TÜRKİYE'DE İSLAMLAŞMA VE ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Yazar: HAYREDDİN KARAMAN
Yayıncı: ENSAR NEŞRİYAT
Konu: ÇAĞDAŞ İSLAM DÜŞÜNCESİ
Türkiye'de İslamlaşma ve Önündeki Engeller
Kitap Tanıtımı
Yazan: Hülya Alper
Yazı Kaynağı: Haksöz Haber
Bir mümin, hayatının her noktasını inandığı esaslarla uyumlu hale getirmek; inancını yaşantıya dönüştürmek, inancıyla çelişmeyen bir hayat tarzını benimsemek ve bununla da yetinmeyip kabul ettiği esasları etrafına tebliğ etmekle yükümlüdür. Bu yükümlülük iman sahibi olmanın tabii bir sonucu olarak görülmelidir. Nitekim Kur'an-ı Kerim incelendiğinde iman ve amelin beraber zikredilmesi, cennetin sadece iman edenlere değil, iman edip salih amel işleyenlere va'd edilmesi bunu destekler.
Bu sebeple kişinin Allah'a tümüyle itaatkar bir kul olması ancak bütünüyle İslami bir hayat sürmesi; İslam'ın hayatının her noktasında hakim bir unsur olmasıyla gerçekleşir. Tabii İslami bir hayat sürmenin içinde İslam'ı tebliğ etmek de vardır. Zira tebliğ etmek de ilahi bir buyruktur ve tebliğ görevini yerine getirmeyen bir müslümanın, diğer emir ve yasaklara riayet etse dahi, Allah'a bütünüyle itaatkar olduğu söylenemez. Dolayısıyla Allah Teala'ya kul olmayı kabul eden her insan öz bir ifadeyle kendinin ve çevresinin İslamlaşması için mücadele etmekle yükümlüdür.
Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Türkiye'de İslamlaşma ve Önündeki Engeller adlı eserinde İslamlaşma mücadelesi nereden başlamalı!, İslamlaşma nedir! gibi sorulara cevaplar aramakta; içinde bulunduğumuz durumu daha iyi tahlil etmemizi sağlayacak açıklamalar yapmaktadır.
Kitap, yazarın Ensar Vakfı bünyesi altında yapmış olduğu çeşitli konferansların bir derlemesi olup, problemler derinlemesine incelenmekten ziyade, genel boyutlarıyla ele alınmış, müslümanları ilgilendirip Türkiye toplumunun gündemini meşgul eden muhtelif konularda görüşler serdedilmiş, müslümanların birleşmesinde Ensar Vakfı'nın yerine ağırlık verilmiştir.
Eserde tebliğ faaliyetinin özellikle İmam-Hatip bünyesi altında gerçekleşmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Ancak yazara göre İmam-Hatiplilik bir okuldan mezun olmakla değil de İmam-Hatip ruhunu taşımakla, İslam'a hizmet gayesiyle hareket etmekle gerçekleşir. Bir manada imanının şuurunda olan, tebliğ yükümlülüğünü ifaya çalışan her müslüman İmam-Hatiplidir.
Kitapta İslamlaşma kavramı ele alınmış ve İslamlaşmanın fertten başlayıp topluma doğru uzaması gereken bir hareket olduğu belirtilmiştir. Bu düşünceler şu cümlelerle ifade edilmiştir: "...İslamlaşma dediğimiz zaman birinci derecede biz kendimizin İslamlaşmasını anlayacak ve öncelikli hizmeti buna sarf edeceğiz." "İslamlaşmada ikinci adım, en yakınınızı yani eşinizi ve çocuğunuzu içine almaktadır." (s. 103-104). "Mesela düşüncenizi İslam düşüncesine, imanınızı İslam imanına uygun hale getirirsiniz ama ahlakınız ona uymazsa, bu sefer de sizin İslamlaşmanız tam değildir. O halde bizim iş hayatımız, dünya ile olan ilişkimiz, kazancımız, mevkiimiz, vazifemiz de İslam'ın dışında kalmıyor..." (s. 105) Benzeri cümlelerle eserde Din'in hayatın her safhasını içeren bir yapısı olduğu, müslümanın İslami ve gayrı İslami bir hayatı olamayacağına değinilmiştir. Hatta yaşantısında ilahi emirlere uygun bir hayat tarzı sürmeyen bir kişinin durumu, ömrünü tebliğle geçirmiş olsa da, sorgulanmıştır.
Ancak eserde dindarlığın sadece belirli esasları kuru bir tasdik veya belirli kuradan şekli uygulamanın ötesinde, bir hayat tarzı, bir tercih olduğunu düşündüren ifadelerin zikriyle beraber, ömrü boyunca fahişelik etmiş bir kadının, ahir ömründe bir köpeği sulamakla cennete konulduğu rivayetine yer verilmesi anlaşılamamıştır. Her ne kadar istisnai bir durum olduğu belirtilse de, bu rivayetin ortaya konan genel din anlayışıyla bağdaştırılması oldukça güç olan yönleri olduğunu ileri sürmek mümkündür. Üstelik itikadı ve gaybi karakter arz eden bir konuda, kesin bilgi ifade etmeyen bir rivayete dayanılması usul açısından da eleştiriye açıktır.
"İslamlaşmayı nasıl sağlayacağız! " ve "Sivil Kurumları Oluşturalım" başlıkları altında İslamlaşma metodu hakkında şu cümlelere yer verilmiştir. "Toplumu İslamlaştırmak için iki noktadan gidileceği hep söylenegelmiş; biri tabandan ve eğitim suretiyle ve bu uzun vadeli, ikincisi de tavandan -bu ta eski zamanlardan günümüze tartışıla gelmiştir- mesela okuyun Akif'in Safahatını, işte orada Mısır'da Cemaleddin Efgani ile Şeyh Muhammed Abduh'un arasında geçen, bu konu ile ilgili bir tartışmadan bahseder. Onlardan ilki, mesela Abduh, işte gençleri okutmak, iyi kaliteli birer insan olarak yetiştirmek, onlar vasıtasıyla da insanları eğitip İslamlaştırmak, böylece müslüman tabanı oluşturarak, ondan sonra da tavanı oluşturmayı savunur. Halbuki onun üstadı sayılan Cemaleddin Efgani ise, siyasi yoldan gidilerek üstten, tavanı elde etmek, önce müslümanlardan orayı oluşturmak, ondan sonra tabana inme konusunu müdafaa eder... Bana sorarsanız, ikisini de ihmal etmemek lazım derim ve demin söylediğim gibi, tavuk-yumurta misalidir; -birisini ihmal ettiğinizde diğerini yürütemezsiniz, yürütemiyorsunuz." (s. 114). "Haddizatında bunlar birbirine bağlıdır. Eğer siz tabanda faaliyet gösterememişseniz, sözlerimin başında uzun uzun anlattığım gibi, insanları teker teker müslüman kılmağa muvaffak olamamışsanız, o zaman siz tavanda bir iktidarı zaten oluşturamazsınız. Mesela demokratik yoldan oluşturamazsınız; çünkü yeterli oyunuz olmaz. İhtilalle de oluşturamazsınız; çünkü o da güç ister. Sizin öyle gücünüz bulunmaz.
Öyleyse, bir kere bu uzun vadeli eğitim yolu kaçınılmaz, zaruri ve öncelik itibariyle tek yol gibi gözüküyor, öncelik itibariyle tabii. Fakat o faaliyetinizin selametle yürüyebilmesi, engellenmemesi için, bu sefer, içinde bulunduğumuz toplumun yönetim mekanizması neyse, mesela siyasi mekanizması, ekonomik ve kültürel ve siyasi güçleri nasıl odaklaşıyor, oluşuyor ve nasıl etkiliyorsa, bunu kavrayarak yolumuzun önüne taş ve engel olmamaları için, o vadilerde meşgul olmak, o kulvarda da at koşturmak gerekmektedir. O halde bu anlamda bir yandan tepeden, fakat, öte yandan ısrarlı, kararlı, devamlı, öncelikli olarak tabandan gitmek suretiyle İslamlaşma hareketine devam etmek zarureti vardır." (s, 155-156). İslami mücadele içinde olan her müslümanın, yazarın bu açıklamalarını dikkate alması ve üzerinde düşünmesi gerekir. Çünkü genelde müslüman gruplar belirtilen iki metoddan sadece birine ağırlık verip diğerini reddetmiş veya meşgul olmamışlardır. Bu vasatta her ikisine de dengeli bir ağırlık verilmesi gerektiğinin ortaya konması önem taşımakta, İslami harekete ufuk açmaktadır.
"Münkere karşı" başlığı altında İslamlaşma hareketinde, karşılaşılan İslam dışı bir durumda alınması gereken tavır tartışılmış, Ebu Hanife'nin Emevi sultanlarına karşı sergilediği davranış örnek olarak verilmiştir (s. 138). Bilindiği üzere Ebu Hanife, Hz. Ali efradını gizli olarak desteklemiş ve muhalefet şuurunu beslemiş bir kişidir. Dolayısıyla müslümanların içinde bulundukları gayr-i İslami şatları değiştirecek güçleri olmadığında mevcut duruma boyun eğip, bir mehdinin gelip kendilerini kurtarmasını beklememeleri gerekir. Bir yandan toplumun İslamlaşması için gereken her türlü mücadeleye devam ederken, İslam'a aykırı olan uygulamalarda da en azından muhalefet şuuru taşımalıdırlar.
"İslamlaşma Yöntemi" isimli kısımda fertlerin İslamlaştırılması için sivil kurumların oluşturulması gereği üzerinde durulmuştur. Zira yazarın deyimiyle "Türkiye Cumhuriyeti'nin böyle bir davası yoktur." (s. 153) Her ne kadar kendisinin demokratik ve laik bir hukuk devleti olduğunu belirten TC devletinin İslami bir kaygısı olmadığı yazar tarafından ortaya konmakta, yine laikliğin İslam'a aykırı olduğu ortaya konmakta ise de kitabın bir başka yerinde devlet ve rejim ayrımı yapılarak devletin bizim olduğu şikayetimizin yönetim ve yöneticilerden olduğu ileri sürülmüştür (s. 77). Ancak nasıl bir ayrım yapılabildiği vuzuha kavuşamamıştır.
Yazar şöyle devam eder: "Kendisi iyi müslüman olmayan insanlardan bir İslam toplumu teşekkül etmez. Kendisi İslam olmayan bir toplumdan İslam devleti oluşmaz. O halde, şeriat şeriat diyenler, İslam devleti İslam devleti diyenler, önce aynanın karşısına geçip kendi nefislerinde İslam devletinin hakim olup olmadığına baksınlar." (s. 141) cümleleriyle bireyin İslamlaşmasının toplumun İslamlaşması ile olan sıkı irtibatı vurgulanmıştır. Bu irtibatın vurgulanması tamamen yerinde olmakla birlikte, niçin özellikle şeriat ve İslam devleti diyenlerin muhatap alındığı açık değildir, Zira bu kavramların bilincinde olmak, olmayanlara göre belirli bir dini şuur seviyesinin varlığını gösterir. Sanıyoruz, burada dini bir hayat tarzı olarak benimsemedikleri halde, konuşmalarında dini istismar edenler kasdedilmiş olmalıdır.
Eserde müslümanlarla yakın alakası olan çeşitli konularda açıklamalar yapılmıştır. Mesela tartışmaları halen devam eden laiklik konusunda şu ifadeler bulunmaktadır: "Benim anlayışıma göre laikliğin her şekli İslam'a aykırıdır. Laiklik insan fıtratına zıttır. Çünkü insan bölünmez. İnsan caminin içerisinde Allah'ın ve ahiretin, caminin dışında dünyanın adamı olamaz. Bu insan fıtratına aykırıdır. Neden! Çünkü laikliğin olduğu bir toplumda laiklik, nasıl tatbik edilirse edilsin, İslam toplumlarında laiklik ancak böyle kabul edilebilir ve uygulanır. Hoca! Batıda laiklik başka türlü tatbik edilebilir diyebilirsiniz. Ama İslam toplumlarında laiklik, ancak Cezayir'de olduğu gibi, bizde olduğu gibi tatbik edilir. İşte o yerlerde müslümanlar, yani insanlar zulüm görür, haksızlık görür. Bu açıdan laiklik insan haklarına da aykırı hale gelir." (s. 68) Bu arada bazı bölümlerde modern dünyanın diline doladığı insan hakları, demokrasi, sivil toplum, çoğulculuk, müsamaha gibi kavramların tamamının bir aldatmaca olduğu dile getirilmiştir (s. 11-7). Günümüzde müslümanları sömürü yolu olarak kullanılmak istenen bu tür kelimelere karşı mü'minlerin bilinçlendirilmesi gereği ve bazı müslümanların konudan habersiz olduğu gerçeği düşünüldüğünde yapılan bu açıklamaların değeri ve önemi artmakta, müslümanların bilinçlendirilmesine yardımcı olmaktadır.
Çeşitli bölümlerde İslamlaşmanın önünde içten ve dıştan kaynaklanan engeller olduğu ideolojik, ekonomik, pedagojik pek çok engelin bulunduğuna dair açıklamalar yapılmıştır. İçerde İslam'ı engellemek isteyenlerin durumu şu cümlelerle özetlenmiştir: "İçerde de İslam'a karşı çeşitli ideolojiler var. Ama ben İslam'a karşıyım demiyor, bakın ne diyor: 'Ben müslümanım; İslam'a evet, şeriata hayır.' Demiyor mu, ben mi uyduruyorum! Diyor, İslam'a evet, şeriata hayır. Sonra ne diyor! 'Uslandırılmış İslam'a evet, fundamentalizm'e hayır.' 'Biz size müslüman olmayın demiyoruz; ama fundamentalist olmayın diyoruz, ' kim diyor! Amerika, Fransa, Almanya, yani bütün gayr-i müslümler diyor. Şimdi bunların içerde işbirlikçileri var; bunların işbirlikçileri de aynı şeyi söylüyorlar... Biri de Kur'an diyordu ondan vazgeçti şimdi; yakınlarında birisi baktı bu Kur'an biraz problem çıkaracak; ilk günler ezan, Kur'an ve Bayrak diyordu, sonra biri ikaz etti, ona dedi ki bu Kur'an'ı söyleme; bu netamelidir, bunun içine girdiğin zaman çıkamazsın, ezan o kadar zararlı değil, sen o ezanı söyle; ama öyle Kur'an'ı fazla telaffuz etme. Bayrak; bayrağı da söyle, zararı yok. Yani bayrağınıza dokunmuyoruz, ezanınıza dokunmuyoruz, imanınıza, ibadetinize dokunmuyoruz, ama şeriata geçit yok." (s. 118-119). Yazarın fundamentalist İslam'ı reddederek kendilerine müslüman görünümü veren kişilerin de aslında İslam'a karşı olduğunu belirtmesi, bu konulardan habersiz ve bilgisiz olan halkın aydınlatılması ve aynı zamanda muhaliflerinin kim olduğunu bilmesini sağladığı için dikkate değer.
Eserde İslamlaşma üzerindeki engellerden bahsedilirken, müslümanların kendi içlerindeki bölünmüşlüğüne, parçalanmışlığına da değinilmiş, durumun İslamlaşma üzerindeki olumsuz etkileri irdelenmiş, müslümanların teşkilatlanması ve birlik olmasının gereği üzerinde durulmuştur.
Bu tanıtım yazısında kitapta farklı konulara yer verilmesi sebebiyle eserin bütününün özetlenmesi usulünden ziyade, kitaptan bazı pasajlar aktarılmak suretiyle okuyucunun genel bir malumat kazanması amaçlanmıştır.
Netice olarak genel muhtevası açısından kitap, bilhassa İslami şuura erme aşamasında, mücadeleye yeni adım atmış olanlara tavsiye edilebilir bir el kitabı mahiyetindedir. Ayrıca Türkiye'nin içinde bulunduğu şartları bilen, deneyimli, tecrübe sahibi bir kişinin yorumları ve düşünceleriyle meselelere bakma imkanı tanıması açısından da bigane kalınamayacak bir eser niteliğindedir.
5 Mayıs 2009 Salı
Kitap:TÜRKİYE'DE İSLAMLAŞMA VE ÖNÜNDEKİ ENGELLER
TÜRKİYE'DE İSLAMLAŞMA VE ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Yazar: HAYREDDİN KARAMAN
Yayıncı: ENSAR NEŞRİYAT
Konu: ÇAĞDAŞ İSLAM DÜŞÜNCESİ
Türkiye'de İslamlaşma ve Önündeki Engeller
Kitap Tanıtımı
Yazan: Hülya Alper
Yazı Kaynağı: Haksöz Haber
Bir mümin, hayatının her noktasını inandığı esaslarla uyumlu hale getirmek; inancını yaşantıya dönüştürmek, inancıyla çelişmeyen bir hayat tarzını benimsemek ve bununla da yetinmeyip kabul ettiği esasları etrafına tebliğ etmekle yükümlüdür. Bu yükümlülük iman sahibi olmanın tabii bir sonucu olarak görülmelidir. Nitekim Kur'an-ı Kerim incelendiğinde iman ve amelin beraber zikredilmesi, cennetin sadece iman edenlere değil, iman edip salih amel işleyenlere va'd edilmesi bunu destekler.
Bu sebeple kişinin Allah'a tümüyle itaatkar bir kul olması ancak bütünüyle İslami bir hayat sürmesi; İslam'ın hayatının her noktasında hakim bir unsur olmasıyla gerçekleşir. Tabii İslami bir hayat sürmenin içinde İslam'ı tebliğ etmek de vardır. Zira tebliğ etmek de ilahi bir buyruktur ve tebliğ görevini yerine getirmeyen bir müslümanın, diğer emir ve yasaklara riayet etse dahi, Allah'a bütünüyle itaatkar olduğu söylenemez. Dolayısıyla Allah Teala'ya kul olmayı kabul eden her insan öz bir ifadeyle kendinin ve çevresinin İslamlaşması için mücadele etmekle yükümlüdür.
Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Türkiye'de İslamlaşma ve Önündeki Engeller adlı eserinde İslamlaşma mücadelesi nereden başlamalı!, İslamlaşma nedir! gibi sorulara cevaplar aramakta; içinde bulunduğumuz durumu daha iyi tahlil etmemizi sağlayacak açıklamalar yapmaktadır.
Kitap, yazarın Ensar Vakfı bünyesi altında yapmış olduğu çeşitli konferansların bir derlemesi olup, problemler derinlemesine incelenmekten ziyade, genel boyutlarıyla ele alınmış, müslümanları ilgilendirip Türkiye toplumunun gündemini meşgul eden muhtelif konularda görüşler serdedilmiş, müslümanların birleşmesinde Ensar Vakfı'nın yerine ağırlık verilmiştir.
Eserde tebliğ faaliyetinin özellikle İmam-Hatip bünyesi altında gerçekleşmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Ancak yazara göre İmam-Hatiplilik bir okuldan mezun olmakla değil de İmam-Hatip ruhunu taşımakla, İslam'a hizmet gayesiyle hareket etmekle gerçekleşir. Bir manada imanının şuurunda olan, tebliğ yükümlülüğünü ifaya çalışan her müslüman İmam-Hatiplidir.
Kitapta İslamlaşma kavramı ele alınmış ve İslamlaşmanın fertten başlayıp topluma doğru uzaması gereken bir hareket olduğu belirtilmiştir. Bu düşünceler şu cümlelerle ifade edilmiştir: "...İslamlaşma dediğimiz zaman birinci derecede biz kendimizin İslamlaşmasını anlayacak ve öncelikli hizmeti buna sarf edeceğiz." "İslamlaşmada ikinci adım, en yakınınızı yani eşinizi ve çocuğunuzu içine almaktadır." (s. 103-104). "Mesela düşüncenizi İslam düşüncesine, imanınızı İslam imanına uygun hale getirirsiniz ama ahlakınız ona uymazsa, bu sefer de sizin İslamlaşmanız tam değildir. O halde bizim iş hayatımız, dünya ile olan ilişkimiz, kazancımız, mevkiimiz, vazifemiz de İslam'ın dışında kalmıyor..." (s. 105) Benzeri cümlelerle eserde Din'in hayatın her safhasını içeren bir yapısı olduğu, müslümanın İslami ve gayrı İslami bir hayatı olamayacağına değinilmiştir. Hatta yaşantısında ilahi emirlere uygun bir hayat tarzı sürmeyen bir kişinin durumu, ömrünü tebliğle geçirmiş olsa da, sorgulanmıştır.
Ancak eserde dindarlığın sadece belirli esasları kuru bir tasdik veya belirli kuradan şekli uygulamanın ötesinde, bir hayat tarzı, bir tercih olduğunu düşündüren ifadelerin zikriyle beraber, ömrü boyunca fahişelik etmiş bir kadının, ahir ömründe bir köpeği sulamakla cennete konulduğu rivayetine yer verilmesi anlaşılamamıştır. Her ne kadar istisnai bir durum olduğu belirtilse de, bu rivayetin ortaya konan genel din anlayışıyla bağdaştırılması oldukça güç olan yönleri olduğunu ileri sürmek mümkündür. Üstelik itikadı ve gaybi karakter arz eden bir konuda, kesin bilgi ifade etmeyen bir rivayete dayanılması usul açısından da eleştiriye açıktır.
"İslamlaşmayı nasıl sağlayacağız! " ve "Sivil Kurumları Oluşturalım" başlıkları altında İslamlaşma metodu hakkında şu cümlelere yer verilmiştir. "Toplumu İslamlaştırmak için iki noktadan gidileceği hep söylenegelmiş; biri tabandan ve eğitim suretiyle ve bu uzun vadeli, ikincisi de tavandan -bu ta eski zamanlardan günümüze tartışıla gelmiştir- mesela okuyun Akif'in Safahatını, işte orada Mısır'da Cemaleddin Efgani ile Şeyh Muhammed Abduh'un arasında geçen, bu konu ile ilgili bir tartışmadan bahseder. Onlardan ilki, mesela Abduh, işte gençleri okutmak, iyi kaliteli birer insan olarak yetiştirmek, onlar vasıtasıyla da insanları eğitip İslamlaştırmak, böylece müslüman tabanı oluşturarak, ondan sonra da tavanı oluşturmayı savunur. Halbuki onun üstadı sayılan Cemaleddin Efgani ise, siyasi yoldan gidilerek üstten, tavanı elde etmek, önce müslümanlardan orayı oluşturmak, ondan sonra tabana inme konusunu müdafaa eder... Bana sorarsanız, ikisini de ihmal etmemek lazım derim ve demin söylediğim gibi, tavuk-yumurta misalidir; -birisini ihmal ettiğinizde diğerini yürütemezsiniz, yürütemiyorsunuz." (s. 114). "Haddizatında bunlar birbirine bağlıdır. Eğer siz tabanda faaliyet gösterememişseniz, sözlerimin başında uzun uzun anlattığım gibi, insanları teker teker müslüman kılmağa muvaffak olamamışsanız, o zaman siz tavanda bir iktidarı zaten oluşturamazsınız. Mesela demokratik yoldan oluşturamazsınız; çünkü yeterli oyunuz olmaz. İhtilalle de oluşturamazsınız; çünkü o da güç ister. Sizin öyle gücünüz bulunmaz.
Öyleyse, bir kere bu uzun vadeli eğitim yolu kaçınılmaz, zaruri ve öncelik itibariyle tek yol gibi gözüküyor, öncelik itibariyle tabii. Fakat o faaliyetinizin selametle yürüyebilmesi, engellenmemesi için, bu sefer, içinde bulunduğumuz toplumun yönetim mekanizması neyse, mesela siyasi mekanizması, ekonomik ve kültürel ve siyasi güçleri nasıl odaklaşıyor, oluşuyor ve nasıl etkiliyorsa, bunu kavrayarak yolumuzun önüne taş ve engel olmamaları için, o vadilerde meşgul olmak, o kulvarda da at koşturmak gerekmektedir. O halde bu anlamda bir yandan tepeden, fakat, öte yandan ısrarlı, kararlı, devamlı, öncelikli olarak tabandan gitmek suretiyle İslamlaşma hareketine devam etmek zarureti vardır." (s, 155-156). İslami mücadele içinde olan her müslümanın, yazarın bu açıklamalarını dikkate alması ve üzerinde düşünmesi gerekir. Çünkü genelde müslüman gruplar belirtilen iki metoddan sadece birine ağırlık verip diğerini reddetmiş veya meşgul olmamışlardır. Bu vasatta her ikisine de dengeli bir ağırlık verilmesi gerektiğinin ortaya konması önem taşımakta, İslami harekete ufuk açmaktadır.
"Münkere karşı" başlığı altında İslamlaşma hareketinde, karşılaşılan İslam dışı bir durumda alınması gereken tavır tartışılmış, Ebu Hanife'nin Emevi sultanlarına karşı sergilediği davranış örnek olarak verilmiştir (s. 138). Bilindiği üzere Ebu Hanife, Hz. Ali efradını gizli olarak desteklemiş ve muhalefet şuurunu beslemiş bir kişidir. Dolayısıyla müslümanların içinde bulundukları gayr-i İslami şatları değiştirecek güçleri olmadığında mevcut duruma boyun eğip, bir mehdinin gelip kendilerini kurtarmasını beklememeleri gerekir. Bir yandan toplumun İslamlaşması için gereken her türlü mücadeleye devam ederken, İslam'a aykırı olan uygulamalarda da en azından muhalefet şuuru taşımalıdırlar.
"İslamlaşma Yöntemi" isimli kısımda fertlerin İslamlaştırılması için sivil kurumların oluşturulması gereği üzerinde durulmuştur. Zira yazarın deyimiyle "Türkiye Cumhuriyeti'nin böyle bir davası yoktur." (s. 153) Her ne kadar kendisinin demokratik ve laik bir hukuk devleti olduğunu belirten TC devletinin İslami bir kaygısı olmadığı yazar tarafından ortaya konmakta, yine laikliğin İslam'a aykırı olduğu ortaya konmakta ise de kitabın bir başka yerinde devlet ve rejim ayrımı yapılarak devletin bizim olduğu şikayetimizin yönetim ve yöneticilerden olduğu ileri sürülmüştür (s. 77). Ancak nasıl bir ayrım yapılabildiği vuzuha kavuşamamıştır.
