islamlaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islamlaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2009 Salı

Kitap:TÜRKİYE'DE İSLAMLAŞMA VE ÖNÜNDEKİ ENGELLER

TÜRKİYE'DE İSLAMLAŞMA VE ÖNÜNDEKİ ENGELLER Yazar: HAYREDDİN KARAMAN Yayıncı: ENSAR NEŞRİYAT Konu: ÇAĞDAŞ İSLAM DÜŞÜNCESİ Türkiye'de İslamlaşma ve Önündeki Engeller Kitap Tanıtımı Yazan: Hülya Alper Yazı Kaynağı: Haksöz Haber Bir mümin, hayatının her noktasını inandığı esaslarla uyumlu hale getirmek; inancını yaşantıya dönüştürmek, inancıyla çelişmeyen bir hayat tarzını benimsemek ve bununla da yetinmeyip kabul ettiği esasları etrafına tebliğ etmekle yükümlüdür. Bu yükümlülük iman sahibi olmanın tabii bir sonucu olarak görülmelidir. Nitekim Kur'an-ı Kerim incelendiğinde iman ve amelin beraber zikredilmesi, cennetin sadece iman edenlere değil, iman edip salih amel işleyenlere va'd edilmesi bunu destekler. Bu sebeple kişinin Allah'a tümüyle itaatkar bir kul olması ancak bütünüyle İslami bir hayat sürmesi; İslam'ın hayatının her noktasında hakim bir unsur olmasıyla gerçekleşir. Tabii İslami bir hayat sürmenin içinde İslam'ı tebliğ etmek de vardır. Zira tebliğ etmek de ilahi bir buyruktur ve tebliğ görevini yerine getirmeyen bir müslümanın, diğer emir ve yasaklara riayet etse dahi, Allah'a bütünüyle itaatkar olduğu söylenemez. Dolayısıyla Allah Teala'ya kul olmayı kabul eden her insan öz bir ifadeyle kendinin ve çevresinin İslamlaşması için mücadele etmekle yükümlüdür. Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Türkiye'de İslamlaşma ve Önündeki Engeller adlı eserinde İslamlaşma mücadelesi nereden başlamalı!, İslamlaşma nedir! gibi sorulara cevaplar aramakta; içinde bulunduğumuz durumu daha iyi tahlil etmemizi sağlayacak açıklamalar yapmaktadır. Kitap, yazarın Ensar Vakfı bünyesi altında yapmış olduğu çeşitli konferansların bir derlemesi olup, problemler derinlemesine incelenmekten ziyade, genel boyutlarıyla ele alınmış, müslümanları ilgilendirip Türkiye toplumunun gündemini meşgul eden muhtelif konularda görüşler serdedilmiş, müslümanların birleşmesinde Ensar Vakfı'nın yerine ağırlık verilmiştir. Eserde tebliğ faaliyetinin özellikle İmam-Hatip bünyesi altında gerçekleşmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Ancak yazara göre İmam-Hatiplilik bir okuldan mezun olmakla değil de İmam-Hatip ruhunu taşımakla, İslam'a hizmet gayesiyle hareket etmekle gerçekleşir. Bir manada imanının şuurunda olan, tebliğ yükümlülüğünü ifaya çalışan her müslüman İmam-Hatiplidir. Kitapta İslamlaşma kavramı ele alınmış ve İslamlaşmanın fertten başlayıp topluma doğru uzaması gereken bir hareket olduğu belirtilmiştir. Bu düşünceler şu cümlelerle ifade edilmiştir: "...İslamlaşma dediğimiz zaman birinci derecede biz kendimizin İslamlaşmasını anlayacak ve öncelikli hizmeti buna sarf edeceğiz." "İslamlaşmada ikinci adım, en yakınınızı yani eşinizi ve çocuğunuzu içine almaktadır." (s. 103-104). "Mesela düşüncenizi İslam düşüncesine, imanınızı İslam imanına uygun hale getirirsiniz ama ahlakınız ona uymazsa, bu sefer de sizin İslamlaşmanız tam değildir. O halde bizim iş hayatımız, dünya ile olan ilişkimiz, kazancımız, mevkiimiz, vazifemiz de İslam'ın dışında kalmıyor..." (s. 105) Benzeri cümlelerle eserde Din'in hayatın her safhasını içeren bir yapısı olduğu, müslümanın İslami ve gayrı İslami bir hayatı olamayacağına değinilmiştir. Hatta yaşantısında ilahi emirlere uygun bir hayat tarzı sürmeyen bir kişinin durumu, ömrünü tebliğle geçirmiş olsa da, sorgulanmıştır. Ancak eserde dindarlığın sadece belirli esasları kuru bir tasdik veya belirli kuradan şekli uygulamanın ötesinde, bir hayat tarzı, bir tercih olduğunu düşündüren ifadelerin zikriyle beraber, ömrü boyunca fahişelik etmiş bir kadının, ahir ömründe bir köpeği sulamakla cennete konulduğu rivayetine yer verilmesi anlaşılamamıştır. Her ne kadar istisnai bir durum olduğu belirtilse de, bu rivayetin ortaya konan genel din anlayışıyla bağdaştırılması oldukça güç olan yönleri olduğunu ileri sürmek mümkündür. Üstelik itikadı ve gaybi karakter arz eden bir konuda, kesin bilgi ifade etmeyen bir rivayete dayanılması usul açısından da eleştiriye açıktır. "İslamlaşmayı nasıl sağlayacağız! " ve "Sivil Kurumları Oluşturalım" başlıkları altında İslamlaşma metodu hakkında şu cümlelere yer verilmiştir. "Toplumu İslamlaştırmak için iki noktadan gidileceği hep söylenegelmiş; biri tabandan ve eğitim suretiyle ve bu uzun vadeli, ikincisi de tavandan -bu ta eski zamanlardan günümüze tartışıla gelmiştir- mesela okuyun Akif'in Safahatını, işte orada Mısır'da Cemaleddin Efgani ile Şeyh Muhammed Abduh'un arasında geçen, bu konu ile ilgili bir tartışmadan bahseder. Onlardan ilki, mesela Abduh, işte gençleri okutmak, iyi kaliteli birer insan olarak yetiştirmek, onlar vasıtasıyla da insanları eğitip İslamlaştırmak, böylece müslüman tabanı oluşturarak, ondan sonra da tavanı oluşturmayı savunur. Halbuki onun üstadı sayılan Cemaleddin Efgani ise, siyasi yoldan gidilerek üstten, tavanı elde etmek, önce müslümanlardan orayı oluşturmak, ondan sonra tabana inme konusunu müdafaa eder... Bana sorarsanız, ikisini de ihmal etmemek lazım derim ve demin söylediğim gibi, tavuk-yumurta misalidir; -birisini ihmal ettiğinizde diğerini yürütemezsiniz, yürütemiyorsunuz." (s. 114). "Haddizatında bunlar birbirine bağlıdır. Eğer siz tabanda faaliyet gösterememişseniz, sözlerimin başında uzun uzun anlattığım gibi, insanları teker teker müslüman kılmağa muvaffak olamamışsanız, o zaman siz tavanda bir iktidarı zaten oluşturamazsınız. Mesela demokratik yoldan oluşturamazsınız; çünkü yeterli oyunuz olmaz. İhtilalle de oluşturamazsınız; çünkü o da güç ister. Sizin öyle gücünüz bulunmaz. Öyleyse, bir kere bu uzun vadeli eğitim yolu kaçınılmaz, zaruri ve öncelik itibariyle tek yol gibi gözüküyor, öncelik itibariyle tabii. Fakat o faaliyetinizin selametle yürüyebilmesi, engellenmemesi için, bu sefer, içinde bulunduğumuz toplumun yönetim mekanizması neyse, mesela siyasi mekanizması, ekonomik ve kültürel ve siyasi güçleri nasıl odaklaşıyor, oluşuyor ve nasıl etkiliyorsa, bunu kavrayarak yolumuzun önüne taş ve engel olmamaları için, o vadilerde meşgul olmak, o kulvarda da at koşturmak gerekmektedir. O halde bu anlamda bir yandan tepeden, fakat, öte yandan ısrarlı, kararlı, devamlı, öncelikli olarak tabandan gitmek suretiyle İslamlaşma hareketine devam etmek zarureti