırıyor; unsuriyet asrı geçiyor, ezeli ve daimi olan İslâmiyet milliyeti, muvakkat, dağdağalı unsuriyetle bağlanmaz ve aşılanmaz ve aşılamak olsa da; İslâm mille¬tini ifsâd ettiği gibi unsuriyet milliyetini dahi ıslah edemez, ibk’ edemez. Evet mu¬vakkat aşılamakta bir zevk ve bir muvakkat kuvvet görünüyor, fakat pek muvak¬kat ve akıbeti hatarlıdır.” 20
Bediüzzaman, Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerden aldığı dersle, insanlık tari¬hinden çıkardığı ibret tablolarıyla ırkçılığın ne derece zararlı olduğunu eserlerinde her fırsatta ortaya koymuştur. O, şüphesiz ki, insanların kendi anne ve babalarını tayin etme hakkına sahip olamadıkları gibi kendi ırklarını da belirleme yetkisine sahip olamadıkları hakikatinden hareketle birilerinin mensup olduğu ırktan dolayı övün¬mesini veya yerinmesini abes karşılıyordu. Daha ötesi Bediüzzaman özellikle Os¬manlı coğrafyasında ırkların iç içe adeta eridiklerini, Levh-i mahfuz açılırsa gerçek anlamda kimin hangi ırktan olduğunun tesbit edilebileceğini söylemektedir. Bu ger¬çeği kendi ifadelerinden okuyalım:
“Menfi milliyete ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki: evvela, şu dünya yüzü hususan şu memleketimiz eski zamandan beri çok muhaceretlere (göçlere) ve tebeddülata (değişmelere) maruz olmakla beraber; merkez-i hükümet-i İslâmiye bu vlatanda teşkil olduktan sonra, akvam-ı saire (diğer kavimler)den, pervane gibi (kelebek gibi) çokları içine atılıp, tavattun etmişler (yerleşmişler) işte bu halde, Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakiki unsurlar (ırklar) birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise hakiki unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyyeti bina etmek manasız ve pek zararlıdır.” 21
Ona göre dil, din, vatan bir ise kuvvetli bir millet vardır demektir. Ancak din ve vatan birliğine dayalı bir topluluğu da millet dairesine dahil etmektedir. 22 Nitekim Prens Sabahattin Bey’in “adem-i merkeziyet” fikri ile ilgili olarak yaptığı bir değer¬lendirmede son sözü “Eğer unsur lazım ise, unsur için bize İslâmiyet kafidir” 23 şeklindedir.
Bediüzzaman, İttihad-ı İslâmı hem dünyevi hem de uhrevi saadet için gerekli görür. Ona göre, Avrupalıların kalkınması için milliyet ve menfaat yeterli tahrik unsurlarıdır. Müslümanlara gelince, büyük bir kısmı esaret altında olan, hür kısmı da esir edilmek istenen bu alemin ittihadtan başka kurtuluş yolu olmadığını şu sözleri ile beyan ediyordu:
“Biz ise saadet-i dünyeviye ve uhreviye ile bu ittihada eşedd-i ihtiyaçla (en şid¬detli ihtiyaçla) muhtacız. Çünkü milliyetimiz İslâmiyetten başka yoktur.” 24 Bedi¬üzzaman Avrupalıların kalkınmalarındaki sırrı izah ederken Hıristiyanların birbirlerine destek olduklarından yani birbirlerine dayanak noktası olduklarından söz eder.
“Evet herbir Hıristiyan başını kaldırıp, müteselsil (birbirini takip eden) ve müte¬dahil (iç içe birbiriyle ilgili) maksadların birine el atsa, arkasına bakar ki istinad edecek, kuvve-i maneviyesine daima imdat edip hayat verecek, gayet kavi (gayet kuvvetli) bir nokta-i istinad (dayanak noktası) görür. Hatta en ağır büyük işlere karşı mübarezeye kendinde kuvvet bulur.