Yazar şöyle devam eder: "Kendisi iyi müslüman olmayan insanlardan bir İslam toplumu teşekkül etmez. Kendisi İslam olmayan bir toplumdan İslam devleti oluşmaz. O halde, şeriat şeriat diyenler, İslam devleti İslam devleti diyenler, önce aynanın karşısına geçip kendi nefislerinde İslam devletinin hakim olup olmadığına baksınlar." (s. 141) cümleleriyle bireyin İslamlaşmasının toplumun İslamlaşması ile olan sıkı irtibatı vurgulanmıştır. Bu irtibatın vurgulanması tamamen yerinde olmakla birlikte, niçin özellikle şeriat ve İslam devleti diyenlerin muhatap alındığı açık değildir, Zira bu kavramların bilincinde olmak, olmayanlara göre belirli bir dini şuur seviyesinin varlığını gösterir. Sanıyoruz, burada dini bir hayat tarzı olarak benimsemedikleri halde, konuşmalarında dini istismar edenler kasdedilmiş olmalıdır.
Eserde müslümanlarla yakın alakası olan çeşitli konularda açıklamalar yapılmıştır. Mesela tartışmaları halen devam eden laiklik konusunda şu ifadeler bulunmaktadır: "Benim anlayışıma göre laikliğin her şekli İslam'a aykırıdır. Laiklik insan fıtratına zıttır. Çünkü insan bölünmez. İnsan caminin içerisinde Allah'ın ve ahiretin, caminin dışında dünyanın adamı olamaz. Bu insan fıtratına aykırıdır. Neden! Çünkü laikliğin olduğu bir toplumda laiklik, nasıl tatbik edilirse edilsin, İslam toplumlarında laiklik ancak böyle kabul edilebilir ve uygulanır. Hoca! Batıda laiklik başka türlü tatbik edilebilir diyebilirsiniz. Ama İslam toplumlarında laiklik, ancak Cezayir'de olduğu gibi, bizde olduğu gibi tatbik edilir. İşte o yerlerde müslümanlar, yani insanlar zulüm görür, haksızlık görür. Bu açıdan laiklik insan haklarına da aykırı hale gelir." (s. 68) Bu arada bazı bölümlerde modern dünyanın diline doladığı insan hakları, demokrasi, sivil toplum, çoğulculuk, müsamaha gibi kavramların tamamının bir aldatmaca olduğu dile getirilmiştir (s. 11-7). Günümüzde müslümanları sömürü yolu olarak kullanılmak istenen bu tür kelimelere karşı mü'minlerin bilinçlendirilmesi gereği ve bazı müslümanların konudan habersiz olduğu gerçeği düşünüldüğünde yapılan bu açıklamaların değeri ve önemi artmakta, müslümanların bilinçlendirilmesine yardımcı olmaktadır.
Çeşitli bölümlerde İslamlaşmanın önünde içten ve dıştan kaynaklanan engeller olduğu ideolojik, ekonomik, pedagojik pek çok engelin bulunduğuna dair açıklamalar yapılmıştır. İçerde İslam'ı engellemek isteyenlerin durumu şu cümlelerle özetlenmiştir: "İçerde de İslam'a karşı çeşitli ideolojiler var. Ama ben İslam'a karşıyım demiyor, bakın ne diyor: 'Ben müslümanım; İslam'a evet, şeriata hayır.' Demiyor mu, ben mi uyduruyorum! Diyor, İslam'a evet, şeriata hayır. Sonra ne diyor! 'Uslandırılmış İslam'a evet, fundamentalizm'e hayır.' 'Biz size müslüman olmayın demiyoruz; ama fundamentalist olmayın diyoruz, ' kim diyor! Amerika, Fransa, Almanya, yani bütün gayr-i müslümler diyor. Şimdi bunların içerde işbirlikçileri var; bunların işbirlikçileri de aynı şeyi söylüyorlar... Biri de Kur'an diyordu ondan vazgeçti şimdi; yakınlarında birisi baktı bu Kur'an biraz problem çıkaracak; ilk günler ezan, Kur'an ve Bayrak diyordu, sonra biri ikaz etti, ona dedi ki bu Kur'an'ı söyleme; bu netamelidir, bunun içine girdiğin zaman çıkamazsın, ezan o kadar zararlı değil, sen o ezanı söyle; ama öyle Kur'an'ı fazla telaffuz etme. Bayrak; bayrağı da söyle, zararı yok. Yani bayrağınıza dokunmuyoruz, ezanınıza dokunmuyoruz, imanınıza, ibadetinize dokunmuyoruz, ama şeriata geçit yok." (s. 118-119). Yazarın fundamentalist İslam'ı reddederek kendilerine müslüman görünümü veren kişilerin de aslında İslam'a karşı olduğunu belirtmesi, bu konulardan habersiz ve bilgisiz olan halkın aydınlatılması ve aynı zamanda muhaliflerinin kim olduğunu bilmesini sağladığı için dikkate değer.
Eserde İslamlaşma üzerindeki engellerden bahsedilirken, müslümanların kendi içlerindeki bölünmüşlüğüne, parçalanmışlığına da değinilmiş, durumun İslamlaşma üzerindeki olumsuz etkileri irdelenmiş, müslümanların teşkilatlanması ve birlik olmasının gereği üzerinde durulmuştur.
Bu tanıtım yazısında kitapta farklı konulara yer verilmesi sebebiyle eserin bütününün özetlenmesi usulünden ziyade, kitaptan bazı pasajlar aktarılmak suretiyle okuyucunun genel bir malumat kazanması amaçlanmıştır.
Netice olarak genel muhtevası açısından kitap, bilhassa İslami şuura erme aşamasında, mücadeleye yeni adım atmış olanlara tavsiye edilebilir bir el kitabı mahiyetindedir. Ayrıca Türkiye'nin içinde bulunduğu şartları bilen, deneyimli, tecrübe sahibi bir kişinin yorumları ve düşünceleriyle meselelere bakma imkanı tanıması açısından da bigane kalınamayacak bir eser niteliğindedir.
18 Nisan 2009 Cumartesi
Said Halim Paşa
Mehmed Said Halim Paşa (1864-1921)
Son dönem Osmanlı Sadrazamlarından olan Said Halim Paşa, 19 Şubat 1864 yılında Kahire'de doğdu. Ünlü Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın torunu ve vezirlerden Hilmi Paşa'nın oğludur. İlk Mısır Hidivi (Osmanlı Devletinin Mısır valileri için kullanılan unvan) İsmail Paşa ile anlaşamayan ve Mısır'ı terk etmek zorunda kalan Halim Paşa, ailesi ile birlikte İstanbul'a gelip yerleşti.
Said Halim, İstanbul'a geldikten sonra Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca'yı öğrendi. Öğrenimine kardeşi Abbas Halim Paşa ile beraber gittiği İsviçre'de devam etti. Lozan Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra İstanbul'a döndü. Babaları, yurt dışında milli seciyelerinin bozulup bozulmadığını öğrenmek maksadıyla onları teste tabi tuttu ve karakterlerinin bozulmadığı hükmüne vardı.
Sultan Abdülhamid tarafından, 21 Mayıs 1888 tarihinde Şura-yı Devlet (Danıştay) üyeliğine atandı ve kendisine Paşalık rütbesi verildi. Bu görevinde gösterdiği başarı nedeniyle Rumeli Beylerbeyliğine yükseltildi (22 Eylül 1900).
Beylerbeyliğine terfi ettirildikten sonra Yeniköy'de kendi adını taşıyan yalısında, fikri bakımdan kendisini geliştirmek maksadıyla kitap okuyup incelemelerde bulundu. Kendisini çekemeyenler tarafından, yalısında silah ve zararlı evrak bulundurduğu iddiasıyla Saraya ihbar edildi. Bu ihbar ve Jön Türklerle ilişkisi gerekçesiyle sürülerek, İstanbul'dan uzaklaştırıldı (15 Ocak 1903).
Mısır üzerinden Avrupa'ya geçerek burada bulunan Jön Türklerle temas kurdu. Yurt dışında bulunduğu sırada İttihat ve Terakki Cemiyetinin müfettişliğine getirildi. Cemiyete maddi noktada destek ve yardımlarda bulunduğu gibi, fikri konularda da katkı sağladı. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul'a geri döndü. Cemiyet içinde aktif olarak çalışmalarına devam etti.
1908 yılında yapılan belediye seçimlerinde, İttihat ve Terakki listesinden Yeniköy Belediye Başkanlığına seçildi. Bir süre sonra Ayan üyeliğine ve 1909 yılında da Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye yönetim kurulu üyeliğine getirildi. Daha önce üyeliğini yaptığı Şura-yı Devlet'e başkan olarak atandı (1912). Yapılan İttihat ve Terakki kongresinde genel sekreterliğe getirilerek, cemiyetin önemli kişileri arasında yer almış oldu.
Said Halim Paşa, Mahmud Şevket Paşa kabinesinde Hariciye Nazırı olarak görev yaptı. Sadrazamın öldürülmesinden (1913) sonra vezirlik rütbesiyle Sadaret Kaymakamlığına ve bir gün sonra da Sadrazamlığa getirildi. Kurmuş olduğu kabinede Hariciye Nazırlığını da üstlendi. Aynı yıl içinde yapılan kongrede, İttihat ve Terakki'nin başkanlığına seçildi.
Sadrazamlığı sırasında yapılan antlaşma ile Edirne'nin geri alınmasında önemli katkıları oldu. Birinci Dünya Savaşı başladıktan sonra, hemen savaşa girilmesi taraftarı değildi. 1916 yılında yapılan kongrede ikinci defa cemiyetin başkanlığına seçildi. Önce Hariciye Nazırlığından (24 Ekim 1915) ve daha sonra Sadrazamlıktan (4 Şubat 1917) istifa etti. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra savaş sorumlusu olarak mahkemeye çıkarıldı.
Gerek hariciye nazırlığından gerekse sadaretten istifa etmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi parti içi baskıdır. Özellikle Talat Paşa'nın Sadrazam olmak istemesi, sorumsuz kişilerin devletin işlerine müdahale etmeleri ve gayr-i meşru hareketlerine son vermemelerinden dolayı istifa etmiştir. Ancak, Sadaretten ayrıldıktan sonra da parti ile bağlarını koparmamıştır.
Birinci Dünya Savaşı sonrası, İttihat ve Terakki'nin diğer ileri gelenleri için olduğu gibi, Said Halim Paşa için de hazin bir dönemin başlangıcıdır. Çıkarıldığı mahkeme sonrası önce Mondros'a, oradan da Malta'ya sürgüne yollandı. Malta'da serbest kaldığı halde İstanbul'a geri dönemedi. Çünkü, geri döndüğünde İstanbul'a kabul edilmeyeceği kendisine bildirilmişti. Bunun üzerine Roma'ya yerleşti. 6 Aralık 1921 tarihinde, akşam üstü arabayla evine döndüğü sırada bir Ermeni militan tarafından alnından vurularak şehit edildi. Bilahare bu militan Ermeni terör örgütü Taşnaksütyun tarafından milli kahraman olarak ilan edilmiştir. Hayatta iken gelişine izin verilmeyen Paşa'nın cenazesi İstanbul'a getirilerek, Sultan II. Mahmud'un türbesinin de bulunduğu bahçede, babasının yanına defnedildi (29 Ocak 1922).
Said Halim Paşa, Osmanlı Devleti'nin en bunalımlı döneminde Sadrazamlık gibi çok ağır vazifeleri ihtiva eden bir makamda bulundu. II. Abdülhamid'i istibdat uygulamakla suçlayıp çok daha ağır bir istibdadı uygulayan bir cemiyetin ve partinin mensubu idi. Cereyan eden hadiselerde olumlu veya olumsuz etkisinin ve sorumluluğunun olmaması hiç bir zaman iddia edilemez. Ancak, her ne şekilde olursa olsun Birinci Dünya Savaşı ve mağlubiyetinin bütün suçunu, iktidarı elinde bulunduran partiye yüklemek insaf ölçülerine sığmaz. İktidarları boyunca, kendilerinden kaynaklanan hatalarını ve yanlış politikalarını eleştirmek, muhaliflerinin en tabii hakkıdır. Savaşın kaybedilmesi, parti ileri gelenlerinin yurtdışına kaçmaları veya çıkarılmalarından sonra, top yekun bir saldırıya geçip düşmanları dahi sevindirecek, insafsız eleştirilerde bulunmak asla vatanperverlikle bağdaşmaz.
Bu hazin dönemi yaşayan ve fiilen bazı hadiselerin içinde bulunan Bediüzzaman Hazretleri, yapılan muhalefete karşı çok önemli ikazlarda bulunmuştur. İttihat ve Terakki'nin yanlışlarını eleştirmekten çekinmeyen Bediüzzaman, haksız eleştirilere de karşı çıkmıştır. "İttihada şedit muarızdın. Neden şimdi sükût ediyorsun?" şeklindeki suale; "Düşmanın onlara şiddet-i hücumundan..." diye karşılık verir. İttihatçılara hücum o kadar artmıştır ki, onların iyi hasletleri olan azim, sebat ve İslam düşmanlarına karşı vermiş oldukları mücadeleleri dahi bu hücumlardan nasibini almıştır. Bediüzzaman; "Bence yol ikidir; mizanın iki kefesi gibi. Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver'e, Venizelos ile beraber Said Halim'e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir." demek suretiyle, muhalefetin hassas noktasına işaret etmiştir. Çünkü, muhalefet, düşmanın işine yarayacak bir hal almış vaziyettedir (Sünuhat, s. 67-68).
Said Halim Paşa, yaşadığı dönemde İslami konuların savunucusu olup, İslamcılık düşüncesinin önde gelenlerinden birisi olarak kabul edilir. Yazmış olduğu eser ve makalelerinde fikirlerini ortaya koydu.
"İslam'da Teşkilat-ı Siyasiyye" adlı eserinde, İslam'ın siyasi ve sosyal olaylara bakışı üzerinde durdu. İslam müesseseleri ile Batının siyasi ve sosyal müesseselerinin karşılaştırmasını yaparak, birbirlerinden farklı olduklarını ortaya koymaya çalıştı. Devlet başkanının halk tarafından seçilmesi, meclisin güzide insanlardan teşekkül ettirilmesi ve halk tarafından oluşturulan bu meclisin hükümeti denetleme yetkisinin olması gerektiği gibi fikirleri savundu. Ona göre devlet başkanı hem İslam kanunlarına hem de halka karşı sorumludur.
Bir çok yazılarının bir arada toplandığı ve "Buhranlarımız" adlı eserinde; Meşrutiyet, taklitçilik, fikri buhran, taassup, gerilememizin sebepleri üzerinde yazmış olduğu fikirleri bir arada bulunmaktadır. Sebilürreşad mecmuasında yayınlanan makalelerinde, İslamlaşmak tabirinin nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde durdu. Müslümanlık, inanç, ahlak, cemiyet, siyaset gibi olguların bir bütün teşkil ettiğini izah etmeye çalıştı. Gerilemeden kurtulmanın çaresi olarak; İslami esasları en güzel bir şekilde öğrenmeye, teferruatlı bir şekilde öğrenilen bu esasların faziletli bir şekilde tatbik edilmesinin gerekliliğine dikkat çekti.
Said Halim Paşa, Batı tarafından isnat edilen taassubun; Müslümanlara karşı yapılan haksızlık ve zulümlerin sonucu olduğunu yazar. Taassubu, Müslümanlara karşı yapılan zalimane tutuma karşı takınılan haklı bir kine bağlar. Batı taklitçiliğini de eleştirerek, Batı taklitçiliği neticesinde alınacak siyasi ve sosyal müesseselerin felaketimize sebep olacağını belirtir. Meşrutiyeti savunan Paşa, körü körüne taklitçilik yerine, milletin kendi ihtiyaçlarından kaynaklanan sosyal ve siyasi düzenlemelerin yapılması gerektiği inancındadır.
MÜCADELE ve AKİFİN ÜLKEDEKİ SON YILLARI
Mehmet Akif Ersoy
Yükleyen ebbkr"> Nisan 1920 de Ankara’ya gelmiş. Din adına açılmış bir Meclis ve bir cihat vardır İttihat Terakki yönetimine Müslüman değil gözüyle bakan halk, düşman işgaline karşı sessizliğini bozmadığı zamanda M.Kemal onu çağırmış (Halk üzerindeki etkini bildiği için); kuracağı Meclisin şeri bir Meclis olacağını, Başında İslam Halifesinin bulunacağı vaadini yapmıştır. 19 Kasım 1920 günü Kastamonu Nasrullah Camii kürsüsünde meşhur vaazını yapar. Vaazı, tekrar açılan 464 nolu Sebilürreşatın 12 tam sayfasını içerir. Tekrar tekrar basılır, binlerce dağıtılır. El Cezire Cephesi Komutanlığı Diyarbekir vilayet matbaasında 32 sayfalık bir kitapçık halinde bastırır, bütün cepheye dağıtır. Hafız Ömer anlatır: o sabah kahvaltıda aynı yere davetli idik. Yanında bir kitap gördüm, sordum; Tefsiri Celaleyn olduğunu söyledi. Kelamı Kadim gibi okurum. Şimdiye kadar 18 defa hatmettim. Şimdi 19.hatimeye devam etmekteyim, dedi. Akif,1920–1923 Mayısına kadar Burdur Milletvekiliydi. 2.Meclis için yapılan seçimlerden Müslümanlar ve sisteme muhalif olanlar tasfiye edildi. 1925 yılında mısırdan geldiğinde siyasi, dini, fikri, bütün çevrenin devlet terörü altına alındıklarını gördü. Başmuharrir olduğu Sebilürreşat kapatılmış, yakın dostu Eşref Edip tutuklanmış, İstiklal Mahkemelerinde yargılanıyordu. Sebilürreşat yaptığı yayınlarla halkı isyana teşvik suçundan yargılanıyordu. Yakın dostu Tefsir âlimi Hasan Basri Çan tay’ın anlattığına göre Akif’in Mısır’a son gidişi kimilerinin dediği gibi şapka kanunu yüzünden değildi. O, rejim devlet düşmanı sayılarak polis tarafından takip altına alınmıştı ve bu durum Üstat Akif’in çok zoruna gitmişti. Daha ülkeden ayrılmazken emeklilik maaşını vermediler, iş vermediler yetmedi peşine polis taktılar. AKİF NE YAPABİLİRDİ İstiklal Marşı müsabakasında mükâfat olarak 500 lirayı almayıp hayır kurumuna veren Akif o günün kış soğuğunda Meclis giderken bir arkadaşının muşambasını emanet alır giderdi. Şefik Kalaylıdır bu. Kendisine iyi niyetle; Akif Bey, hiç olmazsa sırtına bir palto alsaydın dediği için kızıp darıldığı arkadaşıdır bu. On yıllık bir savaşın ardında kalan, harap ve bitap bir halk. Topu sekiz milyon. 3/2 i yaşlı, kadın ve çocuk, kalanı ise harp yorgunu, yaralı, hasta ve bakımsız bir toplum. Yolsuz, telefonsuz, radyosuz bir zamanda böyle bir halkın başına kurtarıcı gelen sivil ve subaylardan oluşmuş bir kadronun yapacağı değişikliklere yanlış da olsa kim muhalefet edebilirdi. Akif’in gücü de ortadaydı. Oğlu M.Emin Ocak 1967’de Tophanede terkedilmiş bir kamyonetin karoseri içinde soğuktan donmuş bir şekilde bulundu. Yatacak yeri yoktu. Burayı kendine ev edinmişti. AKİF-MÜSLÜMANLAR ve İTTİHAT TERAKKİ Akif de diğer Müslümanlar gibi Meşrutiyetten önce İttihat terakkiye üye olanlardan biriydi. Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman vb. gibi. Yalnız o cemiyete girerken yapılan yemin metnini o şekli ile kesinlikle kabul etmeyeceğini söylemiş ve uzun bir tartışmadan sonra cemiyetin yemin metni değiştirilerek önüne gelmişti. Metnin aslında şöyle bir ifade vardı: “Cemiyetin her yaptığına kayıtsız şartsız itaat edeceği ifadesi”. Ben ancak maruf olan işlerine itaat ederim demişti. MISIR HAYATI VE SEFALET PARAM YOK: Hilvan’dan Kahire’ye inerken bazen yol parası bulmakta zorlanıyorum.(Eşref Edip’e yazdığı bir mektuptan.) MISIRDA TÜRK TALEBELER VE SOHBETLERİ Öğrencilerden biri Yozgatlı İhsan Efendidir. Türkiye’ye dönerken yazmış olduğu Kuran Malini kendisine emanet ettiği şahıstır. Bu zat şu an İKÖ başkanı olan Ekmeleddin İhsan oğlunun babasıdır. Bir diğer öğrenci İsmail Ezherli Efendidir. Bu zat daha sonraları Diyanet Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı yapacak zattır. BİR TAVSİYESİ Müslümanların özellikle Arapçadan sonra en az ikinci dil olarak İngilizceyi öğrenmelerini tavsiye ederdi. Dünyada İslami eserlerin en çok bu iki dil ile yazıldığını söylerdi. MISIRDA FERDİ VECDİ İLE MÜLAKATI Birçok eserlerini Türkçeye tercüme ettiği Mısır ulemasından Ferid Vecdi ile ilk görüşmesini anlatır; Ben bizim Birgivi Arapçasıyla konuşmaya başladım. Zahmet çekme, Ben Türkçe bilir, dedi. Daha sonralar Şeyh M.Abduh’un mektebinden yetişmiş Şeyh Meraği ile görüşür, sohbetler eder. Akif onu över, takdir ederdi. Meraği Ezher’de büyük ıslahat yapmak için uğraşan biriydi. MISIRLI ABDÜLVAHHAB AZZAM ve AKİF Hilvan’da sık sık buluşup görüştüğü bir dostuydu. Ezher’de hocaydı. Akif, A.vahhab Azzam’a Pakistanlı Şair M.İkbal’ı tanıtmış, onun eserlerini birlikte okumuşlardır. Daha sonra Azzam, İkbal hakkında bir kitap yazarak onu Arap âlemine tanıtmıştı. Akif’in damadı olan Ömer Rıza Doğrul’da aslen Mısırlıydı. Akif’le bu dostların birçoğunu buluşturan bu damadıydı. Ömer Rıza Doğrul, Türkiye’ye yerleşen ve Selamet dergisini çıkaran şahsiyetti. Bu gazetede yazılar yazardı. AKİF ve ŞEHİT HASAN EL BENNA Akif Mısır Ezher’de Türk Edebiyatı Profesörü idi. Aynı üniversitede olan yakın dostu A.Azzam ile evlerinde dini sohbetler yaparlardı. Bu sohbetlere camiadan insanlar katılır, fikir alışverişinde bulunurlardı. Camianın ilim ve edebiyat çevresiyle yakından tanıştı, tanıştılar. Bunlar arasında o eve gidenler arasında büyük dava adamı Şehit Hasan El Benna da bulunmaktadır. Ali Ulvi Karaca anılarında anlatır. Büyük şehit El Benna ve öğrencileri o yıl hacca gelmişlerdi. Birkaç gece görüştük, sohbet ortamında bulunduk. Yine böyle bir gece Elbenna ezanın verdiği manevi haz ve duygu ile kiliselerde çalınan çanın kıyaslamasını yapıyordu. Ben söze girdim ve Ezanın milli marşımızdaki varlığından bahsettim. Okumamı istedi, okudum. Marşta geçen İslami kavram ve kelimeler o kadar hoşuna gitti ki kimin yazdığını söyledi. Şairül İslam Akif, dedim. Zor durumda olduğu halde para ödülünü almadığından bahsettim. Öğrencilerine döndü; Ya İhvan… Hazel iman İstiklal marşı yazıyor, giyecek paltosu yok, ikramiyeyi kabul etmiyor. İman budur işte… İman budur, dedi. Daha sonra kendisiyle tanıştıklarını, 3-4 defa Üstad Abdulvahhab Azzam’ın evinde görüştüklerini söyler. AKİF DEMİR HAFIZDI Cemaatsiz kıldırdığı hatimli teravihleri, hafızlık hocası Arap Hoca ya mektupla şaka yollu şu şekilde haber veriyordu: Üstadı fazılım, efendim; himmetiniz bereketiyle hıfzım demir gibi oldu. Ya bu Ramazan ya gelecek Ramazan 3-4 dayanıklı Müslüman bulursam hatim ile teravih kıldırmak niyetindeyim. Evet, hem hatme dayanacak hem benim sesime dayanacak Müslümanları bulmak kolay değil… Şimdilik bizim Emin’le cemaate duruyorum. Birkaç zaman sonra döndüğümde onu da bulmayınca kendim tek başıma devam ediyorum. İLK GAZETE İLK YAYIN: SEBİLÜRREŞAT Yayınlanacak konular tespit edilir. Bunlar; Tefsir, Hadis, Felsefe, İctimaiyat, Fıkıh, Edebiyat, Tarih,Terbiye, Siyasiyat, Hayatı Akvamı İslamiye, Harekatı İlmiye ve Fikriye konulu köşelerden meydana gelecekti. Halim Sabit’in önerisiyle Tefsir ve Meal işine Akifi getirirler. AKİFİN YORUMU ve TEFSİRE GİRİŞ: Kütüphanelerimizde Arabi- Türki hatta sair dillerde matbu tefsirler olduğu için tekrarını burada nakletmekte bir faide görmyoruz.bunları herkes istediği her yerde okuyup faydalanabilir. Bizim dergide geçecek tefsir eserler yeni yeni bir takım faideler temin edecek, günümüze uyarlanmış, zamana taşınmış bir dirayet tefsiri olacak. Bu noktadan ehemmiyetli buluyoruz. Tefsir ilminin ihyasına çalışağız. Konyalı Vehbi efendi; Tecridi Sarih, Akaidi Hayriye eserleri ve 15 ciltlik Hülasatül Beyan tefsiri ile tanınan bir zat. Akif’in mebus arkadaşıdır. Yazdığı tefsiri bastırmadan önce Akif’e okutmak istemiş ve gözden geçirmesini rica etmiş, onun fikirlerine göre hareket edeceğini söylemiş. Araya koyduğu zat Hasan Basri Çantaydır. KURAN MEALİ TEKLİFİ: 60 vekilin imzasıyla Buhari Tecridi; Babanzade A.Naim’e, Kuran Tefsiri; Elmalılı Hamdi Yazır’a, Kuran meali ; M.Akif Ersoy’a teklif edilir. Mısırda 6 yıl Meal üzerinde çalışan Akif nerdeyse bitirmiştir mealini. 1932-1933 yıllarında dinde reform adında yeni ve keyfi bir din çıkarılmaya çalışıldı. Kurlan bir komisyonda neler değiştirilebilir, Batıya nasıl entegre oluruz, benzeriz hesabı yapıldı. Camilere ayakkabılarla girilmesi, sıraların yerleştirilmesi, piyano beneri müzik aletlerin bile konması teklif edildi. Komisyonda yer alan Ferit kam ve Babanzade dışında karşı oy kullanan kimse çıkmadı. İkisi de üniversite hocasıydılar. Babanzade daha sonra üniversite eğitimine getirilen değişiklikle görevine son verildi. Bu yıllarda tüm Türkiye’de Türkçe Kuran ve Türkçe Ezan okutulmaya başlanmıştı. 5 şubat 1932’de Süleymaniye camiinde Türkçe ezan ve kametten sonra ilk Türkçe hutbe okundu. Hatip minbere başı açık,papyon, kravat ve redingot ile çıktı. Temmuz 1932 diyanetin bir yazısı ile Ezan türkçe okunmaya başladı. 1950 Demokrat Parti, Adnan Menderes dönemine kadar tam 18 yıl sürdü. Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli Ebedi yurdumun üstünde benim, inlemeli! Ayakta alkışlarla kabul edilen bu sözlerin aksine şehadet cümleleri yurdun üzerinden kaldırılmış oluyordu. AKİF ve KURAN MEALİNİN SONU Mısırda öğrenci olan İhsan Efendi, Akif’in değer verdiği bir şahsiyetti. Özü sözü bir, adam gibi adamdı. İşte Akif 1936’da yurda dönerken bitirmiş olduğu mealini bu zata emanet etmişti. Şayet kendisi dönmez veya ölürse bu meali yakmasını vasiyet etmişti. 1961 yılında İhsan efendi hasta yatağında oğlu Ekmeleddin’i çağırır: Oğlum ben ölünce çekmecedeki 2 tomar defteri alıp yakarsın, der. Ekmeleddin ortaokul öğrencisidir. Sayfaları görünce bunun Akif’in meali olduğunu anlar. Çünkü daha önceleri Eşref Edip ve Damat Ömer rıza Doğrul kaç defa istemelerine rağmen babası yaktığını söylemişti. Edebiyatçı Mustafa Sabri’ye bir büyük olarak haber verilir. Heyecan ve korkuya kapılırlar. Ve bunlar İbrahim Sabri (şeyhülislam Mustafa Sabri’nin oğlu), İsmail Hakkı Şengüller, Ekmeleddin balkonda yaktıkları ateş ile Meali yakarlar. Yıl 1961. o yıl, menderes ve iki arkadaşı ülkeyi irticaya sürmekten idam edilmişlerdi. Yine Türkçe ibadet gündeme gelmişti. İşte Akif’in meali böyle bir atmosferde yakıldı.