vardır." (s, 155-156). İslami mücadele içinde olan her müslümanın, yazarın bu açıklamalarını dikkate alması ve üzerinde düşünmesi gerekir. Çünkü genelde müslüman gruplar belirtilen iki metoddan sadece birine ağırlık verip diğerini reddetmiş veya meşgul olmamışlardır. Bu vasatta her ikisine de dengeli bir ağırlık verilmesi gerektiğinin ortaya konması önem taşımakta, İslami harekete ufuk açmaktadır. "Münkere karşı" başlığı altında İslamlaşma hareketinde, karşılaşılan İslam dışı bir durumda alınması gereken tavır tartışılmış, Ebu Hanife'nin Emevi sultanlarına karşı sergilediği davranış örnek olarak verilmiştir (s. 138). Bilindiği üzere Ebu Hanife, Hz. Ali efradını gizli olarak desteklemiş ve muhalefet şuurunu beslemiş bir kişidir. Dolayısıyla müslümanların içinde bulundukları gayr-i İslami şatları değiştirecek güçleri olmadığında mevcut duruma boyun eğip, bir mehdinin gelip kendilerini kurtarmasını beklememeleri gerekir. Bir yandan toplumun İslamlaşması için gereken her türlü mücadeleye devam ederken, İslam'a aykırı olan uygulamalarda da en azından muhalefet şuuru taşımalıdırlar. "İslamlaşma Yöntemi" isimli kısımda fertlerin İslamlaştırılması için sivil kurumların oluşturulması gereği üzerinde durulmuştur. Zira yazarın deyimiyle "Türkiye Cumhuriyeti'nin böyle bir davası yoktur." (s. 153) Her ne kadar kendisinin demokratik ve laik bir hukuk devleti olduğunu belirten TC devletinin İslami bir kaygısı olmadığı yazar tarafından ortaya konmakta, yine laikliğin İslam'a aykırı olduğu ortaya konmakta ise de kitabın bir başka yerinde devlet ve rejim ayrımı yapılarak devletin bizim olduğu şikayetimizin yönetim ve yöneticilerden olduğu ileri sürülmüştür (s. 77). Ancak nasıl bir ayrım yapılabildiği vuzuha kavuşamamıştır. Yazar şöyle devam eder: "Kendisi iyi müslüman olmayan insanlardan bir İslam toplumu teşekkül etmez. Kendisi İslam olmayan bir toplumdan İslam devleti oluşmaz. O halde, şeriat şeriat diyenler, İslam devleti İslam devleti diyenler, önce aynanın karşısına geçip kendi nefislerinde İslam devletinin hakim olup olmadığına baksınlar." (s. 141) cümleleriyle bireyin İslamlaşmasının toplumun İslamlaşması ile olan sıkı irtibatı vurgulanmıştır. Bu irtibatın vurgulanması tamamen yerinde olmakla birlikte, niçin özellikle şeriat ve İslam devleti diyenlerin muhatap alındığı açık değildir, Zira bu kavramların bilincinde olmak, olmayanlara göre belirli bir dini şuur seviyesinin varlığını gösterir. Sanıyoruz, burada dini bir hayat tarzı olarak benimsemedikleri halde, konuşmalarında dini istismar edenler kasdedilmiş olmalıdır. Eserde müslümanlarla yakın alakası olan çeşitli konularda açıklamalar yapılmıştır. Mesela tartışmaları halen devam eden laiklik konusunda şu ifadeler bulunmaktadır: "Benim anlayışıma göre laikliğin her şekli İslam'a aykırıdır. Laiklik insan fıtratına zıttır. Çünkü insan bölünmez. İnsan caminin içerisinde Allah'ın ve ahiretin, caminin dışında dünyanın adamı olamaz. Bu insan fıtratına aykırıdır. Neden! Çünkü laikliğin olduğu bir toplumda laiklik, nasıl tatbik edilirse edilsin, İslam toplumlarında laiklik ancak böyle kabul edilebilir ve uygulanır. Hoca! Batıda laiklik başka türlü tatbik edilebilir diyebilirsiniz. Ama İslam toplumlarında laiklik, ancak Cezayir'de olduğu gibi, bizde olduğu gibi tatbik edilir. İşte o yerlerde müslümanlar, yani insanlar zulüm görür, haksızlık görür. Bu açıdan laiklik insan haklarına da aykırı hale gelir." (s. 68) Bu arada bazı bölümlerde modern dünyanın diline doladığı insan hakları, demokrasi, sivil toplum, çoğulculuk, müsamaha gibi kavramların tamamının bir aldatmaca olduğu dile getirilmiştir (s. 11-7). Günümüzde müslümanları sömürü yolu olarak kullanılmak istenen bu tür kelimelere karşı mü'minlerin bilinçlendirilmesi gereği ve bazı müslümanların konudan habersiz olduğu gerçeği düşünüldüğünde yapılan bu açıklamaların değeri ve önemi artmakta, müslümanların bilinçlendirilmesine yardımcı olmaktadır. Çeşitli bölümlerde İslamlaşmanın önünde içten ve dıştan kaynaklanan engeller olduğu ideolojik, ekonomik, pedagojik pek çok engelin bulunduğuna dair açıklamalar yapılmıştır. İçerde İslam'ı engellemek isteyenlerin durumu şu cümlelerle özetlenmiştir: "İçerde de İslam'a karşı çeşitli ideolojiler var. Ama ben İslam'a karşıyım demiyor, bakın ne diyor: 'Ben müslümanım; İslam'a evet, şeriata hayır.' Demiyor mu, ben mi uyduruyorum! Diyor, İslam'a evet, şeriata hayır. Sonra ne diyor! 'Uslandırılmış İslam'a evet, fundamentalizm'e hayır.' 'Biz size müslüman olmayın demiyoruz; ama fundamentalist olmayın diyoruz, ' kim diyor! Amerika, Fransa, Almanya, yani bütün gayr-i müslümler diyor. Şimdi bunların içerde işbirlikçileri var; bunların işbirlikçileri de aynı şeyi söylüyorlar... Biri de Kur'an diyordu ondan vazgeçti şimdi; yakınlarında birisi baktı bu Kur'an biraz problem çıkaracak; ilk günler ezan, Kur'an ve Bayrak diyordu, sonra biri ikaz etti, ona dedi ki bu Kur'an'ı söyleme; bu netamelidir, bunun içine girdiğin zaman çıkamazsın, ezan o kadar zararlı değil, sen o ezanı söyle; ama öyle Kur'an'ı fazla telaffuz etme. Bayrak; bayrağı da söyle, zararı yok. Yani bayrağınıza dokunmuyoruz, ezanınıza dokunmuyoruz, imanınıza, ibadetinize dokunmuyoruz, ama şeriata geçit yok." (s. 118-119). Yazarın fundamentalist İslam'ı reddederek kendilerine müslüman görünümü veren kişilerin de aslında İslam'a karşı olduğunu belirtmesi, bu konulardan habersiz ve bilgisiz olan halkın aydınlatılması ve aynı zamanda muhaliflerinin kim olduğunu bilmesini sağladığı için dikkate değer. Eserde İslamlaşma üzerindeki engellerden bahsedilirken, müslümanların kendi içlerindeki bölünmüşlüğüne, parçalanmışlığına da değinilmiş, durumun İslamlaşma üzerindeki olumsuz etkileri irdelenmiş, müslümanların teşkilatlanması ve birlik olmasının gereği üzerinde durulmuştur. Bu tanıtım yazısında kitapta farklı konulara yer verilmesi sebebiyle eserin bütününün özetlenmesi usulünden ziyade, kitaptan bazı pasajlar aktarılmak suretiyle okuyucunun genel bir malumat kazanması amaçlanmıştır. Netice olarak genel muhtevası açısından kitap, bilhassa İslami şuura erme aşamasında, mücadeleye yeni adım atmış olanlara tavsiye edilebilir bir el kitabı mahiyetindedir. Ayrıca Türkiye'nin içinde bulunduğu şartları bilen, deneyimli, tecrübe sahibi bir kişinin yorumları ve düşünceleriyle meselelere bakma imkanı tanıması açısından da bigane kalınamayacak bir eser niteliğindedir.