İşte o nokta-i istinad, her taraftan ellerini uzatan dindaşlarının uruk-ı hayatına (hayat damarlarına) kuvvet vermeye ve İslâmların en can alacak damarlarını kesmeğe, her vakit amade (hazır) ve dessas (desiseci) medeni engizisyon taas¬subu ile, maddiyunun dinsizliği ile yoğrulmuş ve medeniyetlerinin galebesi ile (galip gelmesi ile) mest-i gurur olmuş (gururdan mest olmuş) bir müsellah (silahlı) kitlenin kışlası veya büyük bir kilisesi olan Avrupa’nın medeniyetidir.” 25
Bediüzzaman bazıları gibi, İslâm âleminin başına gelen musibetlerin müsebbipleri olarak Avrupalıları gösterip Şarklıları büsbütün sorumluluktan kurtarma gayretinde değildir. Aksine o gelen musibetlerin ceza-yı amel olduğuna inanmaktadır. Müslü¬manların dinde ihmalkâr davranarak, ihtilafa düşerek musibetler için kadere fetva verdiğini ve hatanın cezası olarak da zillet ve sefalete düştüklerini söyler. 26 Ancak Bediüzzaman’a göre “bizi kurtaracak yine onun (İslâmiyetin) merhametidir.” 27
Günümüz Müslümanlarının da, bizce en büyük sıkıntısı, başlarına gelen felaket¬lerden dolayı sürekli birilerini sorumlu tutup kendilerini mesuliyetten kurtarma ça¬basında olmalarıdır. Kanaatimizce Batı, Batılı olmanın gereğini yapıyor. İslâm alemi onlara kendini sömürtecek, böldürecek fırsatlar vermekle sorumlu değil midir? Ko¬yunlarını sahipsiz bırakan birinin kurtların onları yemesinden şikayet etmeğe hakkı var mıdır? Allah’ın huzuruna vardığımız zaman şeytanın yoldan çıkarması ile günah işlediğimizi söylememiz bizi bağışlatmaya yeter mi? Şeytan şeytan olmanın gereğini yapıyor, onun cezasını Cenab-ı Hak ayrıca verecektir. Ya ona uyanlara, ona Müs¬lamanları yoldan çıkarma fırsatı verenler...?
İşte Bediüzzaman bu inceliği çok iyi kavramış bir alim olarak bugün özeleştiri denen şeyi bütün İslâm alemine teşmil ederek yapıyordu. Nitekim Sünûhat isimli eserinde Müslümanların I. Dünya Savaşı öncesinde haccı fırsat bilip ondaki yüksek İslâmî siyasetten yararlanmayıp kalb ve gönül birliği yapmamış olmalarından dolayı musibete değil gazap ve cezaya uğradıklarını söyler:
“Milyonlarla ehl-i İslâm hayr-ı mahz (hayrın kendisi) olan sefer-i hacca (hac seferine) şedd-i rahl etmek (şevkle yolculuk etme) yerine şerr-i mahz (şerrin ta kendisi) olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatler ettirildi.” 28
Asrın başında Bediüzzaman üçz temel düşman olarak cehalet, zaruret ve ihtilafı gösteriyor ve bunlarla sanat, marifet ve ittifak silahlarıyla savaşılmasını isti¬yordu. 29 Burada üzerinde durulan ihtilaf Müslümanlar arasındaki ihtilaftır. O, tıpkı ferdi benlik gibi, milliyetlerin de büyük bir havuz olan İslâmiyet suyunda erimeleri gerektiğini söylüyor, ırkçılığın saldırgan tarafına dikkat çekiyordu:
"Unsuriyetin (ırkçılığın) şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan teca¬vüzdür" 30 diyen Bediüzzaman, Batı medeniyetinde insanlar arasındaki bağın ırk birliği olduğunu bunun da insanlığın felaketine sebep olan savaşlara yol açtığını söyler. İkinci dünya savaşanın ırkçılık sebebiyle çıktığına 31 işaret eden müellif, Kur'ân medeniyetinin ırkçılık bağı yerine din ve vatan birliğini esasa aldığını ve bu¬nun sonucu olarak da insanlar arasında samimi kardeşlik, güven ve dışarıdan gelen saldırılara karşı savunma duygusunun geliştiğini söyler. 32