Mehmet Akif Ersoy ve Hayatı
Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul’da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih’in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif’in doğum tarihidir.
Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemdir.
2. Mahmut’un, 3. Selim’in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat doruk noktasına varıyor ve bugüne kadar devam eden aydın- halk yabancılaşmasını, milletle devlet arasındaki problemli doğuruyor, toplumsal yarılmalara yol açıyordu. Yenileşme ile başkalaşma arasındaki farklar sık sık belirsizleşiyor atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendinden ve kendi köklerinden beslenen bir yenilenme gerçekleştirilemiyordu.
Korkuyla umut, ataletle hamle çabası, teslimiyetle yiğitçe direniş, çözülüşle yeniden toparlanış aynı anda ve çok zaman kolkola denecek kadar birbirine yakın duruyordu.
Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiyesi politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu.
Daha Akif 6 yaşında iken Ruslar İstanbul’a kadar ilerliyor Ayestefanos Abidesini dikiyordu. Yine 5 yaşında iken Abdulhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatıyor, devletin ve milletin varlığını korumak için politik dehasına ve çoküş endişesinin yarattığı bir haleti ruhiyeyle baskıcı bir politikaya yöneliyordu.
Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek’li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi’nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut) annesi ise Buhara’dan hacca giderken Amasya’da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi’nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım’ın ikinci eşidir.
Akif’in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi.
Akif babasını,
“Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancak
Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak.”
diye tasvir eder.
Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kızkardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi... Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157)
Akif, Annesini ise şöyle anlatır:
“Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı.”
Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefis yorumu ile yapar:
“Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih:
Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk”
Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.”
Akif’in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor”
“Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul’dur. Yüzdeyüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf müslüman Türk heyacanının ördüğü bir toplumdur.”
Akif, İstanbul’un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti.
Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedekarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluuğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak.
Akif kendi mahallesinin yoksulluğunu, kendi haline terkedilmişliğini şöyle anlatır.
Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz
Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz!
Bahârı görmeyiz ala lâtif olur, derler...
Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.
Demek şu arsada ot bitse nevbahâr olacak ?
Ne var gidip Yakacık’larda demgüzâr olacak
Fusulü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız;
Kurak, çamur.. İki mevsim tanır ayaklarımız !
Akif bu mahallede bu inaç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı.
Babası O’nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır.
Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,
Sizinle camîe gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi
Namaza durdu mu, naliyle koyverir peşimi
Dalar giderdi, ben atık kalınca âzade
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde.”
Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği.
Ve cami ile içiçe bir ev. Camii ile içiçe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlık ve yaşama iklimi.
İşte yetişkin Akif’in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif’in dünyası ya da Âkif’in içinde kendini bulduğu dünya...
Ve Akif’in mizacı.. Ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım’ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullenememezlik.
Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak 4.5 yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi’ne (ilkokul) girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi’ni (ortaokulunu) 1895 yılında bitirdi.
Bu mezunuyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade’sinin (Annesi Âkif’e Hocazadem diye hitabederdi) sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif’in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih’te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini farkeden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir.
Sonunda Tahir Efendi’nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye’yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif’i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini söyler.
İlk gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli.
Mülkiye’nin İ’dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra (H.1305/1887-88) babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye’ye nehari (gündüzlü öğrenci) olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye’nin Baytar Mektebi’ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) leyl-i (yatılı) öğrenci olarak geçti.
Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye’ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur’un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif’in Pasteur’ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla “Bu ne ilâhi yüzdür” dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından “Mu’tekid de! (İnançlı) eklediğini kaydeder.
Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif’e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı.
Yine bu okul, Akif’in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihini yapısını oluşturdu.
Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin “Doru” isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor
Şiire ilgisi de bu yıllarda başlıyor ve okulun son iki senesinde başladı. Bunlar dönemin yaygın kanaatlerinin izlerini yansıtır ve divan şiirlerine nazireler şeklindedir.
22 Aralık 1893’te okuldan birincilikle mezun olur ve 26 Aralık’ta “Orman ve NMa’adin ve Ziraat Nezare’Baytar Müfettiş Muavini” olarak tayin edilir.
Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır.
Bu seyahatler Akif’in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif’in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir.
Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893’te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli “Servet-i Fünun’da yayınlanır.
Buarada çocuk yaşlarda başladığı Kur’an’ı Hıfzetme (Ezberleme) çabalarını yoğunlaştırır ve Hafız olur.
1 Eylül 1898’de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmed Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile evlendi.
Akif’in bu yıllarda da Maarif mecmuasında, Resimli Gazete’de şiir yazıları ile Arapça, Farsça ve Fransızca’dan yaptığı çevrilerini yayınlamaya devam eder.
17 Ekim 1906’da mevcut görevine ilâveten “Halkalı Ziraat Mektebi Mektebi’ne “Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 25 Ağustos 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi’ne Türkçe Muallimi olarak atanır.
23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Akif, bu sırada İstanbul’da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin’dir.
Akif’in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumsal sorunlarla ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştur. Dönemin bütün aydınları gibi çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu.
Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve daha sonra partileşecek olan İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olur. Ancak Akif, cemiyete üyeliğe girişin gereklerinden biri olan “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart (kayıtsız şartsız) ittaat edeceğim” şeklindeki yemindeki “kayıtsız şartsız itaat “itiraz eder ve sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyler. Ve cemiyetin yemini Akif’le değişir.
Akif’in karekterinin tipik bir yansıması olan bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan bir ilkeli anlayışın tezahürüdür.
OKUDUĞU KİTAPLAR
Mesnevi
Hafız Divanı
Gülistan
Leyla ve Mecnun (Fuzuli)
Victor Hugd, Lamartine, Zola, Daudet
Kronolojisi:
1873
Mehmet Akif İstanbul Fatih Sarıgüzel'de doğdu
1877
Mehmet Akif 4 yaşında mahalle mektebine başladı
13 Şubat 1878
İkinci Abdülhamit Meclis-i Mebusan'ı kapatarak 33 yıl sürecek dönemini başlattı.
1879
Akif, 7 yaşında Emir Buhari İlkokulu'na başladı.
1882
3 yıllık ilkokulu bitirerek, 9 yaşında Rüştiye'ye girdi.
1885
12 yaşında Mekteb-i Mülkiye'nin lise kısmına başladı.
1887
14 yaşında, Mekteb-i Mülkiye'nin yüksek kısmına girdi.
1887-1888
Evleri yandı ve babası öldü.
1888
Akif, 15 yaşında, Baytar Mektebi'ne girdi.
3 Kasım 1892
19 yaşında, bilinen ilk şiirlerinden "Destur"u yazdı.
14 Aralık 1893
20 yaşında, Baytar Mektebi'ni bitirerek memurluğa başladı.
1894
21 yaşında, İsmet Hanım'la evlendi. Edirne'de gezici görevde bulunuyor.
14 Mart 1895
22 yaşında, yayımlanan ilk şiiri "Kur'an'a Hitap" Mektep Mecmuası'nda çıktı.
1896
23 yaşında, Beşinci Ordu'ya at satın almak için Adana'ya sonradan Şam'a kadar gitti.
20 Mayıs 1897
Türk-Yunan Savaşı başladı.
1897
Bazı şiirleri Resimli Gazete'de yayımlandı (24 yaşında). Cemalettin Efgani İstanbul'da öldü.
1899
Muhammed Abduh, Mısır Müftülüğü'ne atandı.
26 Haziran 1903
"Hersekli Arif Hikmet" manzumesini yazdı.
1905
Rusya'da Çarlığa karşı geniş ayaklanmalar; Muhammed Abduh öldü; Tevfik Fikret "Tarih-i Kadim"i yazdı. Orman ve Meadin ve Ziraat Nezareti Beşinci Şube Baytar Müfettiş Muavinliği'ne atandı.
4 Ekim 1906
İlk görevinin yanında, (33 yaşında) Halkalı Ziraat Mektebi'ne kompazisyon öğretmeni olarak da atandı.
29 Aralık 1906
"Küfe"yi yazdı.
25 Ağustos 1907
(34 yaşında). Çiftlik Ziraat Mektebi Türkçe öğretmenliğine atandı.
28 Ocak 1908
"Seyfi Baba"yı yazdı.
23 Temmuz 1908
İkinci Meşrutiyet ilan edildi.
28 Temmuz 1908
Mehmet Akif, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne kaydoldu.
27 Ağustos 1908
Sebilürreşat'ın ilk sayısı ve Akif'in bu dergide ilk manzumesi "Fatih Camii" yayımlandı.
11 Kasım 1908
Darülfünun Edebiyat Müderrisliği'ne atandı.
17 Aralık 1908
Meclis-i Mebusan açıldı.
13 Nisan 1909
"31 Mart" Ayaklanması başladı.
27 Nisan 1909
İkinci Abdülhamit tahttan indirildi. Sultan Reşat padişah oldu.
1911
(38 yaşında). İlk kitabu Safahat Birinci Kitap adıyla yayımlandı.
29 Eylül 1911
Türk-İtalyan Savaşları başladı.
5 Mart 1912
Yazılarının yayınlandığı Sıratı Müstakim, sebillürreşat olarak adını değiştirdi.
1912
(39 yaşında) Safahat, İkinci Kitap "Süleymaniye Kürsüsünde" yayımlandı.
15 Ekim 1912
Türk-İtalyan Savaşı sona erdi.
8 Ekim 1912
Balkan Savaşları başladı.
23 Aralık 1912
Akif İstanbul'dan Mısır'a gitti.
6 Ocak 1913
Balkan Savaşları'nı sonuçlandırmak için toplanan Londra Konferansı sonuçsuz olarak dağıldı.
20 Şubat 1913
Akif, Mısır'dan İstanbul'a döndü.
23 Ocak 1913
İttihatçılar Babıâli Baskını'nı düzenleyerek iktidara hakim oldular.
2 Şubat 1913
Akif (40 yaşında). Beyazıt Cami Kürsüsü'nde halkı birliğe ve yurt savunmasına çağırdı.
7 Şubat 1913
Fatih Cami Kürsüsü'nde konuştu.
5 Mart 1913
Edirne teslim oldu.
11 Mayıs 1913
Akif memurluktan istifa etti.
30 Mayıs 1913
Londra Antlaşması'yla Edirne Bulgarlara bırakıldı.
Mayıs-Haziran Safahat, Üçüncü Kitap "Hakkın Sesleri" yayımlandı.
29 Haziran 1913
İkinci Balkan Savaşları başladı
10 Temmuz 1913
"Fatih Kürsüsü'nde" uzun manzumesi Sebilürreşat'ta yayımlandı.
21 Temmuz 1913
Edirne kurtarıldı.
10 Ağustos 1913
Bükreş Anlaşması'yla Balkan Savaşları sona erdi.
14 Ağustos 1913
Akif'in ilk "Tefsir Serif"i yayımlandı.
1914
"Fatih Kürsüsünde" kitap olarak yayımlandı. Yılın ilk aylarında Akif Mısır'a gitti, Medine'ye kadar yolculuk yaptı.
29 Ekim 1914
Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'na girdi.
Aralık (?) 1914
Akif (41 yaşında). Almanların elindeki esir Müslüman askerlerine propağanda yapmak amacıyla Almanya'ya gönderildi.
5 Mart 1915
Akif (42 yaşında). Berlin Hatıraları'nı bitirdi.
8 Nisan 1915
Berlin Hatırları yayımlanmaya başladı.
25 Kasım 1915
Sebiürreşat yayınına 5,5 ay ara verdi.
1916 (ilk Ayları)
Akif (43 yaşında). Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan'a Gezisi 4-5 ay sürdü.
10 Mayıs 1916
5,5 aylık aradan sonra Sebilürreşat yeniden yayımlandı.
26 Ekim 1916
Sebilreşşaü 20 ay kadar yeniden kapandı.
1917
Safahat, Beşinci Kitap Hatıralar yayımlandı; (44 yaşında) Akif, Lübnan'a geri döndü; Dar-ül Hikmet-ül İslamiye başkatipliğine atandı.
4 Temmuz 1918
Sultan Reşat öldü. Vahdettin tahta geçti.
17 Temmuz 1918
Sebilüreşşat, yeniden yayına başladı.
1918
"Süleymaniye Kürsüsünde" nin üçüncü basımı, Hakkın Selleri ve Hatıralar'ın ikinci basımları yapıldı.
30 Ekim 1918
Mondros Ateşkes Anlaşması imza edildi.
13 Kasım 1918
İtilaf donanması İstanbul'a geldi.
21 Aralık 1918
Meclis-i Mebusan kapatıldı.
26 Aralık 1918
Akif'in "Hala mı Boğuşmak" manzumesi yayımlandı.
15 Mayıs 1919
İzmir işgal edildi.
19 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktı.
12 Haziran 1919
Sebilürreşat, mandacılığa karşı çıktı.
26 Haziran 1919
Sebilürreşat, Türklerle Arapların ayrılamayacağını yazdı.
23 Temmuz 1919
Erzurum Kongresi açıldı.
4 Eylül 1919
Sivas Kongresi açıldı.
18 Eylül 1919
Akif (46 yaşında). Asım, Sebilürreşat'ta yayımlanmaya başlandı.
12 Ocak 1920
Son Osmanlı Mebuslar Meclisi açıldı.
22 Ocak 1920
(47 yaşında) Dar-ül Hikmet-ül İslamiye üyeliğine atandı.
23 Ocak 1920
Akif Balıkesir'de Zağanos Paşa Camii'nde halkı düşmana ve bozgunculara karşı birlik olmaya çağırdı.
16 Mart 1920
İstanbul İtilaf Devletleri'nce işgal edildi.
11 Nisan 1920
Şeyhülislamlık fetavası yayımlandı. Akif (47 yaşında). İstanbul'dan gizlice Anadolu'ya geçti.
23 Nisan 1920
Büyük Millet Meclisi açıldı.
28 Nisan 1920
Hakimiyeti Milliye Mehmet Akif'in Ankara'ya geldiğini yazdı.
3 Mayıs 1920
Dar-ül Hikmet-ül İslamiye'deki görevine son verildi.
6 Mayıs 1920
Sebilürreşat'ın İstanbul'da son sayısı yayımlandı.
3 Haziran 1920
Biga'da adaylar arasında en yüksek oyu alarak mebus seçildi.
5 Haziran 1920
Burdur Mebusluğu Meclis'te onaylandı.
Haziran 1920 İsyancıları bastırmak üzere Konya'ya gönderildi. Daha sonra Burdur ve Antalya'ya gitti.
15 Temmuz 1920
Mehmet Akif, Meclis'te ant içti. Eşref Edip, Kastamonu'ya geldi.
17 Temmuz 1920
Burdur Mebusluğu'nu tercih ettiğini Meclis Başkanlığı'na bildirdi. (18 Temmuz'da görüşülüp onaylandı.)
4 Ekim 1920
Basın ve Haber alma Genel Müdürlüğü, Meclis Başkanlığı'ndan Akif'in "irşat" için Kastamonu'ya gönderilmei iznini istedi.
19 Ekim 1920
Kastamonu'ya geldi.
25 Ekim 1920
Batı Cephesi Komutanlığı'nın isteğiyle, Maarif Vekaleti'nin İstiklal Marşı yarışması açtığı haberi Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı.
5 Kasım 1920
Açıksöz'de ilk manzumesi yayımlandı: "Kır Ağası'nın Rüyası."
5 Kasım 1920
Kastamonu Nasrullah Camii'nde Sevr Anlaşması'nı anlatarak halkı birliğe ve milli mücadeleye çağırdı. Avrupa'ya karşı Moskova yönetimiyle iyi ilişkiler geliştirilmesini savundu.
28 Kasım 1920
Sebilürreşat'ın Anadolu'da ki ilk sayısı Kastamonu'da, Akif'in Nasrullah Camii Kanuşmasıy'la yayımlandı.
3 Aralık 1920
Kastamonu ilçelerinde yaptığı konuşmalar nesterilmeye başladı.
24 Aralık 1920
Akif ve Eşref Edip Kastamonu'dan Ankara'ya gitti.
3 Şubat 1921
Sebilürreşat'ın Ankara'da ilk sayısı yayınlandı.
5 Şubat 1921
Maarif Vekili Namdullah Suphi Tanrısever bir mektupla Mehmet Akif'e başvurarak İstiklal Marşı Yarışması'na katılmasını istedi.
8 Şubat 1921
Meclis Kürsüsü'nde tek konuşmasını yaptı. Tevfik Paşa Hükümeti'ne yumuşak bir cevap yazılmasını önerdi. Mustafa Kemal buna karşı çıktı.
10 Şubat 1921
Elcezire Cephesi Komutanı Nihat Paşa, Akif'e bir mektup yazarak Nasrullah Camii Konuşması'nı ödü. Onun Diyarbakır'da kitapçık halinde basıldığını haber verdi.
17 Şubat 1921
"İstiklal Marşı" Hakimiyeti Milliye ve Sebilürreşat'ta yayımlandı. (Açıksöz'de 21 Şubat tekrar Hakimiyeti Milliye; 14 Mart, Gaye-i Milliye; 26 Mart; Yeni Giresun (?), Öğüt: 29 Şubat !)
26 Şubat 1921
İstiklal Marşı konusu Meclis'e getirildi. Seçimin Meclis genel kurulunda yapılması kararlaştırıldı.
1 Mart 1921
İstiklala Marşı Meclis'in ikinci çalışma yılının açılışında okundu, alkışlarla karşılandı.
12 Mart 1921
(Akif 48 yaşında) İstiklal Marşı Meclis'te tartışılarak kabul edildi.
Mart 1921 Marş için beste yarışması açıldı.
19 Mart 1921
Akif'in de içinde olduğu Anadolu'da bir İslam kongresi için hazırlık kurulu ilk toplantısını yaptı.
1 Nisan 1921
Besteci Ali Rıfat Bey, bestelediği İstiklala Marşı'nı Kadıköy Apollon Tiyatrosu'nda çaldı.
14 Nisan 1921
(15 Nisan'da Sebilürreşet'ta) "Süleyman Nazif'e" Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı.
30 Nisan 1921
Akif'in Afgan elçiliği ziyareti Sebilürreşat'ta neşredildi.
7 Mayıs 1921
"Bülbül" Sebilülreşat'ta yayımlandı.
9 Mayıs 1921
Sebilülreşat-Hükümet ilişkileri Meclis'te tartışıldı.
10 Mayıs 1921
Akif'in de üye olarak gösterildiği Birinci Grup Mustafa Kemal tarafından kuruldu.
23 Ağustos 1921
Sakarya Savaşı başladı ve 13 Eylül'de kazanıldı.
12 Eylül 1921
Akif'in Afgan Elçiliği'ni ziyareti Açıksöz'de yayımlandı.
24 Eylül 1921
(Ali Şükür'en konuşması) Kayseri'ye taşınan Sebilülreşat'ın buradaki ilk ve tik sayısı ile birlikte yayımlandı.
1 Kasım 1921
İstiklal Marşı'ınıbestelenmesi konusu Meclis'te tartışıldı. Genel kurul beste seçiminin İstanbul'da yapılması isteğini reddetti.
19 Kasım 1921
Ali Rıfat Bey'in bestesi Yarın gazetesinde yayımlandı.
10 Aralık 1921
2,5 aylık bir aradan sonra Sebilürreşat yeniden Ankara'da yayımlandı.
31 Aralık 1921
Akif ve arkadaşlarının İstanbul'daki ahlaksızlıkların kınanmasıyla ilgili önergesi tartışılarak kabul edildi.
3 Nisan 1922
(Akif 49 yaşında) "Leyla" Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı.
26 Temmuz 1922
Akif, İstiklala Mahkemeleri aleyhine oy kullandı.
29 Temmuz 1922
Üç milletvekiliyle birlikte Akif'in, askerlerin bayramını kutlamak üzere cepheye gittiği açıklandı.
26 Ağustos 1922
Türk ordusu Büyük Taarruz'a başladı.
9 Eylül1922
Türk ordusu İzmir'e girdi. Meclis'te Sebilürreşat'a yardım konusu tartışıldı. Basına hükümet yardımı kesildi.
1 Kasım 1922
Padişahlık kaldırıldı.
16 Aralık 1922
Akif, Eğitim Komisyonu Başkanlığı'ndan istifa etti.
19 Ocak 1923
2 ay ve 7 günlük bir aradan sonra Sebilülreşat yeniden yayımlandı.
29 Ocak 1923
Yunus Nadi'nin Cumhuriyet'te "Yeni bir Savaş Devri" başlıklı yazısı mecliste tartışıldı. Akif ve arkadaşlarının yazıya itirazları kabul edilmedi.
1 Nisan 1923
Meclis, seçimlerin yenilenmesi kararını aldı.
12 Nisan 1923
Sebilürreşat'ın Ankara'da son sayısı çıktı.
Mayıs 1923 Mehmet Akif 50 yaşında, İstanbul'a döndü.
16 Mayıs 1923
Sebülürreşat, taşınmasından 3 yıl sonra yeniden İstanbul'da yayımlanmaya başladı.
Ekim 1923 Abbas Halim Paşa'nın çağrısına uyan Mehmet Akif kışı geçirmek üzere Mısır'a gitti. (1924 baharında dönecek, kışın yeniden gidecek,1925 baharında tekrar gelecek ve sonbaharında yeniden gidecektir.)
29 Ekim 1923
Cumhuriyet ilan edildi.
3 Mart 1923
Halifelik kaldırıldı. Eğitimin birleştirilmesi yasası çıktı. Şer'iye ve Evkaf Vekaletleri kaldırıldı.
5 Mart 1925
Sebilürreşat'ın son sayısı yayımlandı.
6 Mart 1925
Hükümet, diğer bazı yayım organlarıyla birlikte Sebilürreşat'ı kapattı
Mayıs 1925 Sebilürreşat'ın sahibi ve müdürü Eşref Edip Fergon, İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmak üzere tutuklanda.
1925
Mehmet Akif (52 yaşında) Mısır'a gitti.
2 Eylül 1925
Bakanlar Kurulu türbe ve zaviyelerin kapatılmasını (Kanun: 30 Kasım), memurların şapka giymesini (Kanun: 25 Kasım) kararlaştırdı.
17 Şubat 1926
İsviçre Medeni Kanunu uyarlanarak kabul edildi.
1926
Annesi 90 yaşında İstanbul'da öldü. 53 yaşındaki Akif, Mısır Darülfünunu Edebiyat Şubesi, Edebiyet-ı Türkiye müderrisliğine atandı. (1936'ya kadar)
10 Nisan 1928
Anayasa'dan "devletin dini, din-i İslamdır" ve din hükümlerinin meclis tarafından yerine getirileceği ibaretleri çıkarıldı.
1928
Akif'in damadı Ömer Rıza Doğrul, Safahat'ın mevcudu tükenmiş ciltlerini yeniden bastırdı. Kabil Elçiliği'ne giden Hikmet Bayur, Mısır'da Akif'ten Kur'an çevirisini istediyse de alamadı.
1 Aralık 1928
Yeni harfler kullanılmaya başlandı.
1 Ocak 1929
Eski yazıyı kullanma yasağı başladı.
1 Eylül 1929
Okullarda Arapça ve Farsça dersleri kaldırıldı.
22 Ocak 1932
Türkçe Kur'an ilk kez Yerebatan Camii'nde okundu.
1932
Mısır'a giden Eşref Edip Akif'in Kur'an çevirisini vermeye ikna edemedi.
7 Şubat 1933
İstanbul'da bütün camilerde ezan ve kamet Türkçe okunmaya başlandı.
1933
Akif (60 yaşında), Mısır'da Safahat'ın yedinci kitabı Gölgeler'i bastırdı.
1935
Mısır'da hastalanan Akif (62 yaşında), tedavi olmak için Lübnan'a gitti. Oradan Antakya'ya geçti.
19 Haziran 1936
63 yaşına Akif hasta olarak İstanbul'a geldi.
27 Aralık 1936
Mehmet Akif, İstanbul'da siroz hastalığından öldü.
Eserleri :
1. Safahat Birinci Kitap : İçinde 44 manzumevardır. Toplamı 3 000 dize kadardır. Konularını toplumun acı çeken çeşitli kesimlerinden, hürriyet, istibdat gibi siyasal olaylardan, şairin mistik duygularından ve bu dünyevi vazifelerden almaktadır.
2. Safahat İkinci Kitap : Süleymaniye Kürsüsünde Süleymaniye Camii'ne giden iki kişinin söyleşilerini içeren bir başlangıçla kürsüde Seyyah Abdürreşit İbrahim'i konuşturan uzun bir bölümden oluşmaktadır. 1 000 dizedir.