18 Nisan 2009 Cumartesi

Said Halim Paşa

Mehmed Said Halim Paşa (1864-1921) Son dönem Osmanlı Sadrazamlarından olan Said Halim Paşa, 19 Şubat 1864 yılında Kahire'de doğdu. Ünlü Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın torunu ve vezirlerden Hilmi Paşa'nın oğludur. İlk Mısır Hidivi (Osmanlı Devletinin Mısır valileri için kullanılan unvan) İsmail Paşa ile anlaşamayan ve Mısır'ı terk etmek zorunda kalan Halim Paşa, ailesi ile birlikte İstanbul'a gelip yerleşti. Said Halim, İstanbul'a geldikten sonra Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca'yı öğrendi. Öğrenimine kardeşi Abbas Halim Paşa ile beraber gittiği İsviçre'de devam etti. Lozan Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra İstanbul'a döndü. Babaları, yurt dışında milli seciyelerinin bozulup bozulmadığını öğrenmek maksadıyla onları teste tabi tuttu ve karakterlerinin bozulmadığı hükmüne vardı. Sultan Abdülhamid tarafından, 21 Mayıs 1888 tarihinde Şura-yı Devlet (Danıştay) üyeliğine atandı ve kendisine Paşalık rütbesi verildi. Bu görevinde gösterdiği başarı nedeniyle Rumeli Beylerbeyliğine yükseltildi (22 Eylül 1900). Beylerbeyliğine terfi ettirildikten sonra Yeniköy'de kendi adını taşıyan yalısında, fikri bakımdan kendisini geliştirmek maksadıyla kitap okuyup incelemelerde bulundu. Kendisini çekemeyenler tarafından, yalısında silah ve zararlı evrak bulundurduğu iddiasıyla Saraya ihbar edildi. Bu ihbar ve Jön Türklerle ilişkisi gerekçesiyle sürülerek, İstanbul'dan uzaklaştırıldı (15 Ocak 1903). Mısır üzerinden Avrupa'ya geçerek burada bulunan Jön Türklerle temas kurdu. Yurt dışında bulunduğu sırada İttihat ve Terakki Cemiyetinin müfettişliğine getirildi. Cemiyete maddi noktada destek ve yardımlarda bulunduğu gibi, fikri konularda da katkı sağladı. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul'a geri döndü. Cemiyet içinde aktif olarak çalışmalarına devam etti. 1908 yılında yapılan belediye seçimlerinde, İttihat ve Terakki listesinden Yeniköy Belediye Başkanlığına seçildi. Bir süre sonra Ayan üyeliğine ve 1909 yılında da Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye yönetim kurulu üyeliğine getirildi. Daha önce üyeliğini yaptığı Şura-yı Devlet'e başkan olarak atandı (1912). Yapılan İttihat ve Terakki kongresinde genel sekreterliğe getirilerek, cemiyetin önemli kişileri arasında yer almış oldu. Said Halim Paşa, Mahmud Şevket Paşa kabinesinde Hariciye Nazırı olarak görev yaptı. Sadrazamın öldürülmesinden (1913) sonra vezirlik rütbesiyle Sadaret Kaymakamlığına ve bir gün sonra da Sadrazamlığa getirildi. Kurmuş olduğu kabinede Hariciye Nazırlığını da üstlendi. Aynı yıl içinde yapılan kongrede, İttihat ve Terakki'nin başkanlığına seçildi. Sadrazamlığı sırasında yapılan antlaşma ile Edirne'nin geri alınmasında önemli katkıları oldu. Birinci Dünya Savaşı başladıktan sonra, hemen savaşa girilmesi taraftarı değildi. 1916 yılında yapılan kongrede ikinci defa cemiyetin başkanlığına seçildi. Önce Hariciye Nazırlığından (24 Ekim 1915) ve daha sonra Sadrazamlıktan (4 Şubat 1917) istifa etti. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra savaş sorumlusu olarak mahkemeye çıkarıldı. Gerek hariciye nazırlığından gerekse sadaretten istifa etmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi parti içi baskıdır. Özellikle Talat Paşa'nın Sadrazam olmak istemesi, sorumsuz kişilerin devletin işlerine müdahale etmeleri ve gayr-i meşru hareketlerine son vermemelerinden dolayı istifa etmiştir. Ancak, Sadaretten ayrıldıktan sonra da parti ile bağlarını koparmamıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası, İttihat ve Terakki'nin diğer ileri gelenleri için olduğu gibi, Said Halim Paşa için de hazin bir dönemin başlangıcıdır. Çıkarıldığı mahkeme sonrası önce Mondros'a, oradan da Malta'ya sürgüne yollandı. Malta'da serbest kaldığı halde İstanbul'a geri dönemedi. Çünkü, geri döndüğünde İstanbul'a kabul edilmeyeceği kendisine bildirilmişti. Bunun üzerine Roma'ya yerleşti. 6 Aralık 1921 tarihinde, akşam üstü arabayla evine döndüğü sırada bir Ermeni militan tarafından alnından vurularak şehit edildi. Bilahare bu militan Ermeni terör örgütü Taşnaksütyun tarafından milli kahraman olarak ilan edilmiştir. Hayatta iken gelişine izin verilmeyen Paşa'nın cenazesi İstanbul'a getirilerek, Sultan II. Mahmud'un türbesinin de bulunduğu bahçede, babasının yanına defnedildi (29 Ocak 1922). Said Halim Paşa, Osmanlı Devleti'nin en bunalımlı döneminde Sadrazamlık gibi çok ağır vazifeleri ihtiva eden bir makamda bulundu. II. Abdülhamid'i istibdat uygulamakla suçlayıp çok daha ağır bir istibdadı uygulayan bir cemiyetin ve partinin mensubu idi. Cereyan eden hadiselerde olumlu veya olumsuz etkisinin ve sorumluluğunun olmaması hiç bir zaman iddia edilemez. Ancak, her ne şekilde olursa olsun Birinci Dünya Savaşı ve mağlubiyetinin bütün suçunu, iktidarı elinde bulunduran partiye yüklemek insaf ölçülerine sığmaz. İktidarları boyunca, kendilerinden kaynaklanan hatalarını ve yanlış politikalarını eleştirmek, muhaliflerinin en tabii hakkıdır. Savaşın kaybedilmesi, parti ileri gelenlerinin yurtdışına kaçmaları veya çıkarılmalarından sonra, top yekun bir saldırıya geçip düşmanları dahi sevindirecek, insafsız eleştirilerde bulunmak asla vatanperverlikle bağdaşmaz. Bu hazin dönemi yaşayan ve fiilen bazı hadiselerin içinde bulunan Bediüzzaman Hazretleri, yapılan muhalefete karşı çok önemli ikazlarda bulunmuştur. İttihat ve Terakki'nin yanlışlarını eleştirmekten çekinmeyen Bediüzzaman, haksız eleştirilere de karşı çıkmıştır. "İttihada şedit muarızdın. Neden şimdi sükût ediyorsun?" şeklindeki suale; "Düşmanın onlara şiddet-i hücumundan..." diye karşılık verir. İttihatçılara hücum o kadar artmıştır ki, onların iyi hasletleri olan azim, sebat ve İslam düşmanlarına karşı vermiş oldukları mücadeleleri dahi bu hücumlardan nasibini almıştır. Bediüzzaman; "Bence yol ikidir; mizanın iki kefesi gibi. Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver'e, Venizelos ile beraber Said Halim'e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir." demek suretiyle, muhalefetin hassas noktasına işaret etmiştir. Çünkü, muhalefet, düşmanın işine yarayacak bir hal almış vaziyettedir (Sünuhat, s. 67-68). Said Halim Paşa, yaşadığı dönemde İslami konuların savunucusu olup, İslamcılık düşüncesinin önde gelenlerinden birisi olarak kabul edilir. Yazmış olduğu eser ve makalelerinde fikirlerini ortaya koydu. "İslam'da Teşkilat-ı Siyasiyye" adlı eserinde, İslam'ın siyasi ve sosyal olaylara bakışı üzerinde durdu. İslam müesseseleri ile Batının siyasi ve sosyal müesseselerinin karşılaştırmasını yaparak, birbirlerinden farklı olduklarını ortaya koymaya çalıştı. Devlet başkanının halk tarafından seçilmesi, meclisin güzide insanlardan teşekkül ettirilmesi ve halk tarafından oluşturulan bu meclisin hükümeti denetleme yetkisinin olması gerektiği gibi fikirleri savundu. Ona göre devlet başkanı hem İslam kanunlarına hem de halka karşı sorumludur. Bir çok yazılarının bir arada toplandığı ve "Buhranlarımız" adlı eserinde; Meşrutiyet, taklitçilik, fikri buhran, taassup, gerilememizin sebepleri üzerinde yazmış olduğu fikirleri bir arada bulunmaktadır. Sebilürreşad mecmuasında yayınlanan makalelerinde, İslamlaşmak tabirinin nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde durdu. Müslümanlık, inanç, ahlak, cemiyet, siyaset gibi olguların bir bütün teşkil ettiğini izah etmeye çalıştı. Gerilemeden kurtulmanın çaresi olarak; İslami esasları en güzel bir şekilde öğrenmeye, teferruatlı bir şekilde öğrenilen bu esasların faziletli bir şekilde tatbik edilmesinin gerekliliğine dikkat çekti. Said Halim Paşa, Batı tarafından isnat edilen taassubun; Müslümanlara karşı yapılan haksızlık ve zulümlerin sonucu olduğunu yazar. Taassubu, Müslümanlara karşı yapılan zalimane tutuma karşı takınılan haklı bir kine bağlar. Batı taklitçiliğini de eleştirerek, Batı taklitçiliği neticesinde alınacak siyasi ve sosyal müesseselerin felaketimize sebep olacağını belirtir. Meşrutiyeti savunan Paşa, körü körüne taklitçilik yerine, milletin kendi ihtiyaçlarından kaynaklanan sosyal ve siyasi düzenlemelerin yapılması gerektiği inancındadır.