Bediüzzaman ve birçok hemfikir olduğu insanın ırkçılığa karşı mücadeleleri II. Meşrutiyet döneminde hatta mütareke ve istiklal savaşı yıllarında sürdü. Ancak Os¬manlı Devleti'nin hiç olmazsa Müslüman teba'asının bir arada tutulmasına muvaffak olunamadı. İttihatçıların desteğinde yayınlarını sürdüren bazı dergiler, Arapçılık, Ar¬navutçuluk, Kürtçülükten sonra Türkçülüğü çok canlı biçimde gündeme getiri¬yordu. Batılılar, İslamiyet öncesi Türklüğü ön plana çıkarıyor, özellikle Fransız yazar Leon Cahun, Orta Asyadaki hayatı, son derece romantize, hatta idealize ederek Türk gençlerine sunuyordu. Öte yandan özellikle İngilizler Arapların cahiliye devri¬kültürlerini onlara yeni bir keşif gibi sunuyorlardı. Müslüman kavimlerin İslamiyet öncesi kültürlerine dönmeleri otomatikman gönül ve ideal birliğini sağlayan İslami¬yeti, kültürel bir unsur derekesine indiriyordu.
Cumhuriyet kurulduktan sonra, yeni devlete şekil verenler Türkçülüğü o gün¬den beri söylenegelmektedir. En tehlikelisi İslamiyet hayatın neredeyse tamamen dışına itilmiştir. Henüz Cumhuriyet kurulmamışken ve Milli Mücadele devam eder¬ken Bediüzzaman Atatürk'ün daveti üzerine Ankara'ya gelir. İstanbul'da işgalci İngi¬lizlere karşı yayınladığı "Hutûvât-ı Sitte" isimli eseri ile başından beri Kuvâ-yı Milli¬ye'yi destekleyen Bediüzzaman Ankara'daki havayı teneffüs etmiş ve milletvekille¬rinin bir kısmının dine karşı aldırışsız olmasını tehlikeli bulmuştur. Onun uzun yıllar öncesinden beri bir rüyası vardır. Van'da Medresetüzzehra adını verdiği, Kahire’de¬ki Ezher Üniversitesi gibi bir Üniverste kurmak. Bunun için Sultan Abdulhamid'e gidip Doğunun durumunu, her tarafı kaplayan cehaleti anlatmaya ve hayalindeki üniversiteyi kurdurmaya azmetmiş ancak Mebeyn engeline takılmış hatta delilikle itham edilerek tımarhaneye gönderilmiştir. Nihayet dileğini Sultan Reşad'a kabul ettirmiş ve Van'ın bugün ilçe olan Edremit mıntıkasına üniversitenin temelini attırmıştır. Onun projesine göre vbu üniversitede fen bilimleri ile din ilimleri bir arada görülecek ve böylelikle hem taasup hem de fen ve felsefeden gelen şüphe¬ler bertaraf edilecektir. Diyarbakır ve Bitlis vilayetleri için de birer Medresetüzzehra talebinde bulunan Bediüzzaman, bu müesseselerdeki öğrenim dili ve derslerin muh¬tevası için şöyle diyordu: "Funûn-ı cedideyi, ulûm-ı medaris ile mezcve derc (birleş¬tirme) ve lisan-ı Arabî vacip, Kürdi caiz, Türki lazım kılmak" 33 Medresetüzzehra'¬nın ırkçılık için en büyük setlerden biri olduğuna inanan Bediüzzaman, 34 I. Dünya Savaşı dolayısı ile gerçekleşemeyen idealini bu sefer 1922'de T.B.M.M'ne getirir. Atatürk dahil 200 milletvekilindene 163 milletvekilinin desteğini alır, ne var ki bu sefer de Cumhuriytten sonra medreselerin kaldırılması bu teşebbüsü sonuçsuz bıra¬kır.