3. Safahat Üçüncü Kitap: Hakkın Sesleri Toplumsal felaketler karşısında insanları uyarmak için gerçek İslami mesajı yansıtmaktadır. Toplamı 500 dize tutan 10 parça manzumedir. Manzumelerde Akif, partizanlığa, umutsuzluğa, ırkçılığa ve ateizme çatmaktadır.
4. Safahat Dördüncü Kitap: Fatih Kürsüsünde İki arkadaşın Fatih yolundaki konuşmalarını içeren bir bölümle, Fatih Camii Kürsüsü'ndeki vaizin konuşması olarak verilen uzunca metni içermektedir. 1 800 dizedir. Toplumsal ve siyasal bir yergidir. Tembellik, gerilik ve batı mukallitleri hedef alınmıştır.
5. Safahat Beşinci Kitap: Hatıralar Tümü 1 600 dizedir. Manzumelerde toplumsal felaketler karşısında Allah'a yakarılmakta, İslamiyeti gerektiği gibi ve geri kaldığı için tembel halk ve aydınlar suçlanmakta, Akif'in gezdiği yerlerdeki izlenimleri anlatılmaktadır.
6. Safahat Altıncı Kitap: Asım 2 500 dizelik tek parçadan meydana gelmektedir. Savaş vurguncuları, köylülerin durumu, geçmişe bakış anlayışı, eğitim-öğretim, medrese, ırkçılık, batıcılık, gençlik gibi birçok konu üzerinde durmakla birlikte, Akif'in gerçek görüşünü temel alır. Hocazade(Akif) ile Köse İmam arasında karşılıklı konuşmalar biçiminde geliştirilmiştir.
7. Safahat Yedinci Kitap: Gölgeler Akif'in 1918-1933 yılları arasında yayımlanmış manzumelerini içermektedir. Bunların toplamı bir kısmı kıta olmak üzere 41'dir. Manzumelerin üçü ayet yorumu olarak kaleme alınmıştır. Yazdıkları dönemin Akif üzerindeki etkilerini yansıtmaktadır.
8. "Son Safahat" : Ölümünden sonra, damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından Akif'in basılmamış şiirleri bir araya getirilerek bu ad verilmiş ve 1943'teki toplu basımın sonuna konmuştur. 16 manzumedir ve birçoğu kıtadır. Safahat'ın daha sonraki basımlarında "Son Eserleri" başlığı altında verilmiştir. M.Ertuğrul Düzdağ'ın tertip ettiği 8. Basımda bunlara 11 yeni manzume eklenmiştir.
9. Safahat (Toplu Basım) : 6 Safahat'ın ve Son Safahat'ın yeni harflerle toplu basımıdır. Ömer Rıza Doğrul tarafından basıma hazırlanmış, bir mukaddime, indeks ve önsöz konulmuştur.
1. "İttihat yaşatır, Yükseltir, Tefrika Yakar Öldürür" Mehmet Akif ile Aksekili Ahmet Hamdi Bey'in, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Şehzadebaşı Kulübü'nde yaptıkları birer konuşma "Mev'aziz-I Diniye Birinci Kısım" adıyla bastırılmıştır.
Buradaki 54-60. Sayfalar Mehmet Akif'in konuşmasını kapsamaktadır.
2. Kastamonu'da Nasrullah Kürsüsü'nde Akif'in Kastamonu Nasrullah Kürsüsü'nden yaptığı konuşmasıdır. Akif, Sevr Anlaşması'nı anlatmaktadır.
3. Kur'an'dan Ayetler ve Nesirler Üç bölümlük eserin birinci bölümünde Kur'an Tefsirleri, ikinci bölümde Milli Mücadele döneminde yazılmış üç tefsiri ile Kastamonu ve ilçelerindeki vaazları üçüncü bölümde ise edebiyat yazıları, hasbihalleri yer almaktadır.
4. Mehmet Akif Ersoy ( Safahat ve İstiklal Marşı Şairi), Kur'an -I Kerim'den Ayetler (Meal-Tefsir)- Mev'izeler (Balkan Harbi'nde-Milli Mücadele'de)
Hazırlayan: Suat Zühtü Özalp. Birinci kısımda Akif'in yorumladığı ayetlerin Kur'an yazısı ve Latin harfleriyle okunuşu, meali ve tefsiri veriliyor. Bunların sayısı 32'dir. İkinci kısım da sekiz konuşma vardır. Bunlardan üçü Balkan Savaşı yıllarında yapılmıştır. Zağanos ve Nasrullah Camiileriyle Kastamonu ve ilçelerindeki konuşmalarından oluşur.
5. Mehmet Akif, İstiklal Marşı Şairimizin İstiklal Harbindeki Vaazları Hazırlayan: Hasan Boşnakoğlu
6. Babanzade Ahmet Naim, Profesör Abbas Mahmut Akkad, Mehmet Akif: İman ve Ahlak
Hazırlayan: Süleyman Fahir
7. Mehmet Akif Ersoy Hutbeler, sadeleştiren Maruf Evren
Çeviriler:
1. Müslüman Kadını Mısırlı Ferid Vecdi'den tercüme edilmiştir.
1. Hanoto'nun (Hanotaux) Hücmuna Muhammed Abduh'un İslami Müdeafaası Fransız Dışişleri Basanlarından Hanotaux, yazdığı bir makalede, İslamın medeniyeti kabule elverişli olmadığını ileri sürmüş, Muhammed Abduh da buna bir cevap vermiştir. Akif'in bu çevirisi, daha sonra kitap haline getirilmiştir.
3. İçkinin Hayat-I Beşerde Açtığı Rahneler
Abdülaziz Çaviş'ten çevrilmiştir.
4. Anglikan Kilisesi'ne Cevap Abdülaziz Çaviş'ten tercüme edilmiştir. Kitap ayrıca "Hazreti Ali'nin Bir Devlet Adamına Emirnamesi" adıyla da Mehmet Akif'in çevirisinden yayımlanmıştır.
5. Mehmet Akif Külliyatı Hazırlayan İsmet Hakkı Şengüler. Akif'in çevirilerine ayrılmıştır.
1. Orani (Kamil Flamaryon'dan)
2. Hadika-i Fikriyye (Ferit Vecdi'den)
3. Müslümanlıkla Medeniyet (Ferit Vecdi'den)
4. Medeniyet-i İslamiye Tarihi'nin Hataları (Şiblinnumani'den) Corci Zeydan tarafından yazılan Medeniyet-i İslamiye Tarihi adlı eserin hatalarını göstermek amacıyla Hintli Şiblinnumani'nin yazdığı eserlerdir.
5. Asr Suresi Tefsiri ( Muhammed Abduh'dan)
6. Alemi İslam: Hastalıkları ve Çareleri ( Abdülaziz Çaviş'ten)
7. Müslümanlık Fikir ve Hayata Neler Bahşetti? ( Abdülaziz Çaviş'ten)
8. Kavmiyet ve Din, İslam ve Medeniyet ( Abdülaziz Çaviş'ten)
9. Esrar-ül Kur'an (Abdülaziz Çaviş'ten) Bu eserin çoğu bölümünü Mehmet Akif Ersoy tercüme etmiştir.
10. İslamlaşmak (Sait Halim Paşa'dan) Fransızcadan çeviridir.
İslamcılık nedir ne değildir.
İslamiyet, Osmanlı imparatorluğu'nun kuruluşundan başlamak üzere belirleyici bir etkiye sahip olmuştur. Fakat "İslamcılık" adıyla ortaya çıkan düşünce akımının amacı ve işlevi çok farklıdır.
Bir düşünce akımı kimliğiyle İslamcılığın tam olarak ne zaman başladığını söylemek mümkün değildir. İslamcılık, yoğun olarak II. Abdülhamid döneminde kendisi ve rakipleri tarafından tartışılmaya başlandı. II. Abdülhamid, İslamcılık politikasıyla hem Balkanlardaki "Panislavizm"i etkisiz duruma sokmak, hem de içeride siyasal rakiplerinin halk içindeki gücünü kırmak istiyordu. Fakat, zaman zaman aynı silah kendisine karşı da kullanıldı.
İslamcılara göre, Osmanlı imparatorluğu'nda bir çöküş durumu vardı. Bunun sebebi, Batıcıların ileri sürdüğü gibi İslamiyet'ten Kaynaklanmıyordu. Çünkü aslında İslamiyet bilime ve yeniliklere açık bir dindir. Demokrasi, meşruti rejim ve en geniş özgürlükler İslamiyetin özünde vardır. Bu yüzden İslamcılar meşrutiyete karşı değillerdir. Ancak, rejimin memleket şartlarına uydurulması taraftarıdırlar.
Said Halim Paşa'ya göre İslamlaşmak demek; İslam'ın, itikad, ahlak, içtimaiyat ve siyaset sistemini daima zaman ve muhitin ihtiyacına en muvafık bir surette tefsir ve bunlara uymaktır.
İslamcılar çoğunlukla "Sırat-el-mustakim", "Sebilürreşat" ve "Beyan-ul hakim" gibi dergilerin etrafında toplandılar ve yazıları ile devletin çöküş sebebini arayıp kurtuluş yollarını önerdiler. Akımın önemli temsilcilerinden M. Şemsettin Günaltay'a göre, çöküşün sebebi Cinci Hoca, Seyyit Mustafa gibi dar görüşlü kafalardaki adamlardır. Bunların yerine ilimli, çağdaş düşünce ile silahlanmış bir İslamcılığın kurtarıcı olabileceğini savunur. Kalkınmanın metot ve bilgi işi de olduğunu belirten Günaltay, "cahil gericilikle cahil ilericilik" arasında zarar bakımından hiçbir fark görmez. Bu nedenle "her şeyden önce küflü kafalar yıkanmalıdır" der.
İslamcılar, Batı'nın Osmanlı Devleti'nden ileride olduğunu kabul etmişlerdi. Bu yüzden Batı'nın teknik ilericiliğinin alınmasının şart olduğunu savundular. Buna karşılık ahlak ve maneviyat bakımından zayıf olduğunu ileri sürüp Batı taklitçiliğine karşı çıktılar. Şemsettin Günaltay, "Avrupa yalnız kendisini düşünür. Amacı başka ülkeleri sömürmektir. Avrupa'dan merhamet beklemek boşunadır. Kendimiz uyanalım" der.
Çareyi millette bulan İslamcılardan biri de Mehmet Akif'tir. O da Batı'nın teknolojik üstünlüğünü kabul eder. Batı tekniğinin alınmasını isterken taklitçiliği reddeder; "...Dini taklit, adetleri taklit, kıyafet: taklit, selamı taklit, kelamı taklit hülasa her şeyi taklit bir milletin fertleri de insan taklidi demektir ki. kabil değil gerçek bir sosyal topluluk vücuda getiremez, binaenaleyh yaşayamaz..."der.
Milletlerarası politika alanında Batı'nın Osmanlı İmparatorluğu ve diğer Müslüman ülkelere uyguladığı zorba politikaları engellemenin tek yolu olarak "İttihad-ı İslam"ı görürler. Ancak böyle bir birleş
menin kısa sürede başarılmasının mümkün olmadığını da bilirler. Diğer düşünce akımlarından Batıcıları, körü körüne bir taklitçilik peşinde olduğu için tenkid ederler. Başlangıçta Osmanlıcılığa olumlu bakmalarına karşın Balkan Savaşı'ndan sonra bu konudaki düşüncelerini değiştirirler
Sonuç olarak, İslamcılık akımı Osmanlı imparatorluğu'nun, bu metotla önce kendi birliğini ardından bütün İslam dünyasının kurtuluşunu İslamcı rönesans formülüne bağlamıştı. Bu memleketlerin yeniden kalkınmaları ve yükselmeleri ancak ve ancak İslamlaşmakla mümkündü.
*********************************Röportaj********************************
Ümit Aktaş: Artık Müslüman terimine dönme vaktidir
İslamcılık aslında doğası icabı siyasal bir hareketti. Ama İslamcılar siyasallığı bir iktidar kavgası perspektifinde değerlendirmedikleri için, iktidar kavgalarının hep dışında kaldılar. Cumhuriyet sonrası yaşadıkları travmayı ise ancak 1960'lı yıllarda, o da, dünya konjonktürünün de desteklediği bir koşullar içerisinde atlatabildiler.
İslamcılık kavramı nasıl tanımlanabilir; neden böyle bir tanımlamaya ihtiyaç duyulmuştur?
—İslamcılık, İslami birlikçilik ve yenileşmeciliğin ifade edilmesi açısından, mevcut durumu olumsuzlayan ve bu olumsuzlama nedeniyle de mevcut terminolojiden kopma mecburiyete binaen ortaya çıkmış olan bir kavramlaştırmadır. Gerçi, bu terim, başlangıç itibariyle batı dünyasında Panislamizm, İslam dünyasında ise İttıhad-ı İslam olarak kullanılmıştır. İttıhad-ı İslam tabiri Afgani kadar yeni Osmanlı aydınları tarafından da hemen hemen aynı dönemlerde, 1860-1870’li yıllarda kullanılmıştır. Panislamizmin kullanılışı da aynı dönemlerdedir ve karşılıklı olarak birbirlerini etkilemiştirler. Ama İslamcılık teriminin doğrudan bu haliyle kullanımı, aslında İttıhad-ı İslam idealinin zeminini yitirdiği bir dönemde, yani ulusçu akımların etkinlik kazanmaya başladığı II. Meşrutiyet sonrasında, bir anlamda İttıhad-ı İslam idealinin de ulusçu bir paradigmaya uyarlaştırılarak ve bu dönemin ruhuna da uygun bir biçimde ifade edilmesi amacıyla Türkçüler tarafından başlatılmıştır. Yani bu anlamda aslında olumsuz ve “İslamcıların” kastettiği mefhum açısından daraltıcı bir tanımlamadır. Bu tanımın kullanımını yaygınlaştıran ise, “İslamcıların” kendilerini ifade etmek için mevcut Müslümanlık kavramı açısından yeterli bulunmayan yeni bir İslam okumasını ve anlamını ifade etmedeki güçlükleridir. Yani Müslümanlıklarını daha kuvvetli bir şekilde vurgulamak için Müslümanlık teriminin dışına çıkmışlardır. Bir anlamda da bu, tüm toplumun Müslüman oluşu göz önünde tutulduğundan, bölücü ve hizipçi bir anlayışa ve siyasal bir parti yapısına, en azından o dönemde düşmemek için, belki de buna henüz mecbur olmadıkları, yeterli bir cesarete ve zihni hazırlığa sahip olmadıkları için ister istemez başvurulan bir tabirdi.
Abdülhamit dönemi İslamcılığı ile bugünkü İslamcılığın farklılıkları nelerdir?
— Abdülhamit dönemi İslamcılığının iki ekseni vardı. İktidar ekseni, yani Abdülhamit hilafetçi bir politika izlerken; ikinci eksen olan özellikle muhalif aydınlar ve âlimler ise, İslamcı bir muhalefet hareketi yürütmekteydiler. Sözgelimi Mehmet Akif, Said Nursi, Elmalılı Hamdi, Mizancı Murat, İskilipli Atıf, Said Halim Paşa gibi. Elbetteki ister muhalif olsunlar isterse olmasınlar, o dönem İslamcıları, daha doğrusu İttıhad-ı İslamcılar, meseleye karşı daha çok batı karşıtlığı ve batı’ya karşı İslam’ı savunma perspektifinden bakmaktaydılar. Modernleşme karşısında bariz bir ikilem içerisindeydiler. Sözgelimi kadınların eğitimi, demokrasi, hilafet, mezhepçilik gibi. Bu nedenle bakış açıları çok da belirginleşmiş değildi. Zaten bir sınır ihlali hali içerisinde oldukları, yani kendiliklerinin dışına çıkarak yeni bir dünya kurmak istedikleri için, bazı şeylerin yerli yerine oturması, en azından bu aşama için mümkün değildi. Günümüzde meselenin bu biçimsel yönleri büyük ölçüde aşılmış durumdadır. Ama bu kez de geleneksel yapılardan kopulmasının yol açtığı ve yeni bir dünya kurma çabasının getirdiği belirsizlikler; biçimsel de olsa bir İslami birlikteliği sorunlu hale getirmiştir. Daha önce tarihsel ve toplumsal bir muhafazakârlığa kapanmış olan toplumların, bu biçimsel de olsa savunmacı yapıları kırılınca, bu kez arka planda kalan o hazırlıksız arkaik yapıların yeniden inşası gibi bir sorunsal, İslam dünyasında etkileri hâlâ sürmekte olan bir bunalıma neden olmuş, ya da zaten var olan bir bunalımı açığa çıkarmıştır.
İslamcılar neden Abdülhamit ile beraber hareket etmedi?
Abdülhamit iktidara gelince Anayasa ve Meclisi ortadan kaldırdı. Çevresine şeyhleri ve geleneksel bazı din adamlarını alarak hilafetçi bir ideoloji izlemeye çalıştı. Ancak hastalıklı bir iktidar korkusuyla uyguladığı baskıcı politikalar nedeniyle, muhalif aydınları batıcılığa veya İslamcı bir karşıtlığa doğru zorladı. Muhafazakâr bir modernleşme politikası izlediği için, neredeyse günümüzdeki tüm modern kurumlar, onun döneminde kuruldu. Ama medreseleri ihmal etti ve Mecelle’nin geliştirilme çalışmalarını akamete uğrattı. Hilafetçi politikaları da konjonktürel ve içtenlikten uzaktı. O imparatorluğu nasıl olursa olsun ayakta tutmaya çalışıyordu; oysa İslamcılar bu yapıyı değiştirmek, İslamileştirmek istiyorlardı. Bütün bunlar İslamcıları muhalif bir pozisyona sürükledi.
İttihat Terakki kadroları içerisinde yer alan İslamcıların talepleri ne idi?
— İslamcılar kendilerince bir İslamileşme çabası içerisinde oldukları için, müstebit bir anlayışa sahip olan Abdülhamit’e karşı muhalif hareket olan İttihatçıları desteklediler. Amaçları meşruti ve İslami bir yönetimin sağlanmasıydı. Ancak kendileri bağımsız bir iktidar nosyonuna sahip olmadıkları ve özellikle örgütlü bir askeri güce dayanmadıkları için, kendileri doğrudan bir iktidar mücadelesine girişmediler.
Daha sonraki dönemde ‘İslamcılar’ içerisinde başlayan Abdülhamit sempatisi nasıl izah edilebilir?
- Osmanlının son döneminde ortaya çıkan bütün politikalar konjonktüreldi. Osmanlıcılık, İslamcılık, Hilafetçilik, Türkçülük ve hatta batıcılık gibi. İslamcılar da, süreç içerisinde İslamcılıktan Türkçülüğe evrilen İttihatçı politikalar karşısında düş kırıklığına uğradıkları gibi, özellikle bir art İttihatçı olan Mustafa Kemal ve ekibi tarafından da tamamıyla tasfiyeye uğradılar. O zaman ise tüm tepkilerini Mustafa Kemal’e yönelttiler; ona karşı ciddi bir siyasi hareket başlatamadıkları ve bir siyasi lider de çıkaramadıkları için, bir ölçüde de Kemalistler-İttihatçılar tarafından Kızıl Sultan ilan edilen Abdülhamit’i, -tamamı olmamakla birlikte- sembolik bir karşı siyasi figür –Ulu Hakan- olarak savunmaya başladılar.
Cumhuriyet İslamcılıkta nasıl bir kırılmaya yol açtı; şayet hilafet kaldırılmasaydı temel anlamda ne değişirdi?
— Cumhuriyetle birlikte İslamcılar, gerçekleşmesi için destek verdikleri bir politik değişim tarafından tasfiyeye uğratıldılar. İslamcılar bu anlamda iktidar ve siyaset üzerine ciddi analizlere sahip değildiler ve bu konuda klasik bir ulema pozisyonunda bulunmaktaydılar. Yani doğrudan siyasallaşmayı kendi ilmi hüviyetlerine ters bir temsil biçimi olarak görmekteydiler ve bu nosyon içerisinde yetişmemişlerdi. Bilindiği gibi Osmanlı sistemi içerisinde ulema daima ve özenle siyasetin dışında tutulmuştur. İktidar kavgası nosyonuna en uygun zemin olan askeri öğrenciler ise, verilen eğitime uygun olarak ya batıcı, ya da Türkçüydüler. Medreseler ve diğer geleneksel kurumlar ise büyük ölçüde yozlaşmış ya da yüzüstü bırakıldıklarından çökmüşlerdi. Cumhuriyet tarafından tasfiyeye uğratıldıklarında ise, iki önemli tipik davranış gösterdiler: Ya Mehmet Akif gibi negatif, ya da Said Nursi gibi pozitif bir protesto tavrı geliştirdiler. Şeyh Said’in isyanını, yani aktif biçimdeki bu tepkiyi ise, lokal bir mahiyet arzettiği için, bu genellik içerisinde mütalaa etmemekteyim. Yetiştirebildikleri en önemli liderlerin davranışları işte bunlardı. Mehmet Akif’in bu tavrı, aslında bu isimler içerisinde, köktenci bir İslamcılığı kendisi temsil ettiği için, daha sonraki İslamcılık hareketleri açısından ciddi bir kırılmaya ve geleneksizliğe yol açtı. Oysa Said Nursi, konjonktürel koşulları iyi okuyarak ve değerlendirerek, Anadolu’nun derinliklerine çekilerek oradan itibaren başlayan ve kendisinden sonraki hareketler için de bir örneklik teşkil eden, emek yoğunluklu bir “iman” mücadelesi başlattı. Elbet Kemalizm’in keskin ve katı laiklik politikası olmasaydı, bir çok sorun bu sertlikte yaşanmazdı. O zaman belki batıcılar ve İslamcılar meseleleri bu kadar derinlikli tartışmayacaklardı, ama Türkiye de, bugün olduğundan daha olumlu ve ileri bir toplumsallığı ortaya çıkarabilecekti. Hilafet ise, kaldırılmasa bile, ister istemez sembolik bir düzeyde varlığını sürdürecekti.
İslam’ın siyasallaşması, İslamcılık açısından nasıl bir değişmeye yol açtı?
İslamcılık aslında doğası icabı siyasal bir hareketti. Ama İslamcılar siyasallığı bir iktidar kavgası perspektifinde değerlendirmedikleri için, iktidar kavgalarının hep dışında kaldılar. Cumhuriyet sonrası yaşadıkları travmayı ise ancak 1960’lı yıllarda, o da, dünya konjonktürünün de desteklediği bir koşullar içerisinde atlatabildiler. İşte bu dönemde, artık bağımsız bir siyasi mücadele vermenin mecburiyet ve bilincine de ulaştıkları için, bir takım partileşme tecrübeleri nihayetinde, Milli Görüş çizgisinde siyasal bir geleneği başlatabildiler. Elbet bu oluşumu gereksiz gören geleneksel kesimler, daha başından itibaren siyasallaşmaya karşı mesafeli davranırken; yeterli görmeyen daha köktenci bazı akımlar, resmi siyasal zeminin dışında, sivil toplumsal alanlarda da farklı siyasal ve kültürel pratikleri ortaya koymaya çalıştılar. İttihad-ı İslamcıların biçimci birlikçi çabalarına karşı bu dönem İslamcıları, artık bilinçli cemaatsel oluşumların çoğullaştırdığı sivil bir İslami anlayışı etkinleştirmeye çalıştılar.
Türkiye’de İslamcılar yerine Müslümanlar demek daha doğru değil mi? Yüzde 90’ı Müslüman olan ülkemizde ‘İslamcılar’ nasıl bir sosyopolitiğe tekabül ediyor?
— İslamcılık terimi, toplumsallıktan farklılaşmaya çalışan bir İslamileşme çabasının, kendisini ifade edebilmesindeki bir mecburiyete ve zarurete mebni olan bir tanımlamaydı. Bu, toplumsallıktan kopmak istemeden farklılaşmaya çalışan bir ikircimi ifade etmekteydi. Ama tüm toplumsallık açısından artık belli bir eğilim olarak özelleştirilince, sanırım artık bu tür yapıntı bir terime sığınmanın da bir anlamı kalmamaktadır. Aslında bu terim, kendilerini Müslüman olarak tanımlamakla yükümlü olan bizler açısından oldukça sıkıntı veren, dahası İslam’ı salt siyasal bir fenomene indirgeyen bir tanımlama. O nedenle, artık Müslüman terimine geri dönmekte yarar var diye düşünmekteyim.
Küreselleşen bir dünyada cemaatçi İslamcılık anlayışı da bitmekte midir?
— Aslında küreselleşmenin sorununun cemaatlerden çok ulus devletlerle olduğunu düşünürsek, küresel bir dünyada cemaatlerin daha işlevselleştiğini bile söyleyebiliriz. Cemaatler belki devletler kadar donanımlı ve etkin güçlere sahip olmasalar bile, daha dirençli ve işlevsel yapılardır. Bence İslamcılık, bir süre yürüttüğü devletçi modellemelerden sonra, şimdilerde, aslında gelenekselliğe de uygun bir biçimde, cemaatçi oluşumları yenilemeye yönelmiş bulunmaktadır. Zira cemaatler iletişim açısından daha denetimli, kullanım ve hareket açısından daha işlevsel, bilinçsel ve eğitimsel oluşumlar açısından daha uygun ölçekte, daha hızlı ve akıcı, giderek karmaşıklaşan bir dünya karşısında oldukça farklı perspektifler oluşturmak için de daha uygun bir örgütlenme modelidir. Sonuçta bu yolla, bir cemaatler çoğulluğu içerisinde toplumsallık farklı perspektiflerden örgütlenmekte ve bu örgütsel çoğulculuğun harmonisi, sizi belli bir tanımlı dünyaya taşımaktadır. Bu çok cepheli aygıt, hilafetçilerin birlikçi projesi kadar devasa bir cesameti hedeflemese de, belirgin bir bilinçten yoksun bu cesametin çok da işe yaramadığı bu süreç içerisinde yaşanan deneyimlerle ortaya çıkmıştır.
Bir de projektörlerimizi geleceğe çevirecek olursak, son dönemlerde devlet içindeki kimi derin yapılar deşifre ediliyor? Bu deşifre ameliyesini nasıl okumalıyız?