MÜCADELE ve AKİFİN ÜLKEDEKİ SON YILLARI

MÜCADELE ve AKİFİN ÜLKEDEKİ SON YILLARI
Mehmet Akif Ersoy
Yükleyen ebbkr"> Nisan 1920 de Ankara’ya gelmiş. Din adına açılmış bir Meclis ve bir cihat vardır İttihat Terakki yönetimine Müslüman değil gözüyle bakan halk, düşman işgaline karşı sessizliğini bozmadığı zamanda M.Kemal onu çağırmış (Halk üzerindeki etkini bildiği için); kuracağı Meclisin şeri bir Meclis olacağını, Başında İslam Halifesinin bulunacağı vaadini yapmıştır. 19 Kasım 1920 günü Kastamonu Nasrullah Camii kürsüsünde meşhur vaazını yapar. Vaazı, tekrar açılan 464 nolu Sebilürreşatın 12 tam sayfasını içerir. Tekrar tekrar basılır, binlerce dağıtılır. El Cezire Cephesi Komutanlığı Diyarbekir vilayet matbaasında 32 sayfalık bir kitapçık halinde bastırır, bütün cepheye dağıtır. Hafız Ömer anlatır: o sabah kahvaltıda aynı yere davetli idik. Yanında bir kitap gördüm, sordum; Tefsiri Celaleyn olduğunu söyledi. Kelamı Kadim gibi okurum. Şimdiye kadar 18 defa hatmettim. Şimdi 19.hatimeye devam etmekteyim, dedi. Akif,1920–1923 Mayısına kadar Burdur Milletvekiliydi. 2.Meclis için yapılan seçimlerden Müslümanlar ve sisteme muhalif olanlar tasfiye edildi. 1925 yılında mısırdan geldiğinde siyasi, dini, fikri, bütün çevrenin devlet terörü altına alındıklarını gördü. Başmuharrir olduğu Sebilürreşat kapatılmış, yakın dostu Eşref Edip tutuklanmış, İstiklal Mahkemelerinde yargılanıyordu. Sebilürreşat yaptığı yayınlarla halkı isyana teşvik suçundan yargılanıyordu. Yakın dostu Tefsir âlimi Hasan Basri Çan tay’ın anlattığına göre Akif’in Mısır’a son gidişi kimilerinin dediği gibi şapka kanunu yüzünden değildi. O, rejim devlet düşmanı sayılarak polis tarafından takip altına alınmıştı ve bu durum Üstat Akif’in çok zoruna gitmişti. Daha ülkeden ayrılmazken emeklilik maaşını vermediler, iş vermediler yetmedi peşine polis taktılar. AKİF NE YAPABİLİRDİ İstiklal Marşı müsabakasında mükâfat olarak 500 lirayı almayıp hayır kurumuna veren Akif o günün kış soğuğunda Meclis giderken bir arkadaşının muşambasını emanet alır giderdi. Şefik Kalaylıdır bu. Kendisine iyi niyetle; Akif Bey, hiç olmazsa sırtına bir palto alsaydın dediği için kızıp darıldığı arkadaşıdır bu. On yıllık bir savaşın ardında kalan, harap ve bitap bir halk. Topu sekiz milyon. 3/2 i yaşlı, kadın ve çocuk, kalanı ise harp yorgunu, yaralı, hasta ve bakımsız bir toplum. Yolsuz, telefonsuz, radyosuz bir zamanda böyle bir halkın başına kurtarıcı gelen sivil ve subaylardan oluşmuş bir kadronun yapacağı değişikliklere yanlış da olsa kim muhalefet edebilirdi. Akif’in gücü de ortadaydı. Oğlu M.Emin Ocak 1967’de Tophanede terkedilmiş bir kamyonetin karoseri içinde soğuktan donmuş bir şekilde bulundu. Yatacak yeri yoktu. Burayı kendine ev edinmişti. AKİF-MÜSLÜMANLAR ve İTTİHAT TERAKKİ Akif de diğer Müslümanlar gibi Meşrutiyetten önce İttihat terakkiye üye olanlardan biriydi. Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman vb. gibi. Yalnız o cemiyete girerken yapılan yemin metnini o şekli ile kesinlikle kabul etmeyeceğini söylemiş ve uzun bir tartışmadan sonra cemiyetin yemin metni değiştirilerek önüne gelmişti. Metnin aslında şöyle bir ifade vardı: “Cemiyetin her yaptığına kayıtsız şartsız itaat edeceği ifadesi”. Ben ancak maruf olan işlerine itaat ederim demişti. MISIR HAYATI VE SEFALET PARAM YOK: Hilvan’dan Kahire’ye inerken bazen yol parası bulmakta zorlanıyorum.(Eşref Edip’e yazdığı bir mektuptan.) MISIRDA TÜRK TALEBELER VE SOHBETLERİ Öğrencilerden biri Yozgatlı İhsan Efendidir. Türkiye’ye dönerken yazmış olduğu Kuran Malini kendisine emanet ettiği şahıstır. Bu zat şu an İKÖ başkanı olan Ekmeleddin İhsan oğlunun babasıdır. Bir diğer öğrenci İsmail Ezherli Efendidir. Bu zat daha sonraları Diyanet Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı yapacak zattır. BİR TAVSİYESİ Müslümanların özellikle Arapçadan sonra en az ikinci dil olarak İngilizceyi öğrenmelerini tavsiye ederdi. Dünyada İslami eserlerin en çok bu iki dil ile yazıldığını söylerdi. MISIRDA FERDİ VECDİ İLE MÜLAKATI Birçok eserlerini Türkçeye tercüme ettiği Mısır ulemasından Ferid Vecdi ile ilk görüşmesini anlatır; Ben bizim Birgivi Arapçasıyla konuşmaya başladım. Zahmet çekme, Ben Türkçe bilir, dedi. Daha sonralar Şeyh M.Abduh’un mektebinden yetişmiş Şeyh Meraği ile görüşür, sohbetler eder. Akif onu över, takdir ederdi. Meraği Ezher’de büyük ıslahat yapmak için uğraşan biriydi. MISIRLI ABDÜLVAHHAB AZZAM ve AKİF Hilvan’da sık sık buluşup görüştüğü bir dostuydu. Ezher’de hocaydı. Akif, A.vahhab Azzam’a Pakistanlı Şair M.İkbal’ı tanıtmış, onun eserlerini birlikte okumuşlardır. Daha sonra Azzam, İkbal hakkında bir kitap yazarak onu Arap âlemine tanıtmıştı. Akif’in damadı olan Ömer Rıza Doğrul’da aslen Mısırlıydı. Akif’le bu dostların birçoğunu buluşturan bu damadıydı. Ömer Rıza Doğrul, Türkiye’ye yerleşen ve Selamet dergisini çıkaran şahsiyetti. Bu gazetede yazılar yazardı. AKİF ve ŞEHİT HASAN EL BENNA Akif Mısır Ezher’de Türk Edebiyatı Profesörü idi. Aynı üniversitede olan yakın dostu A.Azzam ile evlerinde dini sohbetler yaparlardı. Bu sohbetlere camiadan insanlar katılır, fikir alışverişinde bulunurlardı. Camianın ilim ve edebiyat çevresiyle yakından tanıştı, tanıştılar. Bunlar arasında o eve gidenler arasında büyük dava adamı Şehit Hasan El Benna da bulunmaktadır. Ali Ulvi Karaca anılarında anlatır. Büyük şehit El Benna ve öğrencileri o yıl hacca gelmişlerdi. Birkaç gece görüştük, sohbet ortamında bulunduk. Yine böyle bir gece Elbenna ezanın verdiği manevi haz ve duygu ile kiliselerde çalınan çanın kıyaslamasını yapıyordu. Ben söze girdim ve Ezanın milli marşımızdaki varlığından bahsettim. Okumamı istedi, okudum. Marşta geçen İslami kavram ve kelimeler o kadar hoşuna gitti ki kimin yazdığını söyledi. Şairül İslam Akif, dedim. Zor durumda olduğu halde para ödülünü almadığından bahsettim. Öğrencilerine döndü; Ya İhvan… Hazel iman İstiklal marşı yazıyor, giyecek paltosu yok, ikramiyeyi kabul etmiyor. İman budur işte… İman budur, dedi. Daha sonra kendisiyle tanıştıklarını, 3-4 defa Üstad Abdulvahhab Azzam’ın evinde görüştüklerini söyler. AKİF DEMİR HAFIZDI Cemaatsiz kıldırdığı hatimli teravihleri, hafızlık hocası Arap Hoca ya mektupla şaka yollu şu şekilde haber veriyordu: Üstadı fazılım, efendim; himmetiniz bereketiyle hıfzım demir gibi oldu. Ya bu Ramazan ya gelecek Ramazan 3-4 dayanıklı Müslüman bulursam hatim ile teravih kıldırmak niyetindeyim. Evet, hem hatme dayanacak hem benim sesime dayanacak Müslümanları bulmak kolay değil… Şimdilik bizim Emin’le cemaate duruyorum. Birkaç zaman sonra döndüğümde onu da bulmayınca kendim tek başıma devam ediyorum. İLK GAZETE İLK YAYIN: SEBİLÜRREŞAT Yayınlanacak konular tespit edilir. Bunlar; Tefsir, Hadis, Felsefe, İctimaiyat, Fıkıh, Edebiyat, Tarih,Terbiye, Siyasiyat, Hayatı Akvamı İslamiye, Harekatı İlmiye ve Fikriye konulu köşelerden meydana gelecekti. Halim Sabit’in önerisiyle Tefsir ve Meal işine Akifi getirirler. AKİFİN YORUMU ve TEFSİRE GİRİŞ: Kütüphanelerimizde Arabi- Türki hatta sair dillerde matbu tefsirler olduğu için tekrarını burada nakletmekte bir faide görmyoruz.bunları herkes istediği her yerde okuyup faydalanabilir. Bizim dergide geçecek tefsir eserler yeni yeni bir takım faideler temin edecek, günümüze uyarlanmış, zamana taşınmış bir dirayet tefsiri olacak. Bu noktadan ehemmiyetli buluyoruz. Tefsir ilminin ihyasına çalışağız. Konyalı Vehbi efendi; Tecridi Sarih, Akaidi Hayriye eserleri ve 15 ciltlik Hülasatül Beyan tefsiri ile tanınan bir zat. Akif’in mebus arkadaşıdır. Yazdığı tefsiri bastırmadan önce Akif’e okutmak istemiş ve gözden geçirmesini rica etmiş, onun fikirlerine göre hareket edeceğini söylemiş. Araya koyduğu zat Hasan Basri Çantaydır. KURAN MEALİ TEKLİFİ: 60 vekilin imzasıyla Buhari Tecridi; Babanzade A.Naim’e, Kuran Tefsiri; Elmalılı Hamdi Yazır’a, Kuran meali ; M.Akif Ersoy’a teklif edilir. Mısırda 6 yıl Meal üzerinde çalışan Akif nerdeyse bitirmiştir mealini. 1932-1933 yıllarında dinde reform adında yeni ve keyfi bir din çıkarılmaya çalışıldı. Kurlan bir komisyonda neler değiştirilebilir, Batıya nasıl entegre oluruz, benzeriz hesabı yapıldı. Camilere ayakkabılarla girilmesi, sıraların yerleştirilmesi, piyano beneri müzik aletlerin bile konması teklif edildi. Komisyonda yer alan Ferit kam ve Babanzade dışında karşı oy kullanan kimse çıkmadı. İkisi de üniversite hocasıydılar. Babanzade daha sonra üniversite eğitimine getirilen değişiklikle görevine son verildi. Bu yıllarda tüm Türkiye’de Türkçe Kuran ve Türkçe Ezan okutulmaya başlanmıştı. 5 şubat 1932’de Süleymaniye camiinde Türkçe ezan ve kametten sonra ilk Türkçe hutbe okundu. Hatip minbere başı açık,papyon, kravat ve redingot ile çıktı. Temmuz 1932 diyanetin bir yazısı ile Ezan türkçe okunmaya başladı. 1950 Demokrat Parti, Adnan Menderes dönemine kadar tam 18 yıl sürdü. Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli Ebedi yurdumun üstünde benim, inlemeli! Ayakta alkışlarla kabul edilen bu sözlerin aksine şehadet cümleleri yurdun üzerinden kaldırılmış oluyordu. AKİF ve KURAN MEALİNİN SONU Mısırda öğrenci olan İhsan Efendi, Akif’in değer verdiği bir şahsiyetti. Özü sözü bir, adam gibi adamdı. İşte Akif 1936’da yurda dönerken bitirmiş olduğu mealini bu zata emanet etmişti. Şayet kendisi dönmez veya ölürse bu meali yakmasını vasiyet etmişti. 1961 yılında İhsan efendi hasta yatağında oğlu Ekmeleddin’i çağırır: Oğlum ben ölünce çekmecedeki 2 tomar defteri alıp yakarsın, der. Ekmeleddin ortaokul öğrencisidir. Sayfaları görünce bunun Akif’in meali olduğunu anlar. Çünkü daha önceleri Eşref Edip ve Damat Ömer rıza Doğrul kaç defa istemelerine rağmen babası yaktığını söylemişti. Edebiyatçı Mustafa Sabri’ye bir büyük olarak haber verilir. Heyecan ve korkuya kapılırlar. Ve bunlar İbrahim Sabri (şeyhülislam Mustafa Sabri’nin oğlu), İsmail Hakkı Şengüller, Ekmeleddin balkonda yaktıkları ateş ile Meali yakarlar. Yıl 1961. o yıl, menderes ve iki arkadaşı ülkeyi irticaya sürmekten idam edilmişlerdi. Yine Türkçe ibadet gündeme gelmişti. İşte Akif’in meali böyle bir atmosferde yakıldı.