O, Medresetüzzehra fikrinin kendisinde uyanışı Celal Bayar ve Adnan Mende¬res'e gönderdiği ve ırkçılığın zararları, İslâm kardeşliğinin faydaları üzerinde dur¬duğu bir mektubunda şu şekilde anlatır:
"Altmışbeş sene evvel Cami'ül - Ezher'e gitmek istiyordum, Alem-i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fa¬kat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki, Camiü'l - Ezher Afrika'da bir medrese- ii umumiye olduğu gibi Asya Afrika'dan ne kadar büyük ise daha büyük bir darulfünün, bir İslâm üniversitesi Asyada lazımdır. Ta ki İslâm kaevimlerini, mesela Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdis¬tan'daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki müsbet ve kudsi ve umumi miliyet-i hakikiye (gerçek milliyet)olan İslâmiyet milliyeti ile inneme'l mü'minune ihvetun Kur'ân'ın bir kanun-ı esasisinin tam inkişafına mazhar olsun ve felsefe fünunu ile ulûm-i diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet haka¬ikıylatam müsalaha etsin." 35
1. Mecliste bu bu görüşlerini dile getirirken bazı milletvekilleri Bediüzzaman’a ülkenin din ilimleri, geleneksel ilimlerden çok Batılılaşmağa ve medeniyete muhtaç olduğunu söylemişlerdir. O bunlara verdiği cevapta, günümüzdeki temel sıkıntıya da ışık tutacak, Cumhuriyetin kuruluşunda mutlaka gözönünde bulundurulması ge¬reken esaslar ortaya koymuştur. Milletvekillerine hitaben:
“Siz farz-ı muhal olarak hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser enbiyânın (peygamberlerin) Asya’da, Şarkta zuhuru (gelmesiyle) Asya’yı hakiki terakki edecek, (kalkındıracak) fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde bu fıtrî kanunu (tabii kanunu) nazara almayarak garplılaşmak namıyla an¬’ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve Lâdini (Laik) bir esas yapsanız dahi, dört beş bü¬yük milletin merkezinde olan vilayat-ı şarkiyede; millet, vatan selameti için dine, İslâmiyetin hakâikına katiyyen taraftar olmak, size lazım ve elzemdir. Binler mi¬sallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim:
Ben Van’da iken hamiyetli bir Kürt talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” Dedi : “Ben Müslüman bir Türkü fasık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki (hatta) babamdan ziyade ona alakadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar.” Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten gel¬dikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksü’l-amel (reaksiyon) ile o da kürtçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: Ben şimdi gayet fa¬sık, hatta dinsiz de olsa bir Kürd’ü salih bir Türk’e tercih ediyorum” sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki Türkler, bu millet-i İslâmiy¬yenin kahraman bir ordusudur.