— Aslında bunlar, kendisini idame ettirebilmek için haddinden fazla kire batmış olan bir sistemin, artık tıkanma noktasına geldikten sonra, bu çirkinliklerini artık gizleyememesi nedeniyle ortaya çıkan görüntüler. Dolayısıyla bunu bir deşifreden ziyade bir dökülme olarak görmek daha doğru olacaktır. Kuşkusuz ki hiçbir sistem salt bu tip gestapo tipi gizli cinayet örgütleriyle ayakta kalamaz. Bu tür gizli örgütlerin getirileri kadar maliyetleri de yüksektir. Oysa açık hegemonik örgütler, sözgelimi dini cemaatlerin iktidarların ayakta kalması üzerindeki destekleme maliyetleri çok daha düşüktür. Beri yandan, sözgelimi efsaneleştirilen Teşkilat-ı Mahsusa, İttihatçıların yirmi yıllık mücadelesi akabinde iktidara gelmelerinden sonra kurulmuş bir örgüttür. Oysa bu süreç içerisinde İttihatçılar, o günün imkânlarıyla, yurt içinde ve dışında, farklı dillerde yüzlerce gazete ve dergi yayınlamışlardır. Oysa biz, kendi ülkemizde ve meşru bir zeminde ve bugünün imkânlarıyla bir dergi çıkarmakta bile zorlanmaktayız. Sonuçta tüm bunlar bir davaya iman meselesidir.
Sosyopolitik olaylarda birtakım gizli etkenlerin rolü olmakla birlikte, hiçbir zaman toplumsal ve tarihsel olayların izahında bunlara başvurma veya bunları etken bir güç olarak görme eğiliminde olmadım. Sonuçta bunu bilimsel bir tavır olarak da görmemekteyim. Bu, sadece bu olayları anlamakta zorluk çeken veya kimi faktörleri gereğinden fazla abartarak menfi veya müspet bir manipülasyon amacı güden kimselere özgü bir yaklaşımdır. Mesela insanlar kayıp ya da gizli bir kıymetli metaın bulunması için bir kâhine başvurur ve bunun için ona belli bir meblağ ödeyerek, aslında o kâhini zenginleştirirler. Hiç düşünmezler ki, bu şahıs gerçekten böyle bir güce sahip ise neden benim üç kuruşuma tenezzül etmekte; neden kendisi doğrudan bu gizli hazinelere ulaşmamakta. Kısacası insanlardaki akletme yetersizliği ve bir takım çevrelere ilahi güçler atfetme eğilimi, onları kendi emekleri üzerinde düşünmekten ve bunları anlamaktan uzaklaştırmaktadır. Aslında bu bir tür fetişizmdir. Devlet de böylesi mizansenlerle kendisi etrafında bir efsane yaratmaya çalışmaktadır. Sonuçta bu hikâyelerin konuşulması bile bu mizansenin bir parçasıdır. İnsanlar geçmişte nasıl kendilerine çıkar sağlıyor diye bir takım putlara tapınmaktaydılarsa, bu günde aynı olgu farklı mizansenlerle sürdürülmektedir. Olguların anlaşılmaması için olaylar gizemli mecralara çekilmekte, bir başka tabirle mistifiye edilmektedir. Zaman zaman bazı put kırıcılar ortaya çıkıp putları temizlese de, insanların zihinleri gerçekten Allah’ı birlemedikçe, yani onun yaratıcılığına ve kâinattaki egemenliğine inanmadıkça, bir süre sonra başka bazı insanlar çıkıp sahneye bu kez başka putlar yerleştirecektir. Onun için olayları izah ederken bize düşen, Allah’a iman etmek ve aklımızı kullanmaktır; yoksa bilmediğimiz hususlarda gaybı taşlayarak etrafımızda bazı metafizik imgeler ve vehimler yaratmak değil. Çünkü işte o zaman, tam da tevhidi bir bilince ters bir anlatışa sapmış oluruz.
Vakti zamanında Alman imparatorundan müneccim isteyen Osmanlı padişahına imparator, gizli bir güç aramasına gerek olmadığını, en büyük yol göstericinin padişahın yanında olan Kuran olduğunu bildirmişti. Padişah buradan gereken dersi çıkarmış mıdır bilemem; ama insanlar, o Kuran’ın ayetlerinden bile bir takım esatiri anlamlar, gizemli güçler, efsunlar, müneccimlikler aramakta ve bulmaya çalışmakta. Çünkü aklımızı kullanmak ve hedeflerimize kendi emeğimizle ulaşmanın ahlaki bilincine maalesef sahip bulunmamaktayız. Bizim için en kutsal şey, kendi cehdimizle elde ettiğimiz şeylerdir; cihad da işte budur. Yoksa birilerini yerin dibine batırmak, başkalarını yüceltmek, tarihin en yalın olaylarında bile sözgelimi Yahudi parmağı aramak gibi eblehliklerle hiçbir şey izah edilemez. Toplumsal olayları izah etmedeki en kolay yol, bir takım efsaneler üretmektir; en zor şeyse cihad etmek; yanlış anlaşılmasın, savaştan söz etmiyorum, sadece inandığı hedefe ulaşmak için sabırla ve hedefinden hiç sapmaksızın mücadelesini, emeğini sürdürmektir. Yoksa bu tip efsanevi şeylerle, sadece kendi kendimizi kandırmış ve sorumluluklarımızdan kaçmış oluruz. Koskoca Arap dünyasını titreten İsrail’in, yani Yahudilerin, geçtiğimiz yıllarda Hizbullah’ın karşısında düştüğü durumu hiç kimse unutmasın ve elbet, Kuran’daki Davut (a.s.)’ın kıssasını da.
16 Nisan 2009 Perşembe
İslamlaşmak Ne Demektir? İslamcı Kime Denir?
15 Nisan 2009 Çarşamba
TÜRKİYE’DE İSLAMCILIK ve TEMELLERİ
TÜRKİYE’DE İSLAMCILIK ve TEMELLERİ
1- Osmanlının Son Dönemi ve Fikir Hareketleri
a- Batıcılık’ ın İlk Devresi: II. Mahmut Dönemi ve Tanzimat (Düzenleme)
b- 1856 ıslahat Fermanı
c- II. Abdülhamit Dönemi
d- II. Meşrutiyet Dönemi
e- Cumhuriyet ve Batılılık
XIX. ASIR DÜŞÜNCE AKIMLARI ve OSMANLI
a- Hürriyet Kavramı
b- Yeni Osmanlılar
c- İslamcılığın Ortaya Çıkışı ve Çalışmaları
d- Jöntürkler
e- İttihat ve Terakki
f- Türkçülük
18.YY İSLAM DUNYASINDA DURUM:
1774 yılında küçük kaynarca ile yenilen Osmanlı Devleti,
1798 Mısır’a giren Napolyon,
1830 Fransa’ nın Cezayir’i işgali Ve sonrasında Tunus işgali,
İngilizler tarafından işgal edilen Hint kıtası- kaybedilen Süveyş Kanalı gibi umum manzaralar vardı..
İSLAM DÜNYASININ TEPKİSİ:
19. yüzyıl şartlarında Müslümanların durumu genel hatlarıyla iki maddede özetlenebilir:
1) İslam, kültürel yapının bir unsuru konumuna dönüşmüş ve bu biçim genel kabul görmüştür; İslam'ın gelenekselleşmesi.
İlk nesil Müslümanlar ve onları takip edenler, İslam'ı olması gereken şekliyle anlayıp uyguladılar ve "Saadet Asrı" nı oluşturdular. Sonraki devirlerde tutum ve tavırlarda önemli değişiklikler görülmeye başlandı. Din, kültür olarak benimsendi. Kültür ise insan eseridir. Toplum hem kültürü oluşturdu hem de bu kültürden beslenmeye başladı. Böylece İlahi olan din, beşer ürünü bir din haline getirilerek yozlaştırıldı, vahiy’den uzaklaşıldı. Gerçek İlahi din yerine ifsada, bozguna uğramış bir din inancı oluştu. Bir yazarın dediği gibi;
Kültür; bir toplumun kimliğidir. Bir toplumun kimliği ise o toplumun dinini temsil eder.
Bu kültür nasıl meydana geldi, neyin sonucunda oluştu?
Toplumların kitleler halinde İslam'a katılmaları sonucunda İslam'ı bilmeyen, anlamayan insanların, bilenlerin karşısında baskın bir şekilde çoğunluğu teşkil etmeleri ve gelirlerken eski pagan anlayışlarını da beraberlerinde getirmeleri büyük sebeplerden biri görünmektedir. Ve toplumun, Kuranı hayatlarından çıkarıp atmaları ile Kuran nesli ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. İşte bu inanç ve uygulamalar toplumun dini haline gelmiştir.
Böylece Gelenek, mutlak hakikatleri içeren ilahi esaslar karşısında alternatif bir din konumuyla yerini almıştır.
2) Müslümanların yaşadığı coğrafyanın büyük bir kesiminin, Batı emperyalizminin kontrolüne girmiş olması.
Batı'nın İslam'a ve Müslümanlara yönelik saldırılarına karşı da iki tutum ortaya çıkar:
1) İslam'ı ve Müslümanları Batı'nın standartlarına uydurmayı hayatlarının ve bilgilerinin yegâne gayesi edinenler. Hindistan da Sir Ahmet Han gibiler. Onu Mirza Gulam takip eder. Osmanlı içerisindeki "Tanzimat aydınları" da aynı kesimin bir başka coğrafyadaki emsalleri olurlar. Bunlar "Batılılaşma"yı varlıklarının gayesi olarak benimserler.
2) Gerçek anlamda kurtuluş ve saadetin ancak ve ancak Kur'an ve Sünnet'in tanımladığı İslam'a dönmekte olduğunu savunanlar.
Bu bozulmaya karşı "Dur" diyen ve bir set görevi üstlenen şahsiyetler hiç eksik olmaz. İslamcı damar XII. yy da İbni Teymiye ve İmam Gazaliden başlar, XVIII. yy Şah Veliyyullah Dehlevi*** Muhammed Bin Abdulvahhab, Cemaleddin Efgani’, Şeyh Muhammed Abduh, Reşit Rıza’ya kadar gelir.
ŞAH VELİYYULAH DEHLEVİNİN TESPİTLERİ:
*** 1-Müslümanların inançlarına karısan cahili unsurları ayırarak, gerek estetik, gerekse ilim ve siyaset alanlarında bir takim yozlaşmaları tespit etmeye çalışır.
2-Özellikle hilafetin gerçek misyonunun icra edilmediğinden, dolayısıyla sosyal hayatta birtakım müesseselerin kontrolsüz kaldığı tespitini yapar.
3-içtihat ruhunun yok oluşundan ötürü muzdariptir. Taklidin insanları birtakım dogmalara sevkettigini belirterek, içtihadı terk eden âlimleri ağır bir şekilde eleştirir.
4-Tasavvuf adı altında birçok şeyin İslam Asli Kaynağına bulaştığı tespitini yapar, rahatsızlığını dile getirir.
Bu kapsamda olmak üzere Sudan'daki Mehdi kıyamını, Cezayir'deki Abdulkadir kıyamını, Bengal'deki Hacı Şeriatullah kıyamını, Hindistan'daki Seyyid Ahmed Şehit kıyamını, Libya'daki Senusi kıyamını zikredebiliriz
MUHAMMED BİN ABDULVAHHAB ve TESPİTLERİ
1730’ku yıllarda Osmanlının uzak bir toprağında Arabistan’da M.Bin Abdulvahhab (1703–1792) ihya hareketindeki silsilede yerini aldı.
a-Evliyanın aracı rolüne inancının bidat olduğu, vesile –aracı koyma- işinin sonradan uydurulduğunu,
b-Peygamber dahi olsa hiçbir insanın şefaatçi olamayacağını, Allah’tan başkasından yardım istenemeyeceği,
c-Orta zaman ulemasının fikirlerine uymanın kişiyi yanlışa götüreceğini, asıl uyulması gerekenin meşru kaynak Kuran ve peygamberin eğitim metodunun olduğunu vurgulamış bunun mücadelesini vermiştir.
d- mezarlarda ibadet edilmesini, onların kutsanmasını şirkle aynı seviyede görmüştür. Mezar ziyareti aynı zamanda puta tapıcılığa da vesile olabileceğinden mezarların kutsanmasına sebep olabilecek her türlü şey -üzerine yazı yazdırmak, türbe yaptırmak gibi- yasaklanmıştır. Ağaç ve taş gibi şeylerin kutsanması, Allah'tan başkası adına kurban kesilmesi, adak adanması, muska takılması, nazar değmesini engellediği inancıyla nazar boncuğu taşınması, bir hastalığın, belanın defi veya güzel görünmek vesaire maksadıyla boncuk, ip ve benzeri şeylerin takılması, sihir, büyü, yıldız falına inanılması ve Allah'tan başkasına dua edilip yardım dilenmesi bidattir, şirktir.
e -10.yy’dan beri kapalı olan ictihat kapısı yeniden açılmalıydı.
18 ve 19. yüzyıldan sonra ortaya çıkan İhyacı-ıslahçı- tecditçi söylemlere kaynaklık ederek Hindistan'da Şah Veliyullah Dehlevi'nin, Kuzey Afrika'da Muhammed b. Ali Senusi'nin, Yemen'de Muhammed el-Şevkani, Fas'ta Fas Sultanı Mevlevi Süleyman'ın, Tunuslu Hayreddin Paşa'nın, Cemaleddin Afgani'nin, Muhammed Abduh'un, Reşid Rıza gibi bir çok Müslüman düşünür ve ıslahatçının çizgisinde kendisini hissettirmiştir. 19.yy’da C.Efgani (1839–1897) ve M.Abduh (1845–1905) önderliğinde oluşan İslamcı fikir hareketi günümüze kadar etkisini sürdürmekte ve halen birçok bölgeyi etkilemektedir. Fikirleri M.Akif üzerinde etkili olan iki isimdir.
1-Osmanlılar yükseliş devri dediğimiz döneme kadar kendi uygarlıklarını Batı’dan üstün saymışlar, bu yüzden Batı’nın model olarak izlenmesi bir sorun olarak görülmemiştir. İmparatorluk gerilemeye başlayınca Niçin geri kaldık? sorusu sorulmuş ve cevaben devlet yönetiminin bozulduğu ileri sürülmüş, bununla beraber Batı’nın askeri üstünlüğü gösterilmiştir. Bu sorular ta 18. yy. başlarında yani 1700-1730 III.Ahmet zamanında sorulmaya başlanmıştı.
Gerilemeyi Din bütünlüğünün yitirilmesine bağlayan bir kısım Ulema da var olmuş ama belirgin bir etkiye sahip olamamışlardır.
Matbaa işte bu lüzum üzerine (İ.Müteferrika 1730) ülkeye girmiştir. Avrupa’nın çeşitli başkentlerine elçiler gönderilmiş ve sorunlar tespit edilmeye çalışılmıştı.
Lale Devri diye anılan bu dönemdeki bozulmaya karşı bir kısım mütedeyyin insanlar kıyam etmişlerdir. Patrona Halil Kıyamı veya isyanı bunun tipik bir örneğidir. Açlık ve sefalet içinde olan bir halkın zevk ve sefa içinde yaşayan saray zümresine karşı bir kıyamı.. Kıyamın komuta merkezi Beyazıt Camiidir. Burada yapılan istişareler (Serdengeçtiler Hareketi) sonucu başlatılan ayaklanma organizeli bir işin sonucudur. Şuradan anlıyoruz; 1726’da saraylar taşlanmış, 1729’da Sadabad basılmış. Nihayet 1730’da hareket son halini almıştı. Saray dışında geçici bir hükümet kurulmuş _kolluk kuvvetlerine kadar_ ama devam edememiştir. I.Mahmut tarafından hareketin 3 lideri suikastlarla ortadan kaldırılmıştır.
Patrona Halil isyanın nedenini şöyle açıklayacaktır: Biz bunu şeriatın hükümlerinin tatbik edilmesi için yaptık.
Batı’nın askeri kuruluşlarından örnek alma çabaları I.Mahmut (1730-1754), I.Abdülhamit (1774-1789) ve III.Selim’le (1789-1807) devam eder. II.Mahmut (Gavur Mahmut 1808-1839) sonra M.Reşit Paşa tarafından Tanzimat ilan edilir.Arkasından Islahat Fermanı gelir. Ve böylece Batı’nın günlük kültürü de İmparatorluğa girdi. Giyim kuşamdan tutun ev eşyası ve insan ilişkilerine kadar.
Devletin bütün kurumlarında başlatılan yenileşme çabaları, karşılaşılan tepkiler dolayısıyla istenilen sonucu vermedi.
Osmanlı’da yeni Tanzimat düzenine karşı ilk ayaklanma Kuleli Vakasıdır (1859). Şeyh Ahmet tarafından sufi bir kıyam olarak tarihte yerini almıştır.(fedailer Hareketi-Müslüman öğrenciler)
II.Abdülhamit Dönemi:
Tanzimatçıların gittikçe yoğunlaşan Batılı davranışları artık çekilmez bir hal almaya başlayınca
1860’da Namık Kemal ve Ziya Paşa (Yeni Osmanlılar) yozlaşan saray ve etkilenen topluma karşı ilk sistematik eleştirilerini başlattılar. 1870’ten itibaren Osmanlı için İslami bir model başa geçirmek isteyen aydınlar çıkmaya başladı. O yıllarda tahta çıkan II. Abdulhamit için de bu İslami fikirler geçerli bir politika olarak belirmeye başladı. İttihadı İslam fikrini kendi ülkesindeki tebasını birleştirmek için bir bayrak olarak kullandı. Yine bu fikri ülke dışındaki müslümanlar için emperyalizme bir karşı koyma aracı olarak düşündü.
MUHAMMED ABDUH VE CEMALEDDİN EFGANİ: YENİ ARAYIŞLAR
İçtihat kapısının kapalı değil, ardına kadar açık olduğunu söyleyen anlayış, işte bu yeni filozofik anlayıştır. Said Nursi de prensip olarak içtihat kapısının açık olduğunu söylemekteydi. Ancak Said Nursi'ye göre, bu zamanda içtihad kapısından içeri girmeye engeller bulunmaktaydı. İçtihat kapısının tamamen açan bu anlayış, İslamın içtihada müsait olmayan muhkem kısımların da tartışılmasına sebep olmuştur. Başka bir deyişle, Kur'anın etrafındaki surlar zaten yıkılmış, doğrudan Kur'ana saldırılar başlamıştı.
İçtihat kapısının açılması, dinde teceddüt anlayışını da beraberinde getirmekteydi. Dini bir teceddüd fikri Efgani'de ifadesini bulmaktadır. Efgani'ye göre bu uğurda en önemli engel, Müslümanların siyaseten dağınık oluşuydu. Öyle ise, tecdit için önce bütün dünya Müslümanlarının siyasi birliğinin sağlanması gerekiyordu. İttihad-ı İslam ya da Panislamizm, bu anlayışın doğudaki ve batıdaki tanımlama biçimiydi.
Cemaleddin-i Efgani, bir İttihad-ı İslam hastasıydı. Her nereye giderse gitsin, her kiminle görüşürse görüşsün, bu konuda onunla birlikte hareket edebileceği kanaatiyle, kendini ona adayıp birlikte hareket edebileceği şartlar oluşturmaya gayret etmek ister. Fikirlerini diri tutmak için, devlet başkanlarıyla görüşmelerde bulunup eyleme geçmek ister. Ancak devlet adamlarının statükocu (mevcut durum) yapısı o'nu hep yeni birilerini aramaya sevk etmiştir.
İstanbul’a ikinci gelişinde, II. Abdülhamit’in de benzer bir politikası olduğunu görünce, birlikte hareket etmek niyetiyle, Abdülhamit’i yönlendirmeye çalışır. Abdülhamit’in sadece Osmanlı Devleti altında yaşayan Müslümanların birliğini ve daha ziyade Osmanlı Devletinin kurtarılması fikrini önce o da kabul eder. Böylece, dönemin en büyük gücünün etrafında diğer İslam ülkelerinin birleşebileceğini düşünerek destek verir. Ancak, Abdülhamidin yanlış istibdadı ve sadece ülkeyi kurtarma fikri etrafında politika yapması, o'nu kendi projesini uygulaması konusunda derin hayal kırıklıklarına uğratır.
O'nu hayal kırıklığına uğratmayan biri vardır. O da İslamcı projenin önemli sacayaklarından Muhammed Abduh'tur. Birlikte Fransa'da Urvet-ul Vuska dergisini çıkararak müslüman devletlerin batı emperyalizmine karşı duruşlarını teşvik ederler. Müslüman ülkelerin önce bağımıslıklarını kazanmalarını, daha sonra da birlikte büyük bir güç oluşturmalarını hararetle savunuyordu.
Nedeni henüz anlaşılamayan bir tarzda, Abduh, Beyrut’ta, İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlığı uzlaştırma amaçlı bir dernek kurdu. Ancak, halifelik siyasetine uygun düşmediği için, Abdülhamit, bu hareketi sona erdirmek için İngiliz hükümeti nezdinde girişimlerde bulunarak Abduh'un Suriye’yi terk etmesini sağladı.
Tekrar geldiği Mısır'da, Ezher Üniversitesi yönetim kuruluna üye seçildikten sonra, kafasındaki projeyi uygulamaya koyuldu. Ve bu üniversitede daha önce okutulmayan, tarih, coğrafya, tabiat tarihi, matematik ve felsefe gibi derslerin müfredat programlarına alınmalarını ve okutulmalarını sağlamıştı. 1899'da Mısır baş müftüsü olmuştu.
Afgani'nin Islahat Programı:
1-"Toplumun Islahı"
Doğu kökenli bir yığın sapık ve yanlış inançların, her türlü hurafe, bidat ve sapmaların terk edilmesi gerekir.
2-"İslam Birliği"
Müslümanlar arasındaki ırk, cinsiyet, dil, soy, coğrafya menşeli her türlü ayrımları kaldırıp, İslam'ın kardeşlik ruhunu hâkim kılmak gerekir.
3-"Mezhep Taassubu ve çözüm" Telfik
Ataları körü körüne taklit anlayışını terk edip atmalı, içtihat kapısını yeniden açmalı,geliştirmeli ve dinin doğrudan özüyle irtibatlı konuma gelinmelidir. Çünkü mezhepler artık birer din halini almıştır.
4-Dört bir yana dağılmış Müslümanların emperyalist Batıya karşı güçlenip önce kendi devletlerini kurmalarına ihtiyaç vardır. Daha sonra bu devletler "İslam Birliği Devletleri" olarak bir birliğe girmelidir.
5-Mezhep taassubunu terk etmek elzemdir. Bu birliğin ve terakkinin önünde bir engeldir.
İLK NESİL İSLAMCILAR:
İlk İslamcı nesil 1856’da çıktı, 1924’te misyonunu tamamladı. N.kemal, Ali Süavi, Z.Paşa vb…
Tarihsel fıkıh formasyonunun gerektirdiği içtihat yapma donanımına sahip olmasalar bile, yeterli sayılabilecek bir bilgi birikimine sahiptiler. İslami ilimlere vakıftılar. Düşüncelerine referans olacak ayet ve hadise başvurma yetenekleri vardı. Mezhepler arasında içtihat seçimi yapabilecek kapasitedeydiler. Senet ve metin kritiği yapabilen bir ilme sahiptiler. Baban zade, Elmalılı, İ.H.İzmirli gibi.
Namık Kemal İslam'ın başlangıç dönemlerinde bir çeşit meşrutiyet olduğunu ve eğer halkın şura egemenliği ilkesi kabul edilirse, kimsenin bir meşrutiyet yönetimi kurulmasına karşı gelme hakkı olmayacağını yazmıştı. ve meşrutiyetin ilan edilmesine katkı sağlamıstır
Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu.1876'da I. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi'yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca II. Abdülhamid'in Meclis-i Mebusan'ı kapatması üzerine tutuklandı. Beş ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Midilli Adası'na sürüldü.1888’de sürgünde öldü.
Jöntürkler içinde yer alan İslamcı kesim Ulemanın ve medrese sisteminin çürüdüğünü, bir reforma tabi tutulması gerektiğini hissediyorlardı (1890) Medreselerde okutulan dersler 300 yıl önce yazılan eserler ve şerhlerdi. Var olan eserler şerhin şerhiydi. Islama ve milli müesseselere bağlı olan aydınlar, milletin uyanışını ve devletin kurtuluşunu, Taklit ile değil, var olan temel değerlere sarılmakta görüyorlardı. Batının tekniği alınsın, fakat dini kültür ve geleneksel değerler saklı kalsın: Onlar eldeki son müstakil İslam vatanını korumaya çalışıyorlardı.
Bu dönemin İslamcıları:
Sırat-ı Mustakim ve Sebilir Reşad dergisi çevresinde; Eşref Edip Fergan, Manastırlı İsmail Hakkı, Akif, A.Hamdi Akseki, Baban zade,
Volkan Gazetesi etrafında; Said Kürdi, Derviş Vahdeti, Filibeli A.Hilmi,
İslam mecmuası vb. çeşitli gazetelerde yazıları çıkan Elmalılı H.Yazır, Said Halim Paşa, Mustafa Sabri Efendi.
Halim Sabit, Ömer Ferit Kam, Şemsettin Günaltay,
Kelimeyi Tayyibe gazetesi sahibi Ebul-ula Mardin gibi şahsiyetler var.
SIRATI MÜSTAKİM DERGİSİ TARİHİ
Haftalık fikir ve siyaset dergisi Eşref Edip ve Ebul-Ula tarafından 1908 tarihinde çıkarılmaya başlanmıştır. 183.sayıdan itibaren Sebilürreşat ismini almıştır. İttihat Terakki tarafından defalarca kapatılmış, en son 1925 Şeyh Sait kıyamı bahanesi ile süresiz kapatılmıştır.1948 yılnda yeni harflerler tekrar yayına girmiş. Ve 1965 yılına kadar yayınına devam etmiştir. Yazı ailesi Manastırlı İsmail Hakkı, Ahmet Naim, Akif, Eşref Edip, Tahir Mevlevi, M.şemsettin, Kamil miras, Hasan Basri çantay, Ömer Rıza Doğrul gibi seçkin kalemlerden oluşmuştur.
Ortak kalıpları; Kuran değişmez anayasa, meşveret konusu yani danışarak siyaset etme ilkesidir. İslamda parlementer sistem Batıda olduğu gibi çeşitli kat ve sınıfların temsil edildiği bir meclis değil, bilakis gerçeğin araştırıldığı bir danışma organıdır. Ve bu danışmanlar toplumda yer edinmiş, islami ilimleri bilen aydınlar olmalıydı. Temsili bir meclis olarak bugün İran Meclisi buna bir örnek olarak verilebilir.
Ana fikir: İslam dini felsefe ve müspet bilim aleyhtarı değildir, bunlar Müslümanlar tarafından iyi öğrenilmelidir. Ve geniş bir eğitim reformuna ihtiyaç vardır, uygulamaya geçilmelidir. En önemlisi İslam devletleri Batı ile olan rövanşlarından önce kendi kendilerine yetecek güce kavuşmalıydı.