İslamcılık nedir ne değildir.

İslamiyet, Osmanlı imparatorluğu'nun kuruluşundan başlamak üzere belirleyici bir etkiye sahip olmuştur. Fakat "İslamcılık" adıyla ortaya çıkan düşünce akımının amacı ve işlevi çok farklıdır. Bir düşünce akımı kimliğiyle İslamcılığın tam olarak ne zaman başladığını söylemek mümkün de­ğildir. İslamcılık, yoğun olarak II. Abdülhamid döneminde kendisi ve rakipleri tarafından tartışılmaya başlandı. II. Abdülhamid, İslamcılık politikasıyla hem Balkanlardaki "Panislavizm"i etkisiz duruma sok­mak, hem de içeride siyasal rakiplerinin halk içindeki gücünü kırmak istiyordu. Fakat, zaman zaman aynı silah kendisine karşı da kullanıldı. İslamcılara göre, Osmanlı imparatorluğu'nda bir çöküş durumu vardı. Bunun sebebi, Batıcıların ileri sürdüğü gibi İslamiyet'ten Kaynaklanmıyordu. Çünkü aslında İslamiyet bilime ve yeniliklere açık bir dindir. Demokrasi, meşruti rejim ve en geniş özgürlükler İslamiyetin özünde vardır. Bu yüzden İslamcı­lar meşrutiyete karşı değillerdir. Ancak, rejimin memleket şartlarına uydurulması taraftarıdırlar. Said Halim Paşa'ya göre İslamlaşmak demek; İslam'ın, itikad, ahlak, içtimaiyat ve siyaset siste­mini daima zaman ve muhitin ihtiyacına en muvafık bir surette tefsir ve bunlara uymaktır. İslamcılar çoğunlukla "Sırat-el-mustakim", "Sebilürreşat" ve "Beyan-ul hakim" gibi dergilerin etra­fında toplandılar ve yazıları ile devletin çöküş sebebini arayıp kurtuluş yollarını önerdiler. Akımın önemli temsilcilerinden M. Şemsettin Günaltay'a göre, çöküşün sebebi Cinci Hoca, Seyyit Mustafa gibi dar görüşlü kafalardaki adamlardır. Bunların yerine ilimli, çağdaş düşünce ile silahlanmış bir İslamcılığın kurtarıcı olabileceğini savunur. Kalkınmanın metot ve bilgi işi de olduğunu belirten Günaltay, "cahil gericilikle cahil ilericilik" arasında zarar bakımından hiçbir fark görmez. Bu nedenle "her şeyden önce küflü kafalar yıkanmalıdır" der. İslamcılar, Batı'nın Osmanlı Devleti'nden ileride olduğunu kabul etmişlerdi. Bu yüzden Batı'nın teknik ilericiliğinin alınmasının şart olduğunu savundular. Buna karşılık ahlak ve maneviyat bakımın­dan zayıf olduğunu ileri sürüp Batı taklitçiliğine karşı çıktılar. Şemsettin Günaltay, "Avrupa yalnız ken­disini düşünür. Amacı başka ülkeleri sömürmektir. Avrupa'dan merhamet beklemek boşunadır. Kendi­miz uyanalım" der. Çareyi millette bulan İslamcılardan biri de Mehmet Akif'tir. O da Batı'nın teknolojik üstünlüğünü kabul eder. Batı tekniğinin alınmasını isterken taklitçiliği reddeder; "...Dini taklit, adetleri taklit, kıyafet: taklit, selamı taklit, kelamı taklit hülasa her şeyi taklit bir milletin fertleri de insan taklidi demektir ki. kabil değil gerçek bir sosyal topluluk vücuda getiremez, binaenaleyh yaşayamaz..."der. Milletlerarası politika alanında Batı'nın Osmanlı İmparatorluğu ve diğer Müslüman ülkelere uygu­ladığı zorba politikaları engellemenin tek yolu olarak "İttihad-ı İslam"ı görürler. Ancak böyle bir birleş menin kısa sürede başarılmasının mümkün olmadığını da bilirler. Diğer düşünce akımlarından Batıcı­ları, körü körüne bir taklitçilik peşinde olduğu için tenkid ederler. Başlangıçta Osmanlıcılığa olumlu bakmalarına karşın Balkan Savaşı'ndan sonra bu konudaki düşüncelerini değiştirirler Sonuç olarak, İslamcılık akımı Osmanlı imparatorluğu'nun, bu metotla önce kendi birliğini ardın­dan bütün İslam dünyasının kurtuluşunu İslamcı rönesans formülüne bağlamıştı. Bu memleketlerin yeniden kalkınmaları ve yükselmeleri ancak ve ancak İslamlaşmakla mümkündü. *********************************Röportaj******************************** Ümit Aktaş: Artık Müslüman terimine dönme vaktidir İslamcılık aslında doğası icabı siyasal bir hareketti. Ama İslamcılar siyasallığı bir iktidar kavgası perspektifinde değerlendirmedikleri için, iktidar kavgalarının hep dışında kaldılar. Cumhuriyet sonrası yaşadıkları travmayı ise ancak 1960'lı yıllarda, o da, dünya konjonktürünün de desteklediği bir koşullar içerisinde atlatabildiler. İslamcılık kavramı nasıl tanımlanabilir; neden böyle bir tanımlamaya ihtiyaç duyulmuştur? —İslamcılık, İslami birlikçilik ve yenileşmeciliğin ifade edilmesi açısından, mevcut durumu olumsuzlayan ve bu olumsuzlama nedeniyle de mevcut terminolojiden kopma mecburiyete binaen ortaya çıkmış olan bir kavramlaştırmadır. Gerçi, bu terim, başlangıç itibariyle batı dünyasında Panislamizm, İslam dünyasında ise İttıhad-ı İslam olarak kullanılmıştır. İttıhad-ı İslam tabiri Afgani kadar yeni Osmanlı aydınları tarafından da hemen hemen aynı dönemlerde, 1860-1870’li yıllarda kullanılmıştır. Panislamizmin kullanılışı da aynı dönemlerdedir ve karşılıklı olarak birbirlerini etkilemiştirler. Ama İslamcılık teriminin doğrudan bu haliyle kullanımı, aslında İttıhad-ı İslam idealinin zeminini yitirdiği bir dönemde, yani ulusçu akımların etkinlik kazanmaya başladığı II. Meşrutiyet sonrasında, bir anlamda İttıhad-ı İslam idealinin de ulusçu bir paradigmaya uyarlaştırılarak ve bu dönemin ruhuna da uygun bir biçimde ifade edilmesi amacıyla Türkçüler tarafından başlatılmıştır. Yani bu anlamda aslında olumsuz ve “İslamcıların” kastettiği mefhum açısından daraltıcı bir tanımlamadır. Bu tanımın kullanımını yaygınlaştıran ise, “İslamcıların” kendilerini ifade etmek için mevcut Müslümanlık kavramı açısından yeterli bulunmayan yeni bir İslam okumasını ve anlamını ifade etmedeki güçlükleridir. Yani Müslümanlıklarını daha kuvvetli bir şekilde vurgulamak için Müslümanlık teriminin dışına çıkmışlardır. Bir anlamda da bu, tüm toplumun Müslüman oluşu göz önünde tutulduğundan, bölücü ve hizipçi bir anlayışa ve siyasal bir parti yapısına, en azından o dönemde düşmemek için, belki de buna henüz mecbur olmadıkları, yeterli bir cesarete ve zihni hazırlığa sahip olmadıkları için ister istemez başvurulan bir tabirdi. Abdülhamit dönemi İslamcılığı ile bugünkü İslamcılığın farklılıkları nelerdir? — Abdülhamit dönemi İslamcılığının iki ekseni vardı. İktidar ekseni, yani Abdülhamit hilafetçi bir politika izlerken; ikinci eksen olan özellikle muhalif aydınlar ve âlimler ise, İslamcı bir muhalefet hareketi yürütmekteydiler. Sözgelimi Mehmet Akif, Said Nursi, Elmalılı Hamdi, Mizancı Murat, İskilipli Atıf, Said Halim Paşa gibi. Elbetteki ister muhalif olsunlar isterse olmasınlar, o dönem İslamcıları, daha doğrusu İttıhad-ı İslamcılar, meseleye karşı daha çok batı karşıtlığı ve batı’ya karşı İslam’ı savunma perspektifinden bakmaktaydılar. Modernleşme karşısında bariz bir ikilem içerisindeydiler. Sözgelimi kadınların