Ey Sual soran mebuslar! Şarkta beş milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dini mi daha lazım? Yahut o milletleri karıştıracak ve ırkdaşlarından başka¬larını düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan sırf ulûm-ı felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara olmamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? sizden soruyorum!” 36
Bediüzzaman, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, milli mücadelenin birçok ma¬nevi veya maddi mimarı gibi yeni rejimle barışık olamamıştır. O artık Van’da inzi¬vaya çekilmiştir. Şeyh Said isyanına katılmadığı gibi, kardeş kanının akmasına yol açan bu harekete birçok nüfuz sahibi kimsenin de katılmamasını sağlamıştır. Buna rağmen Van’dan alınarak Burdur’a sürülmüştür. O, artık hayatının sonuna kadar devam edecek iman ve Kur’ân mücadelesine kendisini adamıştır. Bu dönemini “Yeni Said” olarak vasıflandıran Bediüzzaman, Risale-i Nur eserlerinin yazılması ve yayılması konusunda en büyük desteği Batıdaki Türk asıllı talebelerinden görmüştür. Onun mücadelesinden ürkenler, Türk talebelerini ondan soğutmak için onun Kürt olduğunu dolayısıyla Türk birinin Kürt asıllı bir hocanın peşinden gitmesinin doğru olmadığını her fırsatta dile getirmişlerdir. Bediüzzaman geçmişte sürekli Türk-Kürt kardeşliğini işlediği, “Türkler bizim aklımız, biz onların kuvvetiyiz” 37 dediği gibi, Kürtlerle Türklerin ittifak etmesi gerektiğinde ısrar ettiği gibi, 38 Kürtlerin sosyal hayatının Türklerin hayat ve saadetine bağlı olduğunu söylemesi 39 gibi, Cumhu¬riyet döneminde de İslâm kardeşliğinde ısrar etmiş ve ırkçılığı lanetlemiştir.
Mektubat isimli eserinde dördüncü şeytani desise olarak değerlendirdiği mese¬leyi şöyle dile getiriyor:
“Şeytanın telkini ve ehl-i dalaletin ilkaatıyla (aşılamalarıyla) bana karşı propa¬ganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: “Siz Türksünüz, Maşallah, Türklerde her nevi ulemâ ve ehl-i kemâl vardır; Said bir Kürttür. Mille¬yetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek, hamiyet-i milliyeye münafidir (aykırıdır).”
Elcevap : Ey bedbaht mülhid (dinsiz)! Ben felillahilhamd Müslüman. Her za¬manda, kudsi milletimin üç yüz elli milyon efrâdı vardır. Böyle ebedi bir uhuvveti tesis eden dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürtlerin ekseriyet-i mutlakası (büyük çoğunluğu) bulunan üç yüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve menfi milliyet fikrine fedâ etmek, o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürt namını taşıyan ve Kürd unsurundan addedilen mahdut birkaç dinsiz veya mezhepsiz bir mesleğe gi¬renleri kazanmaktan yüzbin defa istiaze ediyorum (Allaha sığınıyorum) Ey Mül¬hid! Senin gibi ahmaklar lazım ki, Macar kafirleri veyahut dinsiz olmuş ve frenk¬leşmiş birkaç Türkleri, muvakkaten dünyaca dahi faidesiz uhuvvetini kazanmak için, üç yüz elli milyon hakikî, nuranî menfaattar bir cemaatin baki uhuvvetini terk etsin.
O Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten Türk düşmanı olan hamiyetfü¬rûş mülhidlere derim ki: “Din-i İslâmiyet milletiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet ile Türk denilen bu vatan ehl-i imanıyla şiddetli ve pek hakiki alakadarım. Ve bin se¬neye yakın, Kur’ân’ın bayrağını cihanın cihat-ı sittesinin (altı yönünün) etra¬fında gâlibane gezdiren ve bu vatan evlatlarına, İslâmiyet hesabına, müftehîrane ve taraftarane muhabbettarım. Sen ise ey hamiyetfürûş sahtekâr! Türkün me¬fâhir-i hakikiyeye-i milliyesini (gerçek milli övünç kaynaklarını) unutturacak bir surette mecazî ve unsurî ve muvakkat ve garazkârane bir uhuvvetin var.” 40