Tespitler; İslam’ın ve Osm. İmp.’nun gerilemesinin sebepleri müslümanların ataletinden kaynaklanıyordu. Din mânii terakki değildir. Toplumun kurtuluşunun tek reçetesi taklitçilik değil, öze dönüş- İslamlaşmadır. Batının ahlakını, yaşayışını ve tefekkürünü almaya taraftar olan Batıcıları, fikren ve dinen dalalette sayıyorlardı. S.Reşat çevresi, ictihat kapısının yeniden açılması taraftarıydılar.
İslamcılık Nedir: Din olarak kendilerine İslamiyeti referans alan ve kendilerini belirgin olarak “Müslüman” kimlikleriyle ortaya koyan toplulukların, bu hayat görüşünü dünyaya hakim kılmak için çeşitli alanlarda göstermiş oldukları gayret ve alışmanın adıdır.(Ali Bulaç)
İslam'ın geleneksel kalıplardan kurtarılıp, asli kimliğine kavuşturulması ve yeniden hayata, topluma hâkim kılınması için verilen mücadelenin, ihya- ıslah hareketlerinin bütünüdür.
Said Halim Paşa: İslamlaşmak demek; İslamın itikat, ahlaki ve toplumsal naslarını ve siyaset sistemini daima zaman ve yerin ihtiyacına göre en güzel şekilde tefsir etme, bunlara uymadır, der. Batıda olan demokrasinin alası İslami nasslarla bir ölçüye oturtulmuştur. Parlamenter sistem için “Onların işi, aralarında danışma iledir.” Ayetini delil olarak getirir. Daha iyiyi –adaleti- nasıl sağlarız, ölçüsü vardır. İslamda körü körüne hükümdara itaat diye bir prensip yoktur.
Batının tekniğini alıp, müslüman kültürü saklama-tutma anlayışına sahip İslamcılar; S.Halim Paşa, Ömer Rıza Doğrul, M.Şemsettin Günaltay vb.dir.
İttihadı İslam için Türklük ve kavmiyyet davası en büyük engeldir. Bu sözler, “İslamda Kavmiyyet Davası Yoktur” kitabını yazan B.ahmet Naime’e aittir.
Dinde tecdidin gereksiz olduğunu savunan ulema da vardı; Mustafa Sabri Efendi gibiler.
1909’da İttihadi Muhammedi cemiyeti etrafında toplanan bu kesim Hadis ehli veya geleneksel kesimin savunucularıydılar. Volkan Gazetesi etrafında kümelenmişlerdi.
Prens Sabahattin: Önceleri İ.Terakki ile beraber olan bu şahsiyet daha sonra fikri anlaşmazlık nedeniyle yollarını ayırdı. Onda Osmanlının kurtulma reçetesi şuydu: Herşeyin devlete bağlı olarak, devletin izniyle ya da devletin baskısıyla yapıldığı bir ülkede kişilerin kişisel yeteneklerini göstermesi mümkün değildir. Yapılması gereken, Türkleri memuriyet sıkıntısından kurtarmak, kabiliyetlerinin gelişmesini sağlamak, İmp.luk içindeki alt-din ve kültür guruplarına kendi kimliklerini geliştirecek siyasi imkanları tanımaktı.Liberal anlayışı savunan biriydi.böylece dağılma önlenecek, kalkınma hedef olacaktı. Bu ancak bürokratik idareye son vermekle sağlanabilirdi.
Türkçüler; Osmanlı milletinin esasını Türklerin teşkil ettiğini, devleti onların kurduğunu ve koruduğunu, fakat buna karşılık gereken alakayı göremeyerek ihmal edildiklerini, küçümsendiklerini iddia ediyorlardı. Her ulusun kendi ulus devletini kurup, siyasi ve askeri bağımsızlığını savunuyorlardı. Bunların üzerinde daha çok, Rusya idaresindeki Türk diyarlarından gelmiş fikir ve hareket adamlarının tesirleri görülüyordu. Gaspıralı İsmail vb. gibi.
Bunlar “Din bağı ve dini hislerle toplulukların harekete gelmeyeceğini, artık insanları idare eden hissin ırk duygusu ve sevgisi olduğunu” ileri sürüyorlardı. Ahmet, Mehmet olan isimler yerine Kaya, Cengiz, Demir vb. isimleri tercih ediyor, “Ergenekon Bayramı” diye millete yabancı gelen günler ihdas ediliyordu.
Türkçüler de kendi arasında ikiye ayrılıyordu. Batıcılar, kanunlarından balosuna, içkisine ve şapkasına kadar, Avrupa’ya taraftar olduklarını ve İslamiyet’i terk etmek gerektiğini açıkça yazmakta idiler. Bunların bir kısmının, din gibi milliyetle de ilgileri yoktu.
Türkçülerin ileri gelenlerinden ve Türk Ocağı kurucusu Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu önceleri Sıratı Müstakim ve SebilürReşat’ta yazı yazmakta idiler. Balkanların kaynaması, Arnavutluk gibi toplumların isyan çıkarmaları ve ayrılık istemleri vb. nedenler ileri sürerek “dinin bağlayıcılığının “ yeterli gelmediğini artık ırka dayalı, ırk esaslı fikirler yazmaya- savunmaya başladılar. S.Müstakim mensupları bunu tasvip etmeyince ayrılıp başka gazetelerde fikirlerini beyan ettiler.
1917 yılında “Yeni Mecmua” ve Ziya Gökalp, H.Suphi Tanrı över vb. etrafında toplanmış olan Türkçülerin, “Büyük adamlarımızı tebcil (saygı-hürmet) edelim” diyerek Tevfik Fikret gibi din ve ümmet fikirlerine aleyhtar bir dinsizi göklere çıkarmaları, gelinen son noktayı gösterir..
Not:. Ömrünün uzunca bir çağında dindar, sofu ve hatta Akif’le arkadaşlığı olmasına rağmen, daha sonra dinsiz olması böyle izah edilebilir
Ahmet Ağaoğlu: Türkçülüğün önde gelen adlarından, Azerbaycan doğumlu. 1911’de Türkçülük akımını savunan Türk Yurdu Cemiyetinin kurucuları arasında yer aldı. Türk Yurdu adlı gazetede yazılar yazar. Türkçülük ve Batılılaşma akımlarını savunan kitapları ve yazılarıyla tanınan yazar 1939’da öldü.
Gökalp; "Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak "sloganıyla; Türk yaşamından esinlenmeye, İslam kurallarıyla ibadet etmeye ve çağdaş Avrupa uygarlığını benimsemeye tekabül eden;
Türk ulusuna, Müslüman ümmete ve Batı uygarlığına dâhil olmayı sistemleştirmeye çalışmıştır.
Yine bu düşünceye karşı mücadele de Sebilür Reşad Dergisi çevrelerinden gelmiştir.
Ahmed Naim bir yazısında Türk-İslamcılara şöyle sesleniyor: "Ey Türkçü-İslamcı kardeşler, işte görüyorsunuz ki, ne kadar iyi niyetle çalışsanız da Hak tarafından yasaklanmış olan yollardan maksada nail olmak mümkün değildir... İçinizde üç vatan sahibi olmak isteyenler de varmış..
"Çatal kazık yere girmez" derler."
Diğer Türkçüler ise, hem dindar, hem Türkçü olmanın yolunu aramaktaydılar. Ahmet Naim Bey “İslam Irkçılığı Menetmiştir” kitabını bu ikinci kesim için kaleme almıştır. Risalesi dikkate şayan bir çalışmadır.
Batıcılık:
Kaynağını Tanzimat ve hatta ondan önceki ıslahat hareketlerinden alır. Batının sosyal, siyasi, ekonomik ve felsefi görüşlerinin ifade ettiği bir devlet anlayışını benimser.
Bu görüşe sahip kişiler, devletin ancak batılılaşarak kurtulabileceğini savunmaktadırlar. Yalnız siyasi alanda değil, sosyal, hukuki ve ekonomik alanda da değişikliklerin olmasını istemişlerdir. Bundan dolayı meşrutiyetleri yeterli görmemişlerdir.
ilk olarak askeri alanda başlayan batılılaşma hareketi, daha sonraları devlet ve toplum hayatında da etkili oldu.
l. Meşrutiyete kadar süregelen batılılaşma hareketlerinin önderleri ya padişahlar ya da onların destekledikleri sadrazamlardır, l. Meşrutiyetten sonra batılılaşmanın önderleri yönetim kadrosunun dışında bulunan Jön Türklerdir.
Batıcılık ikinci Meşrutiyet döneminde bir düşünce akımı hâlini aldı. Bu düşünceyi savunanlar çıkardıkları dergilerde görüşlerini yaymaya çalıştılar. Batının üstünlüğünün bilime dayalı olduğunu ve ona karşı gelmenin doğru olmadığını açıkladılar. Onlar, tek kadınla evliliği, kadın haklarını, batılı bir medenî kanunun kabulünü, şeriat mahkemeleri yerine laîk mahkemelerin kurulmasını, Lâtin harflerinin kabulünü, tekke ve zaviyeler ile bütün medreselerin kapatılmasını, fesin kaldırılıp başka bir başlığın benimsenmesini, millî bir ekonominin kurulmasını savunuyorlardı.
Batıcılar arasında görüş ayrılıkları vardı. Batıcıların bir bölümü Avrupa'dan her şeyi almaya gerek yoktur, batılıların teknolojisi alınmalı fakat kültürü alınmamalı görüşündeydi. Diğer bir bölümü ise tek bir medeniyet vardır o da batı medeniyetidir, gülü ve dikeni ile alınmalıdır diyordu.
1.Dünya Savaşı:
28 haziran 1914 Avusturya arşidükü Ferdinand ve eşinin Saraybosna’da bir Sırp tarafından öldürülmesiyle başladı. Avusturya-Macaristan, Almanya’nın desteğini alarak Sırbistan’a savaş açtı.
Üçlü İttifak Devletleri: Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya
Üçlü İtilaf Devletleri: Rusya, İngiltere, Fransa
4 ay sonra Osmanlı, İttihatçı genelkurmay başkanı Enver Paşanın emriyle Almanya’nın yanında yer aldı. Savaş 4,5 yıl sürdü. 30 Ekim1918 Osmanlı Mondros mütarekesini imzaladı. Enver ve diğer İttihatçı paşalar yurtdışına kaçtı.
İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Yönetimi
Osmanlı Devleti’nin son dönemi olarak nitelendirdiğimiz “1908-1918 Döneminde” üzerinde durulması gereken siyasal kuruluşlardan en önemlisi, daha sonra bir siyasî parti niteliği kazanacak olan “İttihat ve Terakki Cemiyeti”dir. Bu cemiyet, l908-1918 yılları arasında on yıla yakın bir süre Türk siyasi hayatını yönlendirmiş ve damgasını vurmuştur.
Sonradan “İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını alacak olan bu cemiyet, 1889 yılının Mayıs ayında “İttihad-ı Osmanî” adıyla İstanbul’da kurulmuştur. Bu gizli cemiyetin ilk kurucuları, Askeri Tıp Okulu öğrencilerinden İbrahim Ethem (Temo), İshak Sukuti, Mehmet Reşit ve Abdullah Cevdet, ve Hüseyin Zade Ali Bey’dir.
İttihatçılar ülkede yeniden “Meşrutiyet Yönetimi” kurmak, Kanun-i Esasî’yi yürürlüğe koydurarak devleti anayasal yapıya kavuşturmak, kapatılmış olan Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı açtırmak ve anayasa ile Osmanlı vatandaşlarına verilmiş olan hak ve hürriyetlere yeniden sahip olmak için, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit’e ve yönetimine karşı mücadeleyi temel amaç olarak belirlemişlerdi.
Kuruluşundan sonra bir süre sessiz kalan cemiyet, daha sonra Askeri Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye ve Bahriye gibi okullarda hızla örgütlenmiştir.
Subaylar arasında, askerî ve sivil yüksekokullarda, medreseler ve hatta tekkelerde taraftarlarını artıran cemiyet, üyeleri kanalıyla da çeşitli illerde örgütlenmiştir
Yurt dışına kaçan cemiyet üyeleri burada da kendilerinden önce Avrupa’ya gelmiş olan “Genç Türk (Jön Türk)”lerle ilişkiye girmişler ve bulundukları yerlerde örgütlenmeye çalışmışlardır
Meşrutiyet yönetiminin uygulanması konusunda beliren görüş ayrılıkları cemiyeti ikiye bölmüştür. Prens Sebahattin Bey’in öncülüğünde bir grup üye cemiyetten ayrılarak “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti”ni kurmuşlar ve Terakki Gazetesi’ni çıkarmaya başlamışlardır.
Sultan II. Abdülhamit yönetimine karşı yaptığı mücadeleyi siyasî olmaktan çıkararak askerî bir temele de dayandırmıştır. Abdülhamit’in baskıcı yönetimini sona erdirmek amacıyla bazı genç subaylar genel bir ayaklanma çıkarılmasını istemekteydiler. Bu amaçla Kolağası Niyazi Bey Resne’de emrindeki kuvvetlerle dağa çıkmış, daha sonra da Enver Bey Tikveş’te, Eyüb Sabri Bey Ohri’de, Selahattin ve Hasan Tosun Bey’ler Arnavutluk’ta aynı şekilde “Hürriyet Taburları” kurarak dağa çıkmışlardır.
Cemiyet, saraya telgraflar çekerek Anayasa’nın hemen yürürlüğe konulması ve Meclis-i Mebusan’ın toplantıya çağırılmasını istemiştir. Ayrıca şayet milletin bu isteklerini kabul etmeyecek olursa, tahtından indirileceği Sultan II. Abdülhamit’e bildirilmiştir. Nitekim 23 Temmuz l908’de Manastır’da ve Selanik’te Meşrutiyet resmen ilân edilmiştir. Bütün bu gelişmeler üzerine Sultan II. Abdülhamit, yayınladığı bir bildiriyle Osmanlı Devleti’nde anayasayı yeniden yürürlüğe koyduğunu ve meşrutiyeti ilân ettiğini açıklamıştır.
İttihat ve Terakki Cemiyeti (Partisi) bünyesinde, çok sayıda asker, sivil, fikir adamı, gazeteci, yazar ve şair isimleri barındırmıştır. Ancak, İttihat ve Terakki deyince ilk akla gelen isimler “Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa”lardır. Aynı zamanda bunlar lider olarak da ön plâna çıkmışlardır.
İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı Devleti’nin dağılmasını önlemek için “Osmanlıcılık veya Pan-Osmanizm” düşüncesini “İttihad-ı Anasır” (Unsurların Birliği) şekliyle benimsemiş Bu nedenle; cemiyet-parti bünyesine Türklerin yanında Araplar, Arnavutlar gibi Türk olmayan Müslümanları ve Ermeniler, Rumlar, Yahudiler gibi gayri müslimleri almışlardır. Arnavutlar ve bilahare Araplar gibi Türk olmayan Müslümanların her yönden Osmanlı Devleti’ne karşı ihanet, isyan ve ayaklanmaları üzerine bu düşüncelerini terk etmişlerdir. Savundukları “Osmanlılık” ve “İslâmcılık” fikirlerinden uzaklaşarak “Türkçülüğü” ön plana çıkarmalarına yol açmıştır. Bu nedenle İttihatçılar, Türkçülük fikrini parti programlarına almışlar ve 1913-1918 yılları arasında iç ve dış politikalarında adeta bir devlet politikası olarak uygulamışlardır.
Osmanlı Devleti’nde ikinci defa Meşrutiyeti kazandırmakla ve Türk siyasî hayatına çok partili hayatı getirmekle övünmüş olan İttihatçılar, kendi elleriyle kurdukları çok partili hayatı yine kendi elleriyle katletmişlerdir. Mutlak iktidarları döneminde siyasî rakiplerine ve diğer siyasal partilere hayat hakkı vermemişlerdir. Bu dönemde bazı siyasî partiler kapatılmış veya faaliyetleri yasaklanmış, birçok siyasî muhalifleri tutuklanmış ve sürgünlere yollanmıştır.
İTTİHAT TERAKKİ VE DERİN FEDAİLERİ:
Sonradan “İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını alacak olan bu cemiyet, 1889 yılının Mayıs ayında “İttihad-ı Osmanî” adıyla İstanbul’da kurulmuştur. Bu gizli cemiyetin ilk kurucuları, Askeri Tıp Okulu öğrencilerinden İbrahim Ethem (Temo), İshak Sukuti, Mehmet Reşit ve Abdullah Cevdet, ve Hüseyin Zade Ali Bey’dir.
İttihatçılar ülkede yeniden “Meşrutiyet Yönetimi” kurmak, Kanun-i Esasî’yi yürürlüğe koydurarak devleti anayasal yapıya kavuşturmak, kapatılmış olan Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı açtırmak ve anayasa ile Osmanlı vatandaşlarına verilmiş olan hak ve hürriyetlere yeniden sahip olmak için, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit’e ve yönetimine karşı mücadeleyi temel amaç olarak belirlemişlerdi.
7 Nisan 1909'da, bir başka deyişle "31 Mart Vakası"nın arifesinde "İttihat ve Terakki Cemiyeti"nin "derin devlet" anlayışına kurban verilen "Serbesti" gazetesinin yazı işleri müdürü ve başyazarı Hasan Fehmi... İttihat Terakki yönetimi, iki yıl içinde iki gazetecinin daha ölümünden sorumlu olacaktır. Biri "Seda-yı Millet" gazetesinde yönetimi eleştirmenin yanında yolsuzluklarını da belgeleyen genç gazeteci Ahmet Samim ki 9 Haziran 1910 Perşembe gecesi, arkasından açılan bir tabanca mermisine kurban gidecektir. Öteki de 10 Temmuz 1911 evi önünde kurşunlanan "Mizan" ve "Serbesti"gazetesinde yönetimi eleştiren başyazılara imzasını atan Zeki Bey...
31 Mart Vakası ile başlayan zorba, darbeci gelenek günümüze kadar varlığını sürdürecektir.
a) 31 Mart vakası
b) Kanlı Babıali baskını
c) İstiklal Mahkemeleri ; Şeyh Sait Kıyamı mazereti ve yapılanlar:
Devrim Kanunları: 1 Kasım 1922 Saltanat kalktı T.b.m.m. tarafından A.Macit halifeliğe getirildi. 1923 Cumhuriyet. 1924 halifelik kalktı, Abdülmecit yurtdışına çıkarıldı. Tevhidi Tedrisat (eğitim birliği) ile medrese yasaklandı. Şeri Mahkeme kaldırıldı. 1925 Tarikatlar yasaklandı.1926 Medeni Hukuk kabulü,kılık kıyafet devrimi. 1928 Yasada var olan “Devletin dini dini-İslam’dır” ibaresi kalktı. Latin alfabeye geçildi.
d) Menemen olayı bahanesi,
e) 27 Mayıs Darbesi; Menderesin idamı
f) 12 Mart Muhtırası
g) 12 Eylül Darbesi
h) 28 Şubat ve en son 27 Nisan Muhtırası İttihatçı kafanın son hareketidir. Ortalama 10 yılda bir darbe yapma ihtiyacı hissederler.
"Bir ümmetten bir Millet" çıkarılmalıydı. Bunda çok kısa sürede başarılı olundu. Lozan'ın imzalanmasıyla Türk Milleti sipariş üzerine icat edildi. Artık Anadolu'da yaşayan birçok ırk yeni bir millet olmuştu. O da Türk Milleti idi. Bu batının o kadar hoşuna gitmişti ki Kurucu iradeye bunu halka benimsetmelerine karşılık hiçbir zorluk çıkarılmadan Anadolu'dan çıkma sözünü verdirmişti. Kurucu irade millet kavramını kabul etmenin yanında İslamcılık kendi deyimleriyle irticanın başının ezileceğine karşılık tek kurşun sıkmadan tek çatışma olmadan İngilizler, İtalyanlar ve diğerleri Anadolu'dan tıpış tıpış gidiyorlardı. Ama bir söz almışlardı o da İslamiyet’in bu topraklarda hakim olamayacağı sözüydü. (Hamza Türkmen)
Ali Çetin kaya: İstiklal Mahkemesinin meşhur 3 Âlisinden biri. T.B.M.M ne Afyon vekili olarak girdi. 1925’te, mecliste tartıştığı Ardahan vekili Halit Paşayı vurarak öldürdü. Bir süre sonra i.Mahkemeleri başkanlığına getirildi. 1926’da İzmir suikastına karışanlar adı altında bir sürü muhalif kişiyi yargıladı, idam kararı verdi. 1949’da öldü.
Ali Saip: 1920’de açılan meclise Urfa vekili olarak girdi. 1931-1935’te tekrar vekillik yaptı.1926’da Doğu İstiklal Mahkemesi başkanı oldu. 1939’da öldü.
CHP Cumhuriyet Halk Fırkası:
İlk siyasi parti olan CHP 11 Eylül 1923 kuruldu.1931 parti programı altı ok ilkesi benimsendi. Atatürk ün ölümünden sonra yerine geçen Cumhurbaşkanı İnönü, CHP’nin değişmez genel başkanı ve “Milli Şef” ilan edildi 1938. baskıcı ve dikta bir yönetim uyguladı. 1946’da Parti içinde muhalif bir hareket ayrıldı DP olarak kendini ilan etti. 1950 de iktidara geldi. İktidarda on yıl kaldı. 1960 Askeri darbe ile tekrar başa gelen İnönü, başkanlığında 1961-65 koalisyon hükümetini yürüttü. 1972 de istifa eden İnönü yerine Bülent Ecevit başkan seçildi.
BABANZADE AHMET NAİM
(Kendisi aslen Kürttür.1908 itibari ile birçok mektepte eğitimci olarak görev aldı. Bir ara Darülfünun’da rektörlük yaptı. 1919’da Ayan Meclisine (senato) girdi. Daha sonra müderrisliğe devam etti.1933 üniversite devriminde emekliye sevk edildi.1934’te vefat etti. Akif’in en çok sevdiği, kendine yakın gördüğü arkadaşıydı. Kuran Meali yazma işini Akif’in üstlenmesi biraz da onun sıkıştırması ve ricası üzerine olmuştu.
Dışişlerinde 10 yıl görev yaptıktan sonra 1914 yılndan itibaren İst. Darülfünun Edebiyat Fak.’e Felsefe profesörü olarak atanmıştır.Arap ve Fransız dillerini iyi bilen bir felsefe alimi idi. Ona göre her şey ya nass idi ya da hiçbir şey…
Avrupa düşüncesini İslam düşüncesi ile karşılaştırma imkanı bulmuş ender şahsiyetlerden biridi. Said Halim Paşa ile yakınlığı buradan gelmektedir. Paşa ile Çok yakın doslukları vardır.Batı uygarlığına karşı temkinlidir. Batı batıdır, doğu doğudur. Avrupanını ilim ve fennini sevmeli, adeta ona meftun olmalı fakat bu sevgi bizi bize unutturmamalı, kültür ve değerlerimizi gözümüzde küçültmemelidir.
Üniversite hocalığı yaptığı sıralarda akşamüzeri Beyazıt cami yanında olan “küllük” kahvede arkadaşlarıyla beraber ilmi sohbetler yapardı. Akif ile tanışması bu ortamda olmuştur. Gazete haberlerinin yazamadığı siyasi haberler burada tartışılır, yorumlanırdı. Akif ile abi kardeş ilişkileri vardı. Akif ona “Hacı Baba” derdi. Dinde, politikada, edebiyatta etkilendiği şahıslardan biridir. Sonraları Ölüm haberini alacak olan Akif’in dünyası yıkılacaktı. Ağustos 1934 pazartesi öğle namazını kıldığı ikinci rekatta ruhunu teslim etmiştir. Secde şiirini daha ölmeden önce Akif ona ithaf etmişti. 63 yaşında vefa etmiştir. Akif’te o yaşta vefat etmiş, aynı yere yan yana gömülmüşlerdir.
İkisi de Abdülhamit yönetimini istibdat olarak görmüş, karşı çıkmışlardır. İttihat Terakkiden beraber ayrılmışlardır.
Sözünü sakınmaz biriydi, kimseden çekinmezdi. Bir gün üniversitede ziya Gökalp ile ümmet ve millet tabirleri üzerine tartışırken doçentin biri söze karışır:siz bizimle hiç tartışmazsınız, “benim dinim ayrı, sizin dininiz ayrı” der, geçersiniz. Bakınız ziya beyle nasıl tartışıyorsunuz? Şöyle cevap verir: siz düşünmeden, modadır diye dinsiz olmuşsunuz, ziya bey bilerek okuyarak, ayet ve hadislerin manasını değiştirerek dinsiz olmuş. Aranızda fark var, der. Bu tipler hakkında şöyle dediği nakledilir: okuduğum Fransızca kitapların yazarları sizden iyidir. çünkü “ehli kitaptırlar” der.
Felsefeci Macit Gökberk ve Niyazi Berkes gibi pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Felsefe derslerinde Elmalının “Metalib ve Mezahib” ini okutuyordu. Üniversite rektörü olduğu sırada karma eğitime geçilmek istenmesine karşı çıkarak istifa etmiştir. “uygulamaya izin veremem, dinime aykırıdır, demiştir. Sonraları Atatürkün üniversitelere ziyaretinde herkes bir yerlere gizlenirken onun hiçbir şey yokmuş gibi etrafta dolaşması takdir uyandırmıştır.
Yakın dostu Elmalılı, ölüm haberini aldığında ağlar ve: her ne zaman bir kelimede tereddüde düşsem ona sorar şüphemi giderirdim. Tercümede benim için danışılacak yegane alim Ahmet naim’dir, demiştir. 35 yıl hocalık yapmış, ¾ bin öğrenci yetiştirmiş bir alim. Cenazesinde ne üniversiteden ne büyük mekteplerden ne vilayetten ne halkevlerinden resmen kimsecikler yoktu.
İslam Ahlakının Esasları ve İslamda Davayı kavmiyet adlı eserleri alanlarında geniş yankılar uyandırmıştır. İslam dinine yönelik saldırı ve eleştirilere karşı Sebilürreşat’ta yazdığı makaleler birer ilmi referans niteliğindedir. İslam toplumunda ortaya çıkan sorunların çözümünün Kuran ve sünnette aranması gerektiğini savunmuştur.
Arapça dili gibi Hadis ilimlerini de kendi çabaları ile öğrenmiştir. Sebilürreşatın yeni çıktığı dönemde dergiye bir mektup yollamış: fikren ve hissen ölmüş bulunan ümmetin yeniden dirilmesinde Hadis ve Sünnetin öneminden söz etmiş, derginin bu konudaki yayınlara ağırlık vermesi gerektiğini tavsiye etmiş. Tefsir ve hadiste derinliğine bilgim olmamasına rağmen yardım isterlerse elinden geleni yapacağını bildirmiş. Bu teklifi kaçırmayan dergi yönetimi hemen kendisini kadroya almıştır. Naim’in ilk hadis tercümeleri Dergide yayınlanır. Hadis ilimleri ile tanışması böyle başlar. Aslında bir felsefe hocası olan A.Naim’in bu uğraşı daha sonraları onun Bir hadisçi olarak tanınmasını sağlayacaktır. Türkiye’de son yüzyılda hadis çalışmalarına getirdiği canlılık, yaptığı çalışmalar ve katkısı ortadadır.Hadisleri toplumun meselelerine çözüm getirecek şekilde yorumlamıştır.