eğitimi, demokrasi, hilafet, mezhepçilik gibi. Bu nedenle bakış açıları çok da belirginleşmiş değildi. Zaten bir sınır ihlali hali içerisinde oldukları, yani kendiliklerinin dışına çıkarak yeni bir dünya kurmak istedikleri için, bazı şeylerin yerli yerine oturması, en azından bu aşama için mümkün değildi. Günümüzde meselenin bu biçimsel yönleri büyük ölçüde aşılmış durumdadır. Ama bu kez de geleneksel yapılardan kopulmasının yol açtığı ve yeni bir dünya kurma çabasının getirdiği belirsizlikler; biçimsel de olsa bir İslami birlikteliği sorunlu hale getirmiştir. Daha önce tarihsel ve toplumsal bir muhafazakârlığa kapanmış olan toplumların, bu biçimsel de olsa savunmacı yapıları kırılınca, bu kez arka planda kalan o hazırlıksız arkaik yapıların yeniden inşası gibi bir sorunsal, İslam dünyasında etkileri hâlâ sürmekte olan bir bunalıma neden olmuş, ya da zaten var olan bir bunalımı açığa çıkarmıştır. İslamcılar neden Abdülhamit ile beraber hareket etmedi? Abdülhamit iktidara gelince Anayasa ve Meclisi ortadan kaldırdı. Çevresine şeyhleri ve geleneksel bazı din adamlarını alarak hilafetçi bir ideoloji izlemeye çalıştı. Ancak hastalıklı bir iktidar korkusuyla uyguladığı baskıcı politikalar nedeniyle, muhalif aydınları batıcılığa veya İslamcı bir karşıtlığa doğru zorladı. Muhafazakâr bir modernleşme politikası izlediği için, neredeyse günümüzdeki tüm modern kurumlar, onun döneminde kuruldu. Ama medreseleri ihmal etti ve Mecelle’nin geliştirilme çalışmalarını akamete uğrattı. Hilafetçi politikaları da konjonktürel ve içtenlikten uzaktı. O imparatorluğu nasıl olursa olsun ayakta tutmaya çalışıyordu; oysa İslamcılar bu yapıyı değiştirmek, İslamileştirmek istiyorlardı. Bütün bunlar İslamcıları muhalif bir pozisyona sürükledi. İttihat Terakki kadroları içerisinde yer alan İslamcıların talepleri ne idi? — İslamcılar kendilerince bir İslamileşme çabası içerisinde oldukları için, müstebit bir anlayışa sahip olan Abdülhamit’e karşı muhalif hareket olan İttihatçıları desteklediler. Amaçları meşruti ve İslami bir yönetimin sağlanmasıydı. Ancak kendileri bağımsız bir iktidar nosyonuna sahip olmadıkları ve özellikle örgütlü bir askeri güce dayanmadıkları için, kendileri doğrudan bir iktidar mücadelesine girişmediler. Daha sonraki dönemde ‘İslamcılar’ içerisinde başlayan Abdülhamit sempatisi nasıl izah edilebilir? - Osmanlının son döneminde ortaya çıkan bütün politikalar konjonktüreldi. Osmanlıcılık, İslamcılık, Hilafetçilik, Türkçülük ve hatta batıcılık gibi. İslamcılar da, süreç içerisinde İslamcılıktan Türkçülüğe evrilen İttihatçı politikalar karşısında düş kırıklığına uğradıkları gibi, özellikle bir art İttihatçı olan Mustafa Kemal ve ekibi tarafından da tamamıyla tasfiyeye uğradılar. O zaman ise tüm tepkilerini Mustafa Kemal’e yönelttiler; ona karşı ciddi bir siyasi hareket başlatamadıkları ve bir siyasi lider de çıkaramadıkları için, bir ölçüde de Kemalistler-İttihatçılar tarafından Kızıl Sultan ilan edilen Abdülhamit’i, -tamamı olmamakla birlikte- sembolik bir karşı siyasi figür –Ulu Hakan- olarak savunmaya başladılar. Cumhuriyet İslamcılıkta nasıl bir kırılmaya yol açtı; şayet hilafet kaldırılmasaydı temel anlamda ne değişirdi? — Cumhuriyetle birlikte İslamcılar, gerçekleşmesi için destek verdikleri bir politik değişim tarafından tasfiyeye uğratıldılar. İslamcılar bu anlamda iktidar ve siyaset üzerine ciddi analizlere sahip değildiler ve bu konuda klasik bir ulema pozisyonunda bulunmaktaydılar. Yani doğrudan siyasallaşmayı kendi ilmi hüviyetlerine ters bir temsil biçimi olarak görmekteydiler ve bu nosyon içerisinde yetişmemişlerdi. Bilindiği gibi Osmanlı sistemi içerisinde ulema daima ve özenle siyasetin dışında tutulmuştur. İktidar kavgası nosyonuna en uygun zemin olan askeri öğrenciler ise, verilen eğitime uygun olarak ya batıcı, ya da Türkçüydüler. Medreseler ve diğer geleneksel kurumlar ise büyük ölçüde yozlaşmış ya da yüzüstü bırakıldıklarından çökmüşlerdi. Cumhuriyet tarafından tasfiyeye uğratıldıklarında ise, iki önemli tipik davranış gösterdiler: Ya Mehmet Akif gibi negatif, ya da Said Nursi gibi pozitif bir protesto tavrı geliştirdiler. Şeyh Said’in isyanını, yani aktif biçimdeki bu tepkiyi ise, lokal bir mahiyet arzettiği için, bu genellik içerisinde mütalaa etmemekteyim. Yetiştirebildikleri en önemli liderlerin davranışları işte bunlardı. Mehmet Akif’in bu tavrı, aslında bu isimler içerisinde, köktenci bir İslamcılığı kendisi temsil ettiği için, daha sonraki İslamcılık hareketleri açısından ciddi bir kırılmaya ve geleneksizliğe yol açtı. Oysa Said Nursi, konjonktürel koşulları iyi okuyarak ve değerlendirerek, Anadolu’nun derinliklerine çekilerek oradan itibaren başlayan ve kendisinden sonraki hareketler için de bir örneklik teşkil eden, emek yoğunluklu bir “iman” mücadelesi başlattı. Elbet Kemalizm’in keskin ve katı laiklik politikası olmasaydı, bir çok sorun bu sertlikte yaşanmazdı. O zaman belki batıcılar ve İslamcılar meseleleri bu kadar derinlikli tartışmayacaklardı, ama Türkiye de, bugün olduğundan daha olumlu ve ileri bir toplumsallığı ortaya çıkarabilecekti. Hilafet ise, kaldırılmasa bile, ister istemez sembolik bir düzeyde varlığını sürdürecekti. İslam’ın siyasallaşması, İslamcılık açısından nasıl bir değişmeye yol açtı? İslamcılık aslında doğası icabı siyasal bir hareketti. Ama İslamcılar siyasallığı bir iktidar kavgası perspektifinde değerlendirmedikleri için, iktidar kavgalarının hep dışında kaldılar. Cumhuriyet sonrası yaşadıkları travmayı ise ancak 1960’lı yıllarda, o da, dünya konjonktürünün de desteklediği bir koşullar içerisinde atlatabildiler. İşte bu dönemde, artık bağımsız bir siyasi mücadele vermenin mecburiyet ve bilincine de ulaştıkları için, bir takım partileşme tecrübeleri nihayetinde, Milli Görüş çizgisinde siyasal bir geleneği başlatabildiler. Elbet bu oluşumu gereksiz gören geleneksel kesimler, daha başından itibaren siyasallaşmaya karşı mesafeli davranırken; yeterli görmeyen daha köktenci bazı akımlar, resmi siyasal zeminin dışında, sivil toplumsal alanlarda da farklı siyasal ve kültürel pratikleri ortaya koymaya çalıştılar. İttihad-ı İslamcıların biçimci birlikçi çabalarına karşı bu dönem İslamcıları, artık bilinçli cemaatsel oluşumların çoğullaştırdığı sivil bir İslami anlayışı etkinleştirmeye çalıştılar. Türkiye’de İslamcılar yerine Müslümanlar demek daha doğru değil mi? Yüzde 90’ı Müslüman olan ülkemizde ‘İslamcılar’ nasıl bir sosyopolitiğe tekabül ediyor? — İslamcılık terimi, toplumsallıktan farklılaşmaya çalışan