Görülüyor ki Bediüzzaman, Türk milletinin İslâmiyet hesabına geçen ve haddi¬zatında Türk Milletini, Türk Milleti yapan iftihar kaynaklarına ve hasletlere sahip çıkmakta kendisini ve bütün Müslümanları bunların tabii mirasçısı olarak kabul et¬mektedir. Cumhuriyetten sonra resmi devlet ideolojisi haline gelmiş, dinden nere¬deyse tamamen soyutlanmış Türkçülüğün başta Türk milletine haksızlık olduğuna inanır. Bütün bir Osmanlı, Selçuklu ve diğer Müslüman Türk devletleri ve bunların meydana getirdiği medeniyeti adeta elinin tersiyle kenara iten Türk Milletinin kö¬künü Anadolu’daki antik medeniyetlerde veya İslâmiyet öncesindeki Türklüğünde arayanları, cengiz ve Hülagu hayranlarını asla affetmez 41 Onun İslâm birliğinin sembollerinden biri olan Ezan-ı Muhammedî’nin Türkçeleşmesine karşı çıkmasının bir sebebi de ayrımcılığa sebep olması mülahazasıdır. Hele o, Kur’ân-ı Kerim’in Türkçeleştirilmesinin İslâm lisanı olan Arapçaya karşı olan antipatiden kaynaklandı¬ğını ve ırkçı yaklaşımların sonucu olduğunu söyler. 42
Aslında Bediüzzaman’ın Kürtlüğünü gündeme getirenler onun iman ve İslâm mücadelesine muhalif olanlardır. Farz-ı muhal Bediüzzaman Türkçülük yapmış ol¬saydı aynı kimseler onu Kürtlüğünden hiç söz etmeyeceklerdi. Nitekim Türkiye’de türkçülüğün en eski ve meşhur ileri gelenlerinin birçoğu Türk etnik kökeninden ol¬madığı halde, bunların etnik kökenleri bir problem olarak ileri sürülmemiştir. İlk Türkçülerden Mahmut Celalettin Paşa, Leh; Ahmet Vefik Paşa bir Yahudi mühte¬dinin torunu; Şemsettin Sami, Arnavud; Ömer Seyfettin, Çerkes; Ziya Gökalp Kürt’tür. 43
Bediüzzaman Barla’da iken yazdığı bir mektupta yine kendisinin ırk gibi bir problemi bulunmadığını, ölçüsünün Allah’a yakınlık olduğunu ısrarla vurgular. Mektuptaki ifadelerin tonundan onun “Said Kürttür peşinden gidilmez” yolundaki basitliklerden çokça rahatsız olduğu anlaşılmaktadır. Bulunduğu pozisyonu şöyle açıklıyor:
“Evet ben başka memlekette dünyaya gelmişim (Doğu). Fakat Cenab-ı Hak beni bu memleketin (Batının) evlâdına hizmetkar etmiş ki, dokuz sene mütemadi¬yen bu memleketteki milletin ondan dokuzunun saadetine kendi dilleriyle hizmet ettiğim bu havalideki insanlarla malumdur.
Hem ben bu memlekette Hulusi, Sabri, Hafız Ali, Hüsrev, Re’fet, Asım, Mus¬tafa Çavuş, Süleyman, Lütfü, Rüştü, Mustafa, Zekai, Abdullah gibi yirmi-otuz Müslüman-Türk gençlerin adeta yirmi otuz bin milletdaşlarıma tercih ettiğimi ve onları o otuz bin adam yerine kabul ettiğimi, bu dokuz senedeki Türkçe âsâr (eserler) ile ve hizmet ile göstermişim. Evet ben bin gafil ve âmi Kürd’ü, bir Türk olan Hulusi’ye karşı tutmadığımı ve bin cahil Kürd’ü birer Türk olan Asım ve Re’¬fet’e mukabil görmediğimi ve bir genç olan Hüsrev’i bin âmi Kürdle değişmediğimi ehl-i dikkat ve benim ahvâlime muttalı olanlar (durumumu bilenler) tasdik ettikleri halde; Frenklik namına ve ilhad (dinsizlik) hesabına, Türkçülük perdesi altında, sahtekar bir milliyetperverlik suretinde ve hudfürûşluk cihetinde bana tecavüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki ben millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücahid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine bin¬ler Türk kadar hizmet ettiğime binler Türk şahittirler. İşte bana Kürd diyen ve itham eden, zahir hamiyetperverlik gösteren sahtekarlar, bu millete ne gibi hiz¬met ettiklerimi göstersinler.” 44
Bediüzzaman’ın başlangıçta “Kürdî” lakabını kullanmasından, II. Meşrutiyet dö¬neminde Müslüman Kürtleri birlik ve beraberliğe davet etmek için, onların faziletle¬rini ön plana çıkaran veya onların milli enaniyetlerini okşayan bazı sözler sarfetme¬sinden yola çıkarak ona “Kürtçü” diyenler de olmuştur. Hatta onun II. Meşrutiyet döneminde mensuplarının yanlış mecralara gitmesi kuvvetle muhtemel olan bir Kürt cemiyeti ile ilgisinin olduğu da bilinen bir gerçektir. Ancak bütün bunlar Bedi¬üzzaman’a “Kürtçü” deme insafsızlığını göstermeyi asla gerektirmez.