HADİSÇİLİĞİ:
2230 hadisi ihtiva eden Buhari Tecridi Sarihe yazdığı 500 sayfalık mukaddime, hadis usülü çalışmalarında başvurulması kaçınılmaz bir eser niteliğindedir. Kitabı birebir türkçeye tercüme etmiş, yorumlarını parantez içine almış ve açıklamalarını dipnot olarak vermiştir. Arapça öğrenmek isteyenlere güzel bir kaynak oluşturmuştur. Tercümenin bir özelliği de ilk türkçe tercüme olmasıydı.sonradan yazılacak tercümelere kaynak olmuştur.
Hadis rivayetlerini değerlendirmede göz önünde tutulması gereken önemli noktanın Şari’nin maksadını ortaya çıkarmak olduğunu söyler. Maksat senet veya metne ağırlık vermek değildir, der.
Hadislerin sıhhatinde ne sadece metinle ne de senetle yetinmemek gerektiği ilkesini benimsemiştir. Ravilerin doğruluklarının rivayetin doğruluğuna yeterli bir delil olamayacağı, mananın da sıhhatine bakmak gerektiği inancındadır.
Muhaddis ve Fakih ayırımını vurgular, tanımlar. Metin tenkidinin muhaddis tarafından değil fakih tarafından yapılması gerektiğini savunur. “bir haberi tebellüğ eden niceleri vardır ki haberi işitenden daha agahtırlar” hadisini delil olarak getirir.
Dini rivayetlerin güvenilirliği ve onlarla amel edebilme hakkında alimlerin üç görüşte olduklarını söyler:
1- bir gurup senede ağırlık vermiştir. Bunun sonucunda bazen çok zayıf hadisleri kabul edebildiklerini söylemiştir.
2- Senede bakmayıp Hadisin metnini önemli görenler. Mutezile ve bazı kelam fırkalarının, mezheplerine uymayan hadisleri, senedleri çok sağlam olsa bile akla uygun değildir deyip reddettiklerini, mezheplerine uyan hadisleri ise zayıf bile olsa peygambere nispet etmekte bir beis görmezler.
3- Bir de senedi ve metmi tek başına esas almadan Şari’in maksadını her iki yönden araştıran guruptur. Hakka tabi olmayı tercih edenlerin takip ettikleri yoldur bu.Benim de tercihim bu usüldür.
Ahmet Naim ilk hadis tercümelerini S.Müstakim, Kelime i Tayyibe, S.Reşat dergilerinde yayınladı. Tercüme ettiği ilk hadisler İslam kardeşliğiyle ve ırkçılığın yasaklanmasıyla ilgilidir. Bu dergilerdeki hadis tercümeleri dergilerin kapandığı 1925’e kadar devam etmiştir.
Darul fünunda hocalığı 1933 yılna kadar sürecektir. Darül fünunlar inklaplara bitaraf kaldığı için! lağvedilince o ve onun gibi 82 ilim adamı açıkta bırakılmıştır. A.naim, M.Köprülü fuat, Ahmet Ağaoğlu, Ferit kam, İsmail hakkı Baltacıoğlu vb. Gibiler. Yeni açılan üniversitelerin önemli vasfı millilik ve inklapçı oluşlarıydı.
DİNİ ISLAH PROJESİ:
1928 yılında yayınlanan ama uygulama fırsatı bulamamış projeye göre, bilime ve milli hayata uygun bir din reformu hayata geçirilmek isteniyordu. Projede şunlar vardı: Camilere sıralar yerleştirilecek, elbiselikler konacak, ayakkabı ile girilecek, müzik altleri konacak, ibadet dili tamamen türkçeleştirilecekti. Komisyonda bulunan Ahmet Naim ve Ferit kam Beyannameye imza atmayarak çekildiklerini belirttiler.
İSLAMCILIK DÜŞÜNCESİNDEKİ YERİ
İslamı, bir bütün olarak hayata hakim kılmak amacını güden İslamcılık akımı Mısır’da Cemaleddin Afgani (1839-1897), öğrencisi Muhammed Abduh (1845-1905), Hindistan’da Seyyid Ahmet Han (1817-1898), Seyyid Emir Ali (-1928), Türkiye’de Sıratı Müstakim-Sebilürreşat, Beyanul Hak, İslam Mecmuası ve volkan gibi dergilerin etrafında toplanan kişilerin öncülüğünde ortaya çıkmış ve gelişmiştir. 1870 yılndan itibaren Osmanlının hakim siyasi görüşü olan İslamcılık II.Meşrutiyetin ilanı ile bir fikir akımı haline gelmiştir. Selefi bir tevhid anlayışını benimsemek, taklitle mücadele etmek, eğitim ve öğretimi ıslah edip cehaleti ortadan kaldırmak, tevhidi anlayışı savunmaya engel olan, hurafe ve batılı içinde barındıran tasavvuf ve tarikatların ıslahı gibi fikri hedeflerle yola çıkmışlardır. Ahmet Naim medrese dışında yetişmiş olmasına rağmen problemlerin çözümünü Kuran ve Sünnete dönüşte aramıştır. Hadis ile ilgilenmesi bu düşüncesinin bir sonucudur.
“Genel çizgileriyle islam” adındali kitabında, Avrupa’da ortaya çıkan din ve dünya işlerini ayırmak prensibi olan Laikliğin kesinlikle İslama uymadığını yazar. İttihadı İslam projesinin yılmaz savunucusudur. “İslamda Davayı Kavmiyyet” adlı eserinde Milliyetçiliğin Batıcılık gibi İslam birliğini bozan Kanser mikrobu olduğunu yazar. Ona ırkçılık dinsizlikten daha tehlikelidir. Irkçılık hakkında yazdığı eserlerinde adlarını yazmadığı, eleştirdiği üç isim vardır: Ziya Gökalp, Ağaoğlu Ahmet, Yusuf Akçura.
Eleştirileri yerindedir.Tehlikeyi daha o zamanlar farketmiştir. Sonraki yıllarda İslamcılığın Sağ-Muhafazakar kanatta yer almalarının müsebbibi zatlar bunlar olacaktır. Sağcı görüşün fikir babalarıdır bu zatlar.
Komünist görüşe sahip solcu öğrencisi Niyazi berkes onu şöyle tarif eder: Irkçılığa ve hurafeciliğe karşı o kadar hassastır ki tarihi şahsiyetlerin mezar ve türbelerine hürmet edilmesini bile İslama aykırı bulmuştur. Bkz N.Berkes; Atatürk ve devrimler kitabı.
“Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır”. Ha Batı olmuş ha Başka yer farketmez, der. Kuran ve sünnet çerçevesinde. Şöyle der: Avrupa’da dini devletten ayırmaya sebep olmuş bir çok sosyal sebep ve etkiler vardır. Sınıflaşmanın varlığı, Kilisenin varlığı, kilise teşkilatına ait olan ruhbanların suistimalleri, milletin sırtına yüklenen zülüm gibi. Dolayısıyla Hiristiyanlardaki “Allah’a ait olanı Allah’a, Kayser’e ait olanı Kayser’e ver” düsturunun bizde tatbik yeri yoktur.
Akif’in yazdığı “İstiklal marşı” na sevinememiş; Biz kimlerin eline düştüğümüzü biliyoruz, diyerek Cumhuriyeti kutan kadro hakkındaki hislerini dile getirmiştir. Devrimin önde olan simgelerinden olan şapkayı takmaz, sınıfta başına Siyah takke koyardı.
Mehmet Akif Ersoy (1873-1936)
Mektep ve medreselerde öğretmenlik yaptı. 25 Ağustos 1918 tarihinde kurulan Darü'l-Hikmeti'l-İslami’ye Cemiyetinin başkatipliğine atandı.Bu cemiyet, bir tür İslam Akademisi mahiyetinde idi. Üyeleri arasında, Bediüzzaman Said Nursi, Ahmet Cevdet, Hafız İsmail Hakkı, Muhammed Hamdi gibi, dönemin meşhur ilim ve fikir adamları yer aldı. Cemiyetin gayesi; Osmanlı ve İslam Âleminde ortaya çıkan dini meseleleri halletmek ve İslam'a yapılan hücum ve saldırılara cevap vermekti. Üyelerden birisi de Eşref Edip'tir. 1952 yılında kaleme aldığı makalesinde, "Üstatla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar her gün idarehaneye gelir; Akifler, Naimler, Feridler, İzmirlilerle birlikte tatlı tatlı konuşmalarda bulunurduk. İkinci Meşrutiyet Akif'in hayatında bir dönüm teşkil etmektedir. 1908 tarihinden itibaren şiirlerini Sırat-ı Müstakim dergisinde yayınlamaya başladı. Mondros Mütarekesi'nden (1918) sonra Balıkesir'e giderek, Milli Mücadeleyi teşvik edici hitabelerde bulundu. TBMM’ne Burdur mebusu olarak katıldı. Ankara'da Taceddin Dergâhında çalıştı. İstiklal Marşını yazdı. Meclisin taahhüt ettiği 500 lirayı orduya hediye ederek almadı. 1923'te Mısır'a gitti. Hastalanınca İstanbul'a döndü ve 27 Aralık 1936 Pazar akşamı, altmış üç yaşında hayata gözlerini yumdu.
İSLAMIN YENİLİKÇİLERİ -İ.Eliaçık-MEHMET AKİF ERSOY (1873-936)
Akif bir taraftan ülkeyi yabancılaştırmanın eşiğine getiren "kör Batıcıları" diğer yandan da hala geçmişte yaşayıp bir türlü günümüze gelemeyan (kör Gelenekçileri) gelinen noktadan sorumlu tutmuştur.
Asım'ın nesli diyerek sembolleştirdiği İslamcı kuşaklara öneri ve nasihatleri hangi kimliğe,
düşünceye sahip olduğunu gösterir.
Akif, tabiri caizse safkan, katıksız br "ümmetçi" olmasına rağmen, hep "milli şairimiz" diye anıldı!
İslamcı görüşe sahip olan Akif'i islamcılar da doğru dürüst anlayamadı. Kimimiz ulus devletin şairi zokasını yutarak görmemezlikten geldik.çünkü onun islamcı görüşlerini bugünün diliyle söylersek, "akılcı, modernist, mutezili, Efgani_Abduhçu ! vs." damgası yiyebilirdik.
Akif 63 yıllık ömrünü dünya tarihinin yüzyıl değiştirdiği, savaşlarla altüst olduğu bir döneminde geçirdi. Efgani, M.Carullah, Abduh,M.İkbal,H.Elbenna vb. gibilerle çağdaştı.
Şiirlerinde, İslam ümmetine "Uyan,uyan ey ümmeti merhume,sabah oldu!" diye bas bas bağırır.
Akif'e göre yaşadığı çağın durumu şöyledir:
ŞARK
Musallat, hiç göz açtırmaz da Garbın kanlı kâbûsu,*Asırlar var ki, İslâm'ın muattal, beyni, bâz usu.
"Ne gördün, Şark'ı çok gezdin?" diyorlar: Gördüğüm; Yer yer,
Harabe iller; serilmiş hanümanlar; başsız ümmetler;
Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar; Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar;
Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar; Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;
Tegallübler, esaretler; tahakkümler, mezelletler; Riyalar; türlü iğrenç iptilâlar, türlü illetler;
Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar; Ekinsiz tarlalar; ot basmış evler; küflü harmanlar;
Cemaatsiz imamlar; kirli yüzler; secdesiz baçlar;"Gaza" namıyla dindaş öldüren bîçâre dindaşlar;
Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar;Emek mahrûmu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!..
---------------------------------------------
Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum; Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.
Mezarlar, âhiretler, yükselen karşında dûrâdûr; Ne topraktan güler bir yüz, ne göklerden güler bir nûr!
Derinlerde gelir feryadı yüz binlerce âlâmın; Ufuklar bir kızıl çember, bükük boynunda İslâm'ın!
Göğüsleyip hırlayıp durmakta, zincirler daralmakta; Bunalmış kalmış üç yüz elli milyon cansa gırtlakta!
----------------------------------------------------
İlâhî! Gördüğüm âlemi insaniyetin mehdi? Bütün ümranı tarihîn bu çöllerden mi yükseldi?
Şu zâirsiz bucaklar mıydı vahdaniyetin yurdu? Bu kumlardan mı, Allah’ım, nebiler fışkırıp durdu?
Henüz tek berk-ı iman çakmadan cevvinde dünyanın, Bu göklerden mi, ya Rab, coştu, sağnak sağnak edyânın?
Serendib'ler şu sahiller mi? Cûdi'ler bu dağlar mı? Bu iklimin mi İbrahim’e yol gösterdi ecrâmı?
Harem'ler, Beyt-i Makdis'ler bu topraktan mı yoğruldu? Bu vâdiler mi dem tuttukça bîhûş etti Davut’u?
Hırâ’lar, Tûr-i Sînâ'lar bu âfâkın mı şehkârı? Bu taşlardan mı, yer yer, taştı Rûhullâh'ın esrarı?
---------------------------------------------------
Sadece yukarıdaki şiirinde kullandığı İslami kelime ve kavramlara bakılsa bile onun nasıl bir İslami kimliğe ve duruşa sahip olduğu çıkarsaması rahatlıkla yapılır.Gördükleri karşısında vicdan azabı çekmekte, kurtuluşun yollarını aramaktadır.
** ** **
MEHMET AKİF VE İSLAM DÜŞÜNCESİ
Dört bir yandan gelen işgaller, dönemin Müslüman aydınlarını "mülkü İslamı" kurtarmak ve "yeniden
ayağa kaldırmak" derdine düşürmüştü. İslam medeniyeti açıkça bir çöküş yaşıyor ve bu durdurulamıyordu. Batı, ortaçağı geride bırakalı neredeyse 400 yıl olmuştu.
Akif; Efgani, Abduh, İkbal gibi âlim ve aydın düşünürlerle birlikte "ümmeti merhume" yi adeta
Yakasından tutup sarsma misyonunu üstlenmiştir. S.R ve S.Müstakim gibi dergilerde yayınlanan
Makaleleri onun düşünce dünyasını tanımamız açısından önemli kaynaklardır.
Önceleri mülkiye mektebine (siyasal bilgiler) sonra Baytar mektebine girer.Fransızca, arapça,Farsça öğrenir. sürekli "var olan İslam" anlayışıyla bir hesaplaşma içinde güçlü bir özeleştiri yapar. makale ve şiirlerinde toplumun içinde olan cehaleti, yanlışları, çıkmazları, sakat anlayışları vurgular. eğitimden tutun, sosyal yaşama...
Geri kalmışlığın vebalini toplumun İslam anlayışından olduğunu söyler. "İslamiyet terakkiye manii değildir." vurgusu öne çıkar. Halk kitlelerinin yaşaya geldikleri Müslümanlık, Akif"e göre Müslümanlıktan uzaktır. Hurafelerle boğulmuş din anlayışıyla cesurca bir hesaplaşma içine girdiğini görürüz. Kör gelenekçiliğe karşı çıkma,savunduğu önemli bir tezdir.
Dinleyin her birinin ruhunu: Mutlak gelecek,
"Böyle gördük dedemizden!" sesi titrek, titrek!
"Böyle gördük dedemizden!" sözü dinen merdûd;
**
Acaba saha-i tatbikî neden nâ-mahdut?
Çünkü biz bilmiyoruz dinî. Evet, bilseydik,
Çare yok gösteremezdik bu kadar sersemlik.
O, Müslümanların kurtuluşunu, dini tekrar ilk saflığına döndürmekte görmektedir:
Dinî tetkik edeceksek, dönelim haydi geri;
Alalım neşet-i İslâm'a yakın bir devri:
Vahyin toplumu yeniden inşası fikri, Akif'te yoğun bir şekilde kendisini gösterir.Din namına ne gördüyse cesurca eleştirmiş, dine hurafe sokanları "kaltabanlıkla" suçlamıştır. hurafe ve batıl kelimeleri ve bu yönde yapılan uygulamalar Akif'i çileden çıkarmakta, hurafecileri yerden yere vurmaktadır:
"Çalış "' dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!
Sonunda bir de "tevekkül" sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!
Müslüman toplumun teslimiyetçi kaderci anlayışını yerden yere vurup eleştirmiştir. o halkın anlayışındaki Allah tasavvurunu sert bir üslupla eleştirmektedir:
"Senin bu kopkoyu, şirkin sığar mı imana?" demesi biraz da Mutezile kader anlayışını çağrıştırır.
-----------------------------------------------
"Kadermiş!" Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru: Belânı istedin, Allah da verdi... Doğrusu bu!
Talep nasılsa, tâbi’i, netice öyle çıkar, Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimalî mi var?
"Çalış "' dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun, Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!
----------------------------------------------
Sonunda bir de "tevekkül" sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!
Sohbetlerinde ve yazılarında doğru kader anlayışının anlaşılması için İslam tarihinden uzun uzun
Örnekler verir. hz.Ömer’in vebadan kaçışını anlatır. Sadi’den hikâyelerle konuyu beslerdi, sahabenin
Kader anlayışını anlatırdı.
Halkın "tevekkül" anlayışını eleştirirken yerden yere vurmaktadır:
Tevekkül; Bir işe koyulurken "Allah'a dayanma" olarak değil, tümden her şeyi "Allah'a ısmarlama"
Olarak anlayan zihniyeti çok sert şekilde eleştirir. Akif'teki bu kader ve kaza anlayışı Efgani ve
Abduh tarafından Paris'te çıkarılan Urvetul Vuska dergisinde çıkan konulu yazıların neredeyse
tıpkısını andırır.
"Allah'a dayandım!" diye sen çıkma yataktan... Ma'nâ yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nadan!
-------------------------------------------
Ey yolcu, uyan! Yoksa çıkarsın ki sabaha: Bir kupkuru çöl var; ne ışık var, ne de vaha!
Vahdeti vücutçu İran ve Türk şairlerini pek sevmeyen Akif, derin bir tasavvufi heyecan
Hissedebiliyorsa da vahdeti vücutçu anlayışa sonuna kadar muhalif kalmıştır.
Kendi döneminde Islaha yönelik "Kuran'a dönüş" tezinin en büyük temsilcisiydi. Toplumun yanlış
Kuran anlayışına ve bakış tarzına da sert tepki gösterir:
İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde?
Lâfzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kuran’ın:
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mananın:
Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına;
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur'an, bunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!
--------------------------------------------
Doğrudan doğruya Kuran’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı.
Kuru davâ ile olmaz bu, fakat ilim ister;
"Asrın idraki" dediği şey, bu çağda insanlığın geldiği noktayı iyi kavrama, dünya sorunlarının
Neler olduğunu derinlemesine analiz etme, tıpkı 7.asırdaki dünyayı arkasına takan büyük sıçrayış
Gibi yeniden sıçrama yapmaktır. Bunu sağlayacak tek şey "çağı" ve "dini" çok iyi bilmekten
Geçmektedir. Çağı bilen dini bilmiyor, dini bilen de çağdan habersiz. İşte bu açık kapı, din
Doğrudan doğruya kurandan ilham alınarak öğrenildiği ve "çağın diliyle konuşulduğu" zaman
giderilmiş olacaktır.
İCİTİHAT KAPISI KAPALI MI AÇIK MI?
Kilitlidir kapı "ümmî duhât" için, amma (bkn.ümmi duhat: cahil dahiler)
Kıyâm-ı haşre kadar ictihâd eder "ulemâ ".
AKİF'İN MÜCTEHİTTE ARADIĞI ŞARTLAR
Kitâb'ı, Sünnet'i, İcmâ'ı sağlam anlıyacak; Hilâfı yoklıyacak ihtiyâcı kollıyacak.
Hem dini hem çağı çok iyi bilecek, fen tahsili yapacak.
MEDRESE EĞİTİMİ VE ULEMAYA BAKIŞI ELEŞTİRİSİ
Belki on şerhe bakıp, bir kuru ma'nâ çıkaran,
Yedi yüz yıllık eserlerle bu dinîn hâlâ,
İhtiyaca tını kâbil mi telâfi? Asla.
Sayısız hâdise var ortada tatbik edecek;
MİLLLİYETÇİLİĞE BAKIŞI. O ÜMMETÇİ GÖRÜŞÜ SAHİPTİ
Onda Osmanlı merkezli bir "İslam Birliği ideali vardır.1921 yıllarında böyle bir oluşum onayını
Atatürk’ten alır ve "Anadolu İslam birliği" hazırlık kurulu toplantısını gerçekleştirir. Ne var ki
Sonraki dönemin siyasi oyun ve entrikaları nedeni ile bu hayali yarım kalır.
Hani, milliyetin İslâm idi... Kavmiyet ne! Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.
"Arnavutluk" ne demek? Var mı şeriatta yeri? Küfür olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!
Arabın Türke; Lâzın Çerkese yahut Kürde; Acemin Çinliye rüçhanı mı varmış? Nerde!
Müslümanlıkta "anâsır"mı olurmuş? Ne gezer! Fikri-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.
ZİYA GÖKALP VE TÜRKÇÜLÜĞE BAKIŞI
O, İslam ümmetini yekpare bir vücut olarak düşünür. Onda "ulus devlet" düşüncesinin esamisi bile
yoktur. Bunu yapanları kaltabanlıkla vasıflar.
Müslümanlıkta "anâsır"mı olurmuş? Ne gezer! Fikri-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi tefrikanın; Adı batsın onu İslâm'a sokan kaltabanın!
------------------------------------------------------------------------------------------
EFGANİ - ABDUH EKOLÜNDEN İDİ
Çıkarıp gönderelim, hâsılı, Şeyhim, yer yer, Oradan âlem-i İslâm'a Cemâleddin'ler... " diyerek
andığı Afgani’yi saray uleması "tekfir" etmiştir.
İnkılâp istiyorum ben de, fakat Abduh gibi... Yoksa ellerde kör âlet efeler tertibi,
Babıâli’leri basmak, adam asmakla değil. Diyerek andığı mısırlı âlim, büyük ıslahatçı M.Abduh
İse, bu ülkede yıllarca mason olarak yaftalanmıştı.
Hâlbuki Abduh ve Efgani, Osmanlı liderliğinde büyük İslam Birliği idealini savunuyorlardı. Bir
ara bu fikrini II. Abdülhamit’e kabul ettiren Efgani, saray uleması tarafından tasvip görmeyince ,
İstanbul'dan ayrılmak zorunda kalmıştı.
Efgani İstanbul'da ölmüş, Abduh ve talebesi Reşit Rıza hilafetin Osmanlılarda kalmasını ancak
Musul veya Mekke gibi bir yere taşınarak yeniden ihya ve ıslah edilmesini istemiştir. Onlar
Osmanlının İslam dünyasındaki tarihsel potansiyel nüfusunun farkındaydılar. bu koz kullanılarak
İslam toplumu ayağa kaldırılabilirdi.
Akif hayalindeki gençliğin sembolik kahramanı "Asım"a Cemaleddin ve Abduh'un fikrini
Anlatmaktadır. Buna göre Afgani "acil devrimci" Abduh ise inkılap yapacak bir gençlik
yetiştirmekten yanadır. Bir medrese kurup oradan özledikleri gençliği yetiştireceklerdir. dini ve
Çağı çok iyi bilen, müspet ilimlerle ve çağın gereklerine teçhiz edilmiş bu mücahitler oradan
İslam dünyasının dört bir yanına yayılacaklar ve ümmete yol göstereceklerdi.
Dikkat edilirse böyle bir düşünce ve hayali olan bir İslamcı şahsiyet de Üstat Bediüzzaman ın
kendisi idi. Onun da merkezi Bitlis, şubeleri Van ve Diyarbakır'da olmak üzere tüm ilimlerin bir
arada okutulacağı bir islami üniversite kurma düşüncesi vardı.
Akif'te hayalindeki Asım nesline ilk olarak tahsil yolunu göstermektedir. Özlenen gençlikte
aradığı iki haslet; fazilet ve arifettir (ilim-erdem),eğitimli ve kültürlü bir gençlik. Gençlik bu
yolla beklenen inklabı gerçekleştirecektir.
Akif'e göre bu ülkenin mahvolması 2 kesimden kaynaklanmaktadır: "üç buçuk soysuz" ve "biçare
dindaşlar" biri "ulus devlet, laikliğin vs." elde gideceğinden korkmakta diğeri "geleneğinin"
yıkılacağı vehmindedir.
*asr-ı ulum
*asrın idraki
*kurandan ilham almak
*700 yıllık eserlerle avarelik yapmak
*üç beş şerhten kuru manalar çıkarmak
*ölülerin arkasından okuyup üflemek
*Abduh gibi bir inkılap istemek
*bilgili ve erdemli bir gençlik istemek
*tahsilini Avrupa’da yapmak
* lisan bilmek tabiat bilimlerine vakıf olmak; gibi sözler ve düşüncelerle çıkıp sık sık konuşan biriyseniz size ne derlerdi acaba?
AHMET HAMDİ AKSEKİ:
1887 Antalya Akseki doğumlu, 1916_18 yıllarında vaizlik yapmış,1919_21 yıllarında eğitimde
müderrislik yapan Akseki, o günkü Diyanet İşleri komisyonunda çeşitli görevlerden sonra Diyanet
Başkanlığı yapmış ve 09 Ocak 1951 yılı vefat etmiş alimdir.
Tarikat-ı Salahiyye Cemiyetine üye olduğu iddiasıyla 1925 yılında Ankara İstiklal Mahkemesinde yargılandı.Bu davadan 11 kişi idama mahkum edildi.
Eserleri: Reşit Rızanın (Mezheplerin Telfiki ve İslam’ın Bir Noktaya Cem'i), Asker Din
Kitabı, Köylüye Din dersleri, İtikat_İbadet, Çocuklara Din Dersleri gibi toplumun her kesimine
hitap eden eserler vermiştir.
profesör İzmirli İsmâîl Hakkının bu tercümeyi çok öven, reklâmını yapan yazısı kitabın başına konmuş ise de, sultan ikinci Abdülhamit zamanında yetişmiş olan hakîkî din adamları, bu kitabın zararlı olduğunu görerek yayılmasını önlemişlerdir.!!!!!
Yazıları; Sıratımustakim _ Sebilürreşat, Mahfel, Selamet, İslam Türk ansiklopedisi, Yeşilay gibi
dergi ve gazetelerde yayınlandı.