bir İslamileşme çabasının, kendisini ifade edebilmesindeki bir mecburiyete ve zarurete mebni olan bir tanımlamaydı. Bu, toplumsallıktan kopmak istemeden farklılaşmaya çalışan bir ikircimi ifade etmekteydi. Ama tüm toplumsallık açısından artık belli bir eğilim olarak özelleştirilince, sanırım artık bu tür yapıntı bir terime sığınmanın da bir anlamı kalmamaktadır. Aslında bu terim, kendilerini Müslüman olarak tanımlamakla yükümlü olan bizler açısından oldukça sıkıntı veren, dahası İslam’ı salt siyasal bir fenomene indirgeyen bir tanımlama. O nedenle, artık Müslüman terimine geri dönmekte yarar var diye düşünmekteyim. Küreselleşen bir dünyada cemaatçi İslamcılık anlayışı da bitmekte midir? — Aslında küreselleşmenin sorununun cemaatlerden çok ulus devletlerle olduğunu düşünürsek, küresel bir dünyada cemaatlerin daha işlevselleştiğini bile söyleyebiliriz. Cemaatler belki devletler kadar donanımlı ve etkin güçlere sahip olmasalar bile, daha dirençli ve işlevsel yapılardır. Bence İslamcılık, bir süre yürüttüğü devletçi modellemelerden sonra, şimdilerde, aslında gelenekselliğe de uygun bir biçimde, cemaatçi oluşumları yenilemeye yönelmiş bulunmaktadır. Zira cemaatler iletişim açısından daha denetimli, kullanım ve hareket açısından daha işlevsel, bilinçsel ve eğitimsel oluşumlar açısından daha uygun ölçekte, daha hızlı ve akıcı, giderek karmaşıklaşan bir dünya karşısında oldukça farklı perspektifler oluşturmak için de daha uygun bir örgütlenme modelidir. Sonuçta bu yolla, bir cemaatler çoğulluğu içerisinde toplumsallık farklı perspektiflerden örgütlenmekte ve bu örgütsel çoğulculuğun harmonisi, sizi belli bir tanımlı dünyaya taşımaktadır. Bu çok cepheli aygıt, hilafetçilerin birlikçi projesi kadar devasa bir cesameti hedeflemese de, belirgin bir bilinçten yoksun bu cesametin çok da işe yaramadığı bu süreç içerisinde yaşanan deneyimlerle ortaya çıkmıştır. Bir de projektörlerimizi geleceğe çevirecek olursak, son dönemlerde devlet içindeki kimi derin yapılar deşifre ediliyor? Bu deşifre ameliyesini nasıl okumalıyız? — Aslında bunlar, kendisini idame ettirebilmek için haddinden fazla kire batmış olan bir sistemin, artık tıkanma noktasına geldikten sonra, bu çirkinliklerini artık gizleyememesi nedeniyle ortaya çıkan görüntüler. Dolayısıyla bunu bir deşifreden ziyade bir dökülme olarak görmek daha doğru olacaktır. Kuşkusuz ki hiçbir sistem salt bu tip gestapo tipi gizli cinayet örgütleriyle ayakta kalamaz. Bu tür gizli örgütlerin getirileri kadar maliyetleri de yüksektir. Oysa açık hegemonik örgütler, sözgelimi dini cemaatlerin iktidarların ayakta kalması üzerindeki destekleme maliyetleri çok daha düşüktür. Beri yandan, sözgelimi efsaneleştirilen Teşkilat-ı Mahsusa, İttihatçıların yirmi yıllık mücadelesi akabinde iktidara gelmelerinden sonra kurulmuş bir örgüttür. Oysa bu süreç içerisinde İttihatçılar, o günün imkânlarıyla, yurt içinde ve dışında, farklı dillerde yüzlerce gazete ve dergi yayınlamışlardır. Oysa biz, kendi ülkemizde ve meşru bir zeminde ve bugünün imkânlarıyla bir dergi çıkarmakta bile zorlanmaktayız. Sonuçta tüm bunlar bir davaya iman meselesidir. Sosyopolitik olaylarda birtakım gizli etkenlerin rolü olmakla birlikte, hiçbir zaman toplumsal ve tarihsel olayların izahında bunlara başvurma veya bunları etken bir güç olarak görme eğiliminde olmadım. Sonuçta bunu bilimsel bir tavır olarak da görmemekteyim. Bu, sadece bu olayları anlamakta zorluk çeken veya kimi faktörleri gereğinden fazla abartarak menfi veya müspet bir manipülasyon amacı güden kimselere özgü bir yaklaşımdır. Mesela insanlar kayıp ya da gizli bir kıymetli metaın bulunması için bir kâhine başvurur ve bunun için ona belli bir meblağ ödeyerek, aslında o kâhini zenginleştirirler. Hiç düşünmezler ki, bu şahıs gerçekten böyle bir güce sahip ise neden benim üç kuruşuma tenezzül etmekte; neden kendisi doğrudan bu gizli hazinelere ulaşmamakta. Kısacası insanlardaki akletme yetersizliği ve bir takım çevrelere ilahi güçler atfetme eğilimi, onları kendi emekleri üzerinde düşünmekten ve bunları anlamaktan uzaklaştırmaktadır. Aslında bu bir tür fetişizmdir. Devlet de böylesi mizansenlerle kendisi etrafında bir efsane yaratmaya çalışmaktadır. Sonuçta bu hikâyelerin konuşulması bile bu mizansenin bir parçasıdır. İnsanlar geçmişte nasıl kendilerine çıkar sağlıyor diye bir takım putlara tapınmaktaydılarsa, bu günde aynı olgu farklı mizansenlerle sürdürülmektedir. Olguların anlaşılmaması için olaylar gizemli mecralara çekilmekte, bir başka tabirle mistifiye edilmektedir. Zaman zaman bazı put kırıcılar ortaya çıkıp putları temizlese de, insanların zihinleri gerçekten Allah’ı birlemedikçe, yani onun yaratıcılığına ve kâinattaki egemenliğine inanmadıkça, bir süre sonra başka bazı insanlar çıkıp sahneye bu kez başka putlar yerleştirecektir. Onun için olayları izah ederken bize düşen, Allah’a iman etmek ve aklımızı kullanmaktır; yoksa bilmediğimiz hususlarda gaybı taşlayarak etrafımızda bazı metafizik imgeler ve vehimler yaratmak değil. Çünkü işte o zaman, tam da tevhidi bir bilince ters bir anlatışa sapmış oluruz. Vakti zamanında Alman imparatorundan müneccim isteyen Osmanlı padişahına imparator, gizli bir güç aramasına gerek olmadığını, en büyük yol göstericinin padişahın yanında olan Kuran olduğunu bildirmişti. Padişah buradan gereken dersi çıkarmış mıdır bilemem; ama insanlar, o Kuran’ın ayetlerinden bile bir takım esatiri anlamlar, gizemli güçler, efsunlar, müneccimlikler aramakta ve bulmaya çalışmakta. Çünkü aklımızı kullanmak ve hedeflerimize kendi emeğimizle ulaşmanın ahlaki bilincine maalesef sahip bulunmamaktayız. Bizim için en kutsal şey, kendi cehdimizle elde ettiğimiz şeylerdir; cihad da işte budur. Yoksa birilerini yerin dibine batırmak, başkalarını yüceltmek, tarihin en yalın olaylarında bile sözgelimi Yahudi parmağı aramak gibi eblehliklerle hiçbir şey izah edilemez. Toplumsal olayları izah etmedeki en kolay yol, bir takım efsaneler üretmektir; en zor şeyse cihad etmek; yanlış anlaşılmasın, savaştan söz etmiyorum, sadece inandığı hedefe ulaşmak için sabırla ve hedefinden hiç sapmaksızın mücadelesini, emeğini sürdürmektir. Yoksa bu tip efsanevi şeylerle, sadece kendi kendimizi kandırmış ve sorumluluklarımızdan kaçmış oluruz. Koskoca Arap dünyasını titreten İsrail’in, yani Yahudilerin, geçtiğimiz yıllarda Hizbullah’ın karşısında düştüğü durumu hiç kimse unutmasın ve elbet, Kuran’daki Davut (a.s.)’ın kıssasını da.

16 Nisan 2009 Perşembe

İslamlaşmak Ne Demektir? İslamcı Kime Denir?