Osmanlı haritasında coğrafi bir bölge adı olarak geçen Kürdistan’a izafeten Kürdî lakabını kullanan Bediüzzaman, Cumhuriyet döneminde ırkçılığa alet edilme¬mesi için doğduğu köyün adını, soyadı alarak “Kürdî” lakabını terketmiştir. Ne var ki bunu bıraktığı halde bazılar ısrarla onu bu lakapla yad etmeyi tercih etmektedir.
Onun, sadece Kürtlerin değil, Arapların ve Türklerin de milli enaniyetlerini ok¬şayan sözleri vardır. Bundan amaç ise bu milletlerde bulunan veya atalarının gös¬terdikleri söz konusu kahramanlık ve fedakarlığı tekrar İslâmî bir mecraya dönder¬mektir. “Hutbe-i Şamiye” isimli eseri baştan sona kadar Arapların müsbet tarafla¬rına övgülerle doludur. Yaptığımız alıntılarda onun Türklerle ilgili söylediklerini za¬ten görüyoruz. Aynı mantıkla, bunları söylediği için ona “Türkçü” veya “Arapçı” demek de mümkündür. Ama bu onu anlamamaktır.
Bir Kürt cemiyeti ile ilgisine gelince, o, bu dönemde sadece Kürt cemiyetleri ile değil, İttihad ve Terakki ile de münasebet halindedir. Öte yandan İttihad-ı Muham¬medî cemiyetinin de kurucuları arasındadır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Sela¬nik’te ilk nutku o vermiştir. Divan-ı Harb-i Örfi, isimli eserinde bir yığın kararsızlık ve belirsizliğin yaşandığı II. Meşrutiyet döneminde kendisinin, önü alınması mümkün olmayan birçok oluşumu hayra nasıl kanalize ettiğini anlatmaktadır. Sonra onun kurucuları arasında bulunduğu cemiyet, yıllarca “Kürt Teali Cemiyeti” olarak öğre¬tilmiştir. Halbuki onun kurucuları arasında bulunduğu cemiyet Kürdistan Neşr-i Ma¬arif Cemiyeti’dir. 45 Zaten yukarıda onun Doğu vilayetlerini cehaletten kurtarmak için olan çabalarından söz etmiştik. O dönemde böyle bir cemiyet de zaten yadır¬ganmıyordu. Bu cemiyet Doğu’yu cehaletten kurtarmaya yönelik faaliyet göstere¬cek bir cemiyettir.