Osmanlının son döneminde yaşanan yenilgi ve çöküşten kurtulması için İT cemiyetinin
faaliyetlerini desteklemiş ise de içinde yer aldığı siyaset İslamcılık olmuştur.
— Müslümanların geri kalış sebeplerinden en önemlisi ahlaki çözülme ve yozlaşmadır.
— bugünkü toplum ile Asrı Saadeti karşılaştırarak İslam âleminin düştüğü bu çukurdan çıkış yolları
arar. Bozulma Kuran'dan uzaklaşma ile başlamıştır fikrine sahiptir.
— bu gibi vaazlarının çoğu Sebilürreşat'ta yayınlandı.
— İslam’ın hükümlerine gereği gibi uymamanın neticesi bu çözülmeyi ve gerilemeyi meydana getirmiştir.
— Aldırmazlık devam ederse yok oluş elzemdir. (rad 11)ayeti ile yazılarında belirtmiştir.
— Meşrutiyetin ilk yıllarında S.Reşatta muhabirlik yapmıştır.
—İslamiyet akıl dinidir. İslam terakkiye mânii değildir.
—her şeyden vazgeçeriz ama imandan vazgeçemeyiz. (Batıcılara karşı) sözü.
— Batı medeniyetini Bulgaristan'a gidip gördükten sonra bu sefalet ve ataleti nasıl kaldırabiliriz
ve İslam dünyası yeniden nasıl ayağa kalkar diye yazılar yazdı.
— bu çöküş ilim _ adaleti temin, taassup ve taklitten kaçınma ile önlenebilir.
— İslam milliyeti arasına karışan kavmiyetçilik, tarikat ve mezhep ihtilafları, ahlak ve adabın ifsat edilmesi İslam toplumlarının ilerlemesi önündeki en büyük sebepler olarak görür.
— bizde yapılması gereken ıslahatlar Avrupa ile aynı olamaz, olmamalıdır; Âlimlerimiz uyanık olmalı
Dinin maksatlarını hakkıyla anlamaya çalışmalı, taklitten vazgeçmelidir. (ümmeti islamiye nasıl salah bulabilir? s.reşat sayı 297)
— Eğitimde hem fenni hem dini ilimler olmalı, verilmeli.
— âlimlerimiz ilim ve fenni elde ettikten sonra kendileri cemiyetler teşkil ederek islam memleketlerinin her tarafında mektepler açarak yol bulmalılar ve ittihadı (islam Birliği) gerçekleştirmeliler.
— eğitim anlayışımızı değiştirmeliyiz.
— İslam evrensel ilkelere sahip tek dindir. (s.reşat. sayı 495)
İSLAM DİNİ VE BİLİNMESİ GEREKENLER
- Akıl ve nakil çatışmaz. tevil akıldan yanadır.islam bize evvela düşün sonra inan der.
- İslamda dini bir sulta yoktur.
- her zaman ve mekan üstünde tabii ve umumi bir dindir. İctihat kapısı her daim açıktır, kapanmamıştır.
-İslamda imtiyazlı sınıf yoktur.
- İslamın en mühim esası emaneti ehline verme ve adaletli olma, adaleti yeryüzünde sağlamadır.
İSTİKLAL MAHKEMELERİ MAĞDURLARI
Erzurumlu Şeyh İbrahim Hakkı Efendi: İstiklal Mahkemeleri tarafından çıkarılan idam fermanını görmeden vefat eden şeyh efendiyi rivayete göre mahkeme heyeti mezardan cesedi çıkarıp astı ve tekrar gömdü. Hazırlanan tutanak Ankara İstiklal mahkemelerine yollandı.
İskilipli Atıf Hoca:Devrim kanunlarından olan şapka kanunu çıktıktan sonra yurdun dört bir yanında bu kanuna muhalefet ettikleri için yüzlerce insan hakkında idam kararı çıkmış ve bunlar infaz edilmiştir 25 Kasım 1925. Birçok insan vatanını terketmek zorunda kalmıştır.Rıza Nur hatıralarında "Şapka giymemek için varını yoğunu satıp Suriyeye hicret edenler oldu", der.Akifinde bu yüzden Mısır a gittiğini söyler. o dönem Takriri Sükun kanununa dayanılarak bir çok gazete ve dergi kapatılmış, pek çok tanınmış gazeteci tutuklanmış ve hapsedilmiştir. :Mesela Diyarbakır İstiklal Mahkemelerine çıkarılan bazı gazeteciler şunlardı: Eşref Edip, Ahmet Emin Yalman,Velid Ebuzziya, İsmail Muştak gibiler.Seyyid Tahir efendi,Tahirül Mevlevi, Ömer Rıza Doğrul,Hasan Basri Çantay başka tarafta derdest edilip mahkemeye çıkarılanlardan bazılarıydı.
İşte bu dönemde İskilipli Hoca kanundan evvel çıkan bir kitabından -1924-dolayı mahkeme tarafından idam edilerek şehit edilmiştir 4 ŞUABAT 1926. MAhkeme heyeti tarihe 3 Aliler diye geçen kişilerdi. Ali Saip, kılıç Ali,Ali Çetinkaya tarafından. İdam edilmeden önce başına o şapkalardan biri geçirilecek ve alay edilecekti.BİR DÖNEM HALKI YANLARINA ÇEKMEK İÇİN "Yunan gavuru size şapka giydirecek" diyen kesim bugün Şapka giymeyenleri idam ediyordu. Milli şef döneminde ise ev aramaları daha genişleyecek Kuran ve Elifba dahi suç delili sayılacak ve evinde Kuran cüzü bulunduran insanlar cezalandırılacaktı. olaylar tıpkı kurtla kuzu hikayesinde olduğu gibiydi. sistem kendine muhalifleri bir bir yemeye kararlıydı.
Şeyh Esad Erbilli: 1921 ve 1924 anayasasında yer alan "Devetin dini, Dini İslam'dır" maddesi kaldırılmıştı. 6-7 yıl içinde yapılan devrim kanunları 300 yılda yapılamayan değişiklikler yapmıştı.Bu icraatlara karşı çıkacak potansiyel güç de türlü usüllerle devre dışı bırakılmıştı.Bu icraatlara karşı çıkan gücün büyük ekseriyeti zaten çok önceleri Çanakkalede, Trablusgarpta,Hicazda, Yemende, Irakta şehit düşmüştü.Kalanlar Takriri Sükun ve İstiklal Mahkemeleri tarafından devre dışı bırakılmıştı.Yüzlerce Alim, Molla Şeyh ya sürgün edilmiş ya da darağaçlarında sallandırılmış, zindanı boylamıştı. Rejimin yine de içi rahat değildi.Tek parti CHP iktidarı vardı.Muhalif basın, muhalif parti yoktu.Halkın iktidara bakış nabzını ölçmek için bir muhalefet parti kuruldu. Böylelikle sisteme muhalif olan kesim tespit edilecek ve yine Gereken ders verilecekti.Serbest Cumhuriyet Fırkası SCF. Atatürkün talimatıyla kurulan bu parti ile CHP arasında Danışıklı bir kavga baŞladı. bu muhalefeti ciddiye alan halk burada kenetlenmeye başlayınca Parti başkanı dahi bu çoğunluktan korkup Partiyi kapatma kararı almıştır A.Fethi Okyar 17 kasım 1930. yapılan seçimlerde büyük çoğunluğu SCF almış ama Seçim "açık oy, gizli tasnif" usülüne göre yapıldığı için bir kaç yer dışında seçimi CHP nin kazandığı ilan edildi. bu birkaç yerden biri de Samsun ve Menemen di. Muhalefetin köküne kibrit suyu dökmenin zamanı gelmişti. ama operasyon için bir hadise gerekliydi.
Ali Fethi Okyar: Mecliste olan Fethi bey 1923’te başbakanlık yaptı. 12 Ağustos 1930’da M.Kemal’in talimatıyla Muhalefetin nabzını ölçmek için kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) Partisi kurucuları arasında yer aldı, parti başkanı oldu. Muhalefetin istenmeyen biçimde etrafında kümelenmesi onu ürküttü ve partinin kapatma kararını verdi -17 Kasım 1930-.
MENEMEN HADİSESİ: uygun yer bulunur, uygun adamlar seçilir. Manisalı beş esrarkeş para karşılığı ayarlanır. Şeriat isteriz diye Hükümet konağına saldırılacak ve asker vurulacaktı. Olaydan habersiz Kubilay yakalanır ve başı kesilir 23 Aralık 1930. yakalananlardan biri; Hani bize para vereceklerdi. Bu ne İş! Der. Ve bu tür provokasyonlar daha sonra rejimin sık sık uygulayacağı taktiklerin başında gelecekti. Yurdun dört bir yanından 105 insan toplanır. Şeyh, hoca, âlim, din adamı, göze batan kim varsa toplanır. Bunlar arasında en dikkat çekici isimlerin başında Şeyh Esad Efendi, oğlu Mehmet Ali ve Abdülhakim Arvasi vardır.37 idam kararı verilir. Mehmet Ali İdam edilir. Şeyh 87 yaşında yaşlı biri. Halkın tepkisinden dolayı idam edilmez ama hastanede zehirletilerek öldürülür.
Süleyman Hilmi Tunahan: öyle bir zamanki Kuran a bağlı olmak suç, Allah bile demek suçtu. Basın yayın organlarında Allah tan, peygamber den, İslamiyet den bahsetmek yasaktı. Ezan okyan hocalar sakallarından tutulup sürükleniyor, hapse atılıyordu. Kuran öğrenmek ve öğretmek suçtu.bulunanlar toplatılıp yakılıyordu.gizli gizli bodrum katlarında Kuran öğrenen veya öğretenler yakalandığında cezalandırılıyordu. Süleyman Hilmi efendi de defalarca gözaltına alınmış ve türlü türlü hakaretlere maruz kalmasına rağmen bu mücadelesinden vazgeçmeyen biriydi 1939–1944–1957.
Bediüzzaman Said Nursi:31 Mart Hadisesinden sonra İstanbul’da Düzinelerle darağacı kurulmuştu. ortada yine aynı senaryo vardı. Belli kesimden komiteler tarafından seçilen figürler "şeriat isteriz" diye halk ve rütbesiz askerleri bu sloganla sokağa döktüler. Bu karışıklığı bastırmak üzere hareket ordusu İstanbul a girdi ve Padişah hall edildi. Said Nur sinin de yazı yazdığı gazete olan Volkan ın sahibi Derviş Vahdeti ve pek çok kişi idam sehpalarında asıldı. Bu asılmalar bahçede yapılırken Said Nursinin içerde mahkemesi yapılıyordu. "Sende şeriat istemiştin! Bak isteyenlerin sonu ne oldu diye ilk soru sorulmuştu. Medresesinde 500 e yakın talebe okutan Üstat Bitlis’te ruslara karşı verdiği savaşta talebelerinin tümünü kaybetmişti. Kalan 2 kişi ile Ruslara esir düşecekti. 1918 de Rusların elinden kaçıp İstanbul gelen Üstad DARÜL HİKMETİL İSLAMİYE azalığına getirildi.1922 de Ankara’ya meclise davet edilen Üstad oradaki havayı beğenmemiş, namazlarında gevşeklik gösteren vekiller hakkında on maddelik beyannameyi okumuştur1923. Bu tavrından rahatsız olan komite aşı ile zehirletmeye çalışmış ama başarılı olamamıştır. Eserlerini bastırdığı matbaanın sahibi olan Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey Atatürkün talimatı ile Topal Osman a boğdurularak şehit edilmiştir.
Ali Şükrü Bey: T.B.M.M’ inde İkinci gurup olarak adlandırılan muhalefetin kahraman önderlerinden olan A.Şükrü bey 1884 Trabzon mebusudur. Dini hassasiyetleri ve karşı çıktığı konularda sözünü sakınmamasıyla dikkati çeken Ali Şükrü Bey, bu özellikleri dolayısıyla Mustafa Kemal'e muhalif milletvekillerinin çevresinde kümelendiği kişi oldu. Mustafa Kemal'in 'Hâkimiyeti Milliye Gazetesi'ne karşılık 'Tan Gazetesi’ni neşretmeye başladı. İngilizceye hâkimiyeti sayesinde Ankara'nın izlediği siyasetin uluslararası alandaki yansımalarını dış basından takip ediyor, özellikle Lozan müzakerelerinin gidişatıyla ilgili olarak zaman zaman TBMM'ye verilen resmi bilgiyle dış kaynaklı haberler arasında çelişkileri gündeme getiriyordu. İsmet İnönü'nün Lozan'da, 'hariciyeci olmaması sebebiyle' acemice davrandığı, daha ötesi TBMM'nin verdiği yetki sınırlarının dışına çıkarak müzakereleri yürüttüğü kanısındaydı. Tuğgeneral İsmet Paşa'nın Balkanlarda kabul ettiği sınırların 1. Dünya Savaşı başladığındaki sınırların gerisinde olmasını ve Batı Trakya'nın Yunanistan'a verilmesini kabul etmiyor, Lozan müzakerelerine katılan heyetin, TBMM tarafından kabul edilen Misak-ı Milli hudutlarına uyması gerektiğini söylüyordu. Müzakerelerin kesilme ile sürme arasında kaldığı dönemde ortam iyice gerginleşmişti. Hatta Mustafa Kemal ve Ali Şükrü bey karşılıklı silah çekme noktasına gelmişlerdi. Nitekim TBMM çoğunluğunun Ali Şükrü Bey'i bu konuda desteklemesi neticesi Mustafa Kemal Paşa 1923 yılında 1. Meclisi fesh ederek 2. Meclis için seçimler yapılacağını belirtti. Atatürk’ün talimatıyla Topal Osman ve adamları tarafından İşkence Edilerek boğduruldu 27 Mart 1923. Cesedi ortadan kaldırıldı. Sonraki günlerde Topal Osman'ın evi kuşatılmış, Osman ve adamlarının tamamı, bazıları beyaz bayrak çekip teslim olmak istemelerine rağmen, çıkan çatışmada öldürülmüşlerdir.24 Temmuz 1923 te Lozan imzalandı. 29 ekim 1923 te Cumhuriyet ilan edildi.
Mecliste Muhalif İkinci Gurupta Yer Alan Bazı İsimler:
Yozgat vekili Bahri Bey, Samsun vekili Emin Bey, M.Akif, H.Basri Çantay
1923 seçimlerinde 2.gurup üyelerinin adaylıkları engellendi. Hiç biri meclise seçtirilmedi. Muhalefet bertaraf edildi.
Mustafa Sabri Efendi (1869-1954)
İttihat ve Terakki Cemiyetine muhalif olup, Beyanü'l-Hak dergisinde baş yazarlık yaptı. Çok zor bir dönemde Şeyhülislamlık yaptı. 1922 yılından sonra Kahire'ye giderek yerleşti ve Camiü'l Ezher'de müderrislik yaptı. 1908 yılında Tokat Mebusu olarak meclise girdi. Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye'nin yayın organı olan "Beyanü'l-Hak" adlı derginin başyazarlığını yaptı. İkinci Meşrutiyetin ilanındaki katkı ve çabalarından dolayı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile orduya teşekkür yazılarını kaleme aldı. Ancak, istibdada karşı yola çıkan yeni idarenin eski dönemi aratması ve muhalefete hayat hakkı tanımaması üzerine muhalifler safında yer aldı. Önce Ahali Fırkası ve daha sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın kurucuları arasında yer aldı.1918 yılında tekrar siyasi hayatın içine girdi. Aynı yıl Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye azalığına seçildi. Bir yıl sonra Şeyhülislam oldu. Kısa bir süre sonra bu görevden ayrıldıysa da 1920 yılında tekrar bu göreve atandı. Ancak, kabine üyeleriyle anlaşamadığından bu görevi de kısa süreli oldu ve istifa etti. Sadık Albayrak'ın yayına sunduğu Hilafet ve Kemalizm kitabında Mustafa Sabri Efendi, çok ilginç bir iddiada bulunmuştur. Atatürk'ün İngilizlerle işbirliği yaptığı için Musul'u İngilizlere bırakıp karşılığında kurşun atmadan İstanbul'u aldığını iddia etmiştir. Bunu yazarken hakaretamiz üslubunu sürdürmüştür:
MENDERESİN ASILMASINA SEBEP SÖZLER:
Seçim bölgelerinden ayaklarının tozu ile gelen DP milletvekilleri ilk kanunlardan biri olarak Ezanın Arapça okunmasını geçireceklerdi. Gene Menderes, İzmir DP kongresinde :
«Şimdiye kadar baskı altında olan dinimizi baskıdan kurtardık. İnkılâp softalarının yaygaralarına ehemmiyet vermeyerek Ezanı Muhammediyeyi arapçalaştırdık. Mekteplere din derslerini kabul ettik. Radyoda Kur'an okuttuk. Türkiye devleti müslümandır ve müslüman kalacaktır. Müslümanlığın icapları yerine getirilecektir» diyor ve Sebilürreşat dergisi de kendisini şöyle selâmlıyordu :
«27 senedir hiç bir hükümet reisi müslümanlık hakkında bu kadar yüksek bir sevgi ve alâka göstermemiştir,»
Yine N.F.Kısakürek, bu konuşmadan sonra, Menderes'e şöyle hitap etmekte idi :
«Eğer şu iki sözü gerçekten söyledinizse :
1. «İnkilâp softalarının yaygaralarına rağmen…»
2. «Türkiye müslüman bir devlettir ve müslüman kalacaktır.» tekrar ediyoruz, partinize, siyasî muhitinize, kabinenize, tezatlarınıza ve hatıra gelen ve gelmeyen her şeyinize rağmen, en az ve halis tarafından, azat kabul etmez köleliğimizi kabul buyurunuz.»
SİSTEMİN İZNİ İÇİNDE YAPILANMALAR:
1945-46 yıllarında işletilmeye başlanan demokratikleşme atılımı beraberinde birtakım denetimli özgürlükleri de getirdi. Müslümanlar bu özgürlüklerden partiler ve dergiler aracılığıyla yararlanmak istediler. Ancak müslümanların kurduğu çeşitli partiler gerekli misyonu yüklenemedi. Gerek bu partiler ve gerekse İslamcı dergiler Türkiye Cumhuriyeti'nin kültürel ve siyasal politikalarının fazla etkisi altındaydı. Bunun en belirgin örneği TC'nin oluşturmak istediği "Türkçü" kimliğin ve "milliyetçiliğin" sahiplenilmesiydi. Bu dönemin İslamcı dergileri ise ilkesiz bir tavırla "Türklükle "İslam"ı özdeş tutan politikalarının etkisindeydiler. Türk kavramı ırktan öte dini ifade eder olmuştu.
Bu durum öyle bir hal almıştı ki, İslamcı dergiler (selamet dışında) bu politikanın savunucusu konumunu da üstleniyordu.
1951'lerdeki baskı uzun sürmemiş ve tavizler yeniden başlamıştır. Bu tavizler sonucu Ticanilik, Nurculuk, ve Nakşibendî hareketleri zaman zaman canlılık göstermişler ve özellikle Nurculuk kendini 1960'lardan sonra da hissettirecek bir gelişim göstermiştir.
N.fazıl Kısakürek’te Dinin, toplumu pekiştiren, topluma ahlaki temel veren bir sosyal araç sayılması görüşü ve felsefesi olduğunu görürüz.
Necip Fazıl’ı büyük yapan biraz da onun ortaya çıktığı ortamdır: “Necip Fazıl, harf değişimi ile İslami kaynaklarla bağı kesilen yeni nesillerin laiklikle terbiye edildiği, İslami bilgilere sahip kişilerin sürgünle, hapis cezalarıyla susturulmaya çalışıldığı tek parti devrinde ayağa kalktı. Büyük Doğu’nun cesareti de dillere destandı. Kimsenin cesaret edemediği bir zamanda Bediüzzaman Said Nursi hakkında yazılar yayınlardı. Başka bir sayısında masonlarla uğraşır, onlara karşı mücadelenin kalesine dönüşüverirdi. 13 Aralık 1946 tarihli sayının kapağında kocaman bir kulak çizilmiş, altına da “Başımızda kulak istiyoruz!” yazılmıştı. Kapağın İsmet İnönü’nün sağırlığını hicvettiğinde şüphe yoktu. Mesajını vermekle birlikte derginin bir müddet kapatılmasına da sebep oldu bu kapak.
Büyük Doğu’yu bir ekol olarak görenler, bu ekolün başta gelen temsilcilerinin Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Erdem Beyazıt ve Akif İnan gibi isimler olduğunu söyler. S.Karakoç, ilk yazı deneyimlerini de Büyük Doğu’da yaşar. Necip Fazıl’ın ‘Benim Sezaim’ şeklinde iltifat ettiği Karakoç, Büyük Doğu ekolünden gelip kendi ekolünü oluşturmuştur. Devlet, millet ve medeniyet kavramlarına yeni anlamlar yükleyen Sezai Karakoç’un ‘Diriliş Doktrini’ etrafında düşünsel alanda bir Diriliş Nesli oluşturmaya çalışmıştır.
Aynı ekolde dergiler de yayınlandı Türkiye’de. Diriliş, Mavera, Edebiyat, Yönelişler gibi dergiler yayınlandıkları dönemin ‘Büyük Doğu’su oldular.
Tasavvuf kolu; M. Zahit Kotku (ö:1980) Nakşi, İmam- vaiz.1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi'ne nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı. Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücrâ, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.(iskenderpaşa.com’dan alıntı) Prof. Dr. Esad Coşan ise, Edebiyat Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, 1960 yazında Mehmed Zahid Kotku'nun kızı Muhterem Hanım'la evlendi.Oğlu Nureddin Coşan İskenderpaşa Cemaati’nin Lideri, Sağduyu Partisi’nun kurucusudur. Son seçimlerde AK Partiyi destekleyeceklerini basın açıklaması ile duyurdular.Günümüzde Mahmut Sami Ramazanoğlu (İskenderpaşa)cemaati. Allah'ın adını sürekli anarlar. Zikirleri gizlidir. Hoca, mürid ilişkisi tarikat içerisinde temeldir.
Nakşi Tarikatın dört ana kolu mekânlarıyla anılır. İskenderpaşa, Erenköy ve İsmailağa dışında Doğu Anadolu'da Menzil grubu etkindir.
Diğeri S. Hilmi Tunahan (1888-1959) Günümüzde Kemal Kaçar cemaati (Süleymancılar). Bir Osmanlı âlimi olan Süleyman Hilmi Tunahan tarafından kurulan cemaat, 1940'ta Kur'an kurslarının yeniden açılmasıyla yaygınlaşmaya başladı. Süleyman Efendi'nin ölümünden sonra cemaatin liderliğini Kemal Kancar yaptı. Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı içinde örgütlenen cemaat, Avrupa'daki Türk işçileri arasında ilk çalışma yapan çevre olarak biliniyor. Refah, Fazilet Partisi'nden uzakta sağ partilere oy veren cemaat gizliliğiyle biliniyor. Cemaatin etkinliğinin artırılmasında önemli rol oynayan Hüseyin Kaplan'ın Rize'ye yerleşmesi, cemaatin bölgede etkin olmasına neden oldu.
Bir diğeri S. Abdulhakim Arvasi (ö:1943) Günümüzde H.Hilmi Işık ve Işıkçılar cemaati. Türkiye Gazetesi ve Enver Ören gurubu ya da namı diğer İhlas Gurubu.
Nurculuk: Bediüzzaman(1873/1960) günümüzde F.Gülen ve diğer kollar. Mehdilik ve eğitim üzerinde yoğunlaşma faaliyetleri devam etmektedir.
Nurettin Topçu: Şeraitle mistisizmin sentezini yapmaya çalışmış ilginç bir girişim “Hareket” dergisinde görülmüştür. Milliyetçi Türk İslam sentezci bir harekettir.
Sezai Karakoç: Diriliş dergisi ve günümüzdeki Diriliş Partisi etrafındaki yapılanmada yer alır. Yine Dergah Dergisi bu fikir hareketi üzerinde faaliyetlerini sürdürmektedir. Sezai Karakoç, toplumunun yaşadığı bozgunun sebeplerini geleneksel dini bağların kopmasında, bunun sonucu olarak da batılılaşıp materyalizme kaymasında arıyordu. Diriliş, bir düşüşten çıkış ve kurtuluştur.Geleneğin iyi bilinmesi ve özgün bir söyleyişe ulaşılması. “Aslında, yeni olmak, “eski”nin sırrını bulmaktır” der. İlhamını İslam dininden alan ve "medeniyet" bilinci ile yeniden var olmayı, dirilmeyi amaçlayan bir düşüncedir diriliş…
Oysa Akif bu toplumun metafizik ilgilerinin, mistik bağlarının çürüklüğünden, sorgulanması gerektiğinden söz ediyordu.
Sezai Karakoç’un 30 Kasım 2007 tarihli Basın Açıklaması:
Bütün meselelerimizin, sıkıntılarımızın, çıkmazlarımızın kaynağı Batılılaşmadır, Batıcılıktır. Yüzyıllardır içine saplandığımız bu bataklıktan kurtulmanın ne yazık ki halâ bir çaresini bulmuş değiliz.
Avrupa’da görev yapan dış işleri mensuplarının, elçilerin, vezirlerin görünüşe (ki Batı çok önem verir) kapılıp başlattığı bu hareket, daha sonra oraya okumaya gönderilen öğrencilerle devamlılık, yoğunluk ve hız kazanarak büyümüş ve bugün çok daha geniş ve etkin bir boyuta ulaşmıştır.
Bu formasyonu, biçimlenmeyi alan nesiller yetişmiş, ülkemizin manzarası değişmiş, ama bu değişiklik daha çok olumsuzluk yönünde gelişmiştir. Kendi öz kök ve kimliğimizden neredeyse ne varsa atmaya çalışmış, buna da “devrim” adını vermiş ve sonunda geriye dönüp bakmaya korkacak hâle gelmişizdir. Dünya tarihinde, kendi varlık cevherini, özgün kişiliğini terk ve başkasını taklit ederek yeni bir atılım yapmış, hayatta kalmış bir toplum, bir millet, bir devlet, bir medeniyet yoktur. Diriliş: “Tanzimat’tan beri girdiğimiz sakat, yanlış yoldan dönmeliyiz Tanzimat’tan beri önce unuttuğumuz, sonra varlığını inkâr ettiğimiz öz hazinemizin yerini gösteren özel bir define haritası. Diriliş: Çıkış yolu. Çıkış yolu: Diriliş. Önce birlik. Yeter ki, birleşelim, Abbasiler, Osmanlılar gibi büyük devletlerimizi kuralım. Medeniyetin her alanında batılıları geride bırakacak keşifler, icatlar, çalışmalar yapalım.