Bediüzzaman, Cumhuriyetten sonra bir yandan Türkiye’deki İslâm kardeşliğini tahripçi faaliyetlere rağmen, korumaya gayret ederken öte yandan Türkiye’nin Müslüman Arap alemi ve diğer İslâm ülkeleri ile en ufak yaklaşmasını sevindirici bulmuş özellikle Demokrat partisini bu yöndeki çabalarından dolayı Merhum Men¬deres’in şahsında tebrik etmiş ve desteklemiştir. Menderes’i İslâm dinine ve İslâm alemine sempatisinden dolayı İslâm kahramanı ilan eden Bediüzzaman 46 Türki¬ye’nin Pakistan ve Irak’la işbirliği antlaşması yapması yani Bağdat Paktı’nın oluşması dolayısıyla Celal Bayar ve Adnan Menderes’e bir mektup yazarak bu teşebbüslerini alkışladığını bildirir. 47
İkinci Dünya Savaşından sonra birçok İslâm ülkesinin bağımsızlıklarına kavuşmuş olmalarını istikbaldeki İttihad-ı İslâm’ın birer adımı olarak kabul eden Bediüzzaman, talebelerine yazdığı bir mektupta, bu gelişmelerden dolayı olan büyük sevincini dile getirir. 48
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Bediüzzaman, asrın başında hastalığı cehalet, zaru¬ret ve ihtilaf olarak tesbit etmiştir. Bugün de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da temel mesele budur. Bölücüler, insanımızın cehaletinden, bölgenin geri kalmışlığın¬dan yararlanıyorlar. Bu noktalardan hareketle insanların ırkî duygularını tahrik edi¬yorlar. Doğu meselesinin çözümü de İslâm kardeşliğindedir. Ne yazık ki, bu işte de geç kalınmıştır. Eğer Cumhuriyetin başında Bediüzzaman resmi makamlarca dinlen¬seydi bugün ülkenin durumu şüphe yok ki böyle olmazdı. “Kavak eken sopa biçer”, “rüzgar eken fırtına biçer” atasözleri ülkemizin durumunu çok iyi ortaya koymak¬tadır. Maneviyattan yoksun olarak yetiştirilen Doğuluların Kürtçü, Batılıların da Türkçü olmamalarını beklemek iyimserlik olur.
Ülkemizin huzur ve güvenliği için ülkede kardeşliğin tesis edilmesi için Türkiye’¬nin geçmişte olduğu gibi İslâm alemine önderlik yapabilecek maddi ve manevi ko¬numa gelebilmesi için bugün Bediüzzaman’a dönüp onun teşhislerini, tedavi için va¬zettiği tekliflerini mutlaka hesaba katmamız gerektiği kanaatindeyim.
____________________
1 Yard. Doç. Dr. HÜSEYİN ÇELİK
1959 yılında Van’da doğdu. 1983’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Aynı yıl Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’ne Yeni Türk Edebiyatı asistanı olarak girdi. 1987 yılında İstanbul Üniversitesi’ne geçerek aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktoraya başladı. 1988-1990 yılları arasında araştırmalar yapmak üzere İstanbul Üniversitesi tarafından İngiltere’ye gönderildi. Başta İngiliz Devlet Arşivi (Public Record Office) olmak üzere Poritish Library ve bağlı ünitelerde, çeşitli arşiv ve dokümantasyon merkezlerinde araştırmalar yaptı. Üniversityof London SOAS’ta Turkish Politic bölümünde MA programına devam etti. Aynı yıllarda belli aralıklarla Hollanda, Almanya, Belçika, Fransa, Avusturya, İtalya ve İsviçre’de bulundu. Buralarda Yeni Osmanlılar ile ilgili araş¬tırmalar yaptı.
1991 yılında “Ali Suavi ve Eserleri” konulu tezini vererek doktor ünvanını aldı. Aynı yıl Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne yardımcı do¬çent olarak atandı. Halen adı geçen bölümün başkanı olarak akademik hayatını sürdürmektedir.
Yard. Doç. Dr. Hüseyin Çelik’in muhtelif yayınevleri tarafından yayınlanmış 10 tane kitabı mevcuttur.
Etiketler:
batıcılık,
Elmalılı,
hamdi yazır,
islam,
islami,
mehmet akif,
mehmet akif ersoy,
mevdudi,
osmanlı,
osmanlı tarihi,
osmanli,
said halim paşa,
seyyit,
siyaset,
şeyh,
ümmet
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)