İslamlaşmak Ne Demektir? İslamcı Kime Denir? İsmail Kara'nın Türkiye'deki İslamcılık Düşüncesi adlı kitabının Giriş bölümünde İslamcılık için şöyle bir tanım getiriyor: "İslâmcılık XIX-XX. yüzyılda, İslâm'ı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlâk, siyaset, felsefe, hukuk, eğitim...) "yeniden" hayata hakim kılmak ve akılcı bir metotla Müslümanları, İslam dünyasını batı sömürgesinden, zâlim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden... kurtarmak; medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist, modernist ve eklektik yönleri ağır baskın siyasi, fikri ve ilmi çalışmaların arayışların, teklif ve çözümlerin bütününü ihtiva eden bir hareket olarak tarif edilebilir." İsmail Kara'nın yine aynı kitabında belirttiği gibi bu tanımda kilit kelime "yeniden" kelimesidir. Mevcut fikirlerin hepsini bırakıp sil baştan bir başlangıç değildir İslamcıların peşinde oldukları... Varolanların yeni baştan daha sağlam bir şekilde ortaya konulmasıdır istenen. Zira bir Müslümanın Kur'an ve Sünnet'i bir yana bırakarak yeni bir sistem kurması düşünülemez. Bir yenilmişliğin, ezilmişliğin karşısında, ümidin mevcut değerlere yeniden dönme olduğu tezidir bahsedilen... İsmail Kara'nın tespitlerine dönecek olursak: "Bu hareket Mısır'da Cemaleddin Efgani (Aslen İranlıdır, 1839-1897), sadık talebesi Muhammed Abduh (1845-1905), Hindistan'da Seyyid Ahmed Han (1817-1898), Seyyid Emir Ali (1849-1928), Türkiye'de Sırat-ı Müstakim, Sebiülleraşad, Beyan'ul Hak, İslam Mecmuası, Volkan gibi dergilerde kümelenen kişilerin öncülüğünde ortaya çıktı ve gelişti." İslamcılık düşüncesinin bizde yükselişine baktığımızda Osmanlının son dönemlerine rast geldiğini görüyoruz. Avrupa karşısındaki ülkenin çöküşüne çareler arandığı sırada ortaya atılan kurtuluş reçetelerinden birisidir İslamcılık. Said Halim Paşa bu topraklardaki İslamcılık düşüncesinin önde gelenlerinden biri olarak tanınır, bilinir. İttihatçı bir Sadrazam olarak serdettiği ve yukarıda adı geçen bazı dergilerde yayınlanan makalelerinde toplumda ve Müslümanlarda yaşanan sorunları gözlemlemiş ve çareler aramıştır... İslamcılık düşüncesi ile ilgili olarak Paşa'nın İslamlaşmak kitabı oldukça önemlidir... ... Günümüze gelinecek olursa... Bu kavramın içi nasıl doldurulmakta ve insanlar hangi kriterler ışığında kendilerine İslamcı demektedirler... Kavramların içerikleri zamandan çok rahatlıkla etkilenebilirler. İlk kullanıldığı zamanki anlamından zamanla uzaklaşan ve şimdiki insanların çok farklı algıladıkları kavramların sayısı oldukça fazladır. İslamcılık kavramı için böyle bir serüvenden bahsetmek doğru mudur bilmiyorum. Ancak kavramın ilk kullanıldığı zamanlarda insanların İslamcılıktan anladıkları ile bizim şu an İslamcılıktan anladığımızın aynı olduğunu söylemek biraz zor gibi görünüyor. Batının bir parçası olma hayali içerisinde olmadan gerçek kurtuluşun İslam'a "yeniden" sarılmak olduğunu söyleyen bir görüş, şu an Avrupa Birliği yolundaki bir Türkiye'de ne kadar anlaşılabilir bilemiyorum. Yüzünü sadece Avrupa'ya dönmüş oradan gelecek bir üyelik tarihine tüm geleceğini bağlamış bir Türkiye için İslamcılık düşüncesi hele de toplumsal bir takım belirleyiciliği olan böyle bir düşüncenin zamanındaki anlamından çok farklı anlaşıldığı apaçık ortada. Şimdi insanlar İslam'ı daha çok kişisel alanlara has kılma çabası içerisinde iken toplumun topyekûn inşası için bir İslamcılık düşüncesi peşinde koşması son derece zor görünüyor. Türkiye'deki İslamcıların şu an yaptıkları aslında sürekli yıpratılmaya çalışılan düşünce ve inançları savunmaktan öte bir şey değil. Televizyon programlarında başörtüsünü savunan, kurban kesmenin gerekliliğini söyleyen insanların isimlerinin altında yer alan bir ibare oldu İslamcılık. O insanlar "İslam"ı sattıklarından değil İslam'ı savunduklarından bu şekilde tanımlanıyorlar artık. Programı sunan veya başörtüsü karşıtı insanlar da kendilerini Müslüman olarak tanımlıyorlar ancak hiç birinin altında İslamcı yazılmıyor. Bir insan yeterince iyi bir Müslüman olmadığından hareketle İslamın esaslarına "yeniden" sarılması gerektiğini düşünüp bu uğurda gayret sarf edebilir. Ancak İslamcılık'ın felsefi ve siyasi anlamda Türkiye'de kayda değer bir gücü olmamıştır. 28 Şubat sürecinde yaşananlar İslamcılık'ın siyasi anlamda bu alana çok yaklaştığını bile söylemek son derece zordur. Devlet yönetiminin, kanunlarının topyekûn yeniden yapılandırılmasına gidilmesi, hiçbir zaman tam anlamıyla söz konusu olmamıştır. İslamcılık düşüncesinin fikri alt yapısını oluşturan kişilerin eserlerinde üzerinde çokça durdukları konuların başında devletin şekli ve yönetimi gelir. Fakat gelişen süreçte insanlar bireysel olarak kendilerini yeniden yapılandırma arzusu içerisinde olsalar dahi tam anlamıyla devleti değiştirme temayülünde olmamışlardır. Bunun da gerekli olmadığı anlayışı egemen olmuş durumdadır. İslamî bir devlet anlayışının olmadığı egemen bir görüş olarak serdedilmeye başlanmıştır. Bu görüşlerden hangileri tam anlamıyla doğrudur. Bunu tam olarak belirlemek zor olsa da İslamcılık düşüncesinde önde gelen insanların görüşlerini bilmek İslamcılık konusunda sağlıklı bir düşünce yapısı oluşturmak adına atılacak ilk adım olmalıdır. Patikalar:Mehmet fatih Özkan

BEDİÜZZAMAN’A GÖRE CUMHURİYET VE DEMOKRASİ

BEDİÜZZAMAN’A GÖRE CUMHURİYET VE DEMOKRASİ Doç. Dr. Hüseyin ÇELİK 1 İslamın doğuşu ile beraber islam toplumunda meşverete dayalı Cumhurî bir idare kurulmuştur. Hz.Peygamberin vefatından sonra Hz.Ebubekir ve onu takip eden üç halife, devlet başkanlığına seçimle getirilmişlerdir. Hulefa-i Raşidin döneminden sonra seçime dayalı hilafet sistemi saltanata dönüşmüştür. O günün dünyasında hemen hiçbir yerde Cumhurî yönetim mevcut değildi. Bunun da tesiriyle, islâm uleması, saltanatla islamî yönetim esaslarının bağdaşabileceğine dair fetvalar verdiler. Osmanlı devleti, en güçlü ve en uzun ömre sahip islâm devletlerinden biri idi ve saltanatla idare ediliyordu. Her ne kadar Osmanlı sultanlarını sınırlayan, onları mutlak monarşilerdeki keyfiliğe düşmekten alıkoyan kontrol mekânizmaları var idiyse de sonuçta devlet saltanatla idare ediliyordu. 19.Asrın başından itibaren padişahların yetkilerini sınırlamaya yönelik teşebbüsler olmuştur. Bunların ilki Sadrazam Bayraktar Mustafa Paşa’nın, Sultan II.Mahmut adına Anadolu ve Rumeli ayanları ile 1808’de imzaladığı Sened -i İttifak’tır. Ne var ki Sultan II.Mahmud kendisini sınırlayan bu senede fazla tahammül edemeyecek, ayan ve eşrafın etkinliğini kıracak şekilde merkezi otoriteye dayalı bir yönetim biçimi kuracaktır. Tanzimat Fermanı, Sultan Abdülmecid’i ciddi anlamda sınırlayan bir belge idi. Islahat Fermanı ile birlikte ise hukuk sistemimiz büyük çapta laikleşiyordu. Bu gelişmeler, vatandaşlık esasına dayanan ve herkesin temsil edildiği bir millet meclisi fikrini besliyordu. Sultan Abdülaziz dönemi ile birlikte ülkedeki bazı aydınlar, ülkede parlamenter sisteme dayalı bir yönetimin kurulması için altan alta faaliyetlere giriştiler. Yeni Osmanlılar Cemiyeti denen cemiyet bir fikir etrafında teşekkül etti. Yeni Osmanlılar, saltanatların tenkide tahammülü olmadığını sürgünlere gönderilince daha iyi anlayacaklardı. Yurt içinde fikirlerini ifade etme zemini bulamayan Yeni Osmanlılar, Avrupa’ya kaçtılar. Başta Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ali Suavi olmak üzere Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin mensupları Londra, Paris ve Cenevre’de yaptıkları yayınlarla ülkede “Usûl-ı meşveret” e dayalı bir yönetim talebinde bulundular. Yeni Osmanlılar’ın 1865 - 1876 yılları arasında gizli veya açık sürdürdükleri bu mücadele ve hazırladıkları fikrî zemin üzerinde I.Meşrutiyet ilan edildi. İlk Meşrutiyet meclisinin ömrü çok kısa sürdü. 1877’de başlayan Osmanlı - Rus savaşını bahane eden Sultan II.Abdülhamid, Kanun-ı Esasiyi rafa kaldırdı ve meclisi de kapattı. 1873 tarihinde dünyaya gelen Bediüzzaman Said Nursi, çocukluğunu ve gençliğini istibdat döneminde yaşadı. Şarkı cehaletten kurtarmak için geldiği İstanbul’da Sultan Abdülhamid’e vazifesini hatırlatacak, huzurda istibdat aleyhinde ve hürriyetin lehinde konuşacak kadar da açıksözlüdür. Jurnalcılığın, ikiyüzlülüğün adeta standart haline geldiği istibdat günlerinde,Bediüzzaman’ın söylenmesi gereken doğruları pervasızca söylemesi, onun “deli” liğine yorulmuş ve kendisi bir süre Toptaşı Tımarhanesi’ne kapatılmıştır.Öyle ya deliliğin standart olduğu yerde akıllılık sapmadır.Bu kötü hatırayı Divan-ı Harb-i Örfi isimli eserinde “ Vakta ki hürriyet divanelikle yad olunurdu; zayıf istibdat tımarhaneyi bana mektep eyledi”2 cümlesiyle yad edecektir Bediüzzaman, bütün hayatı boyunca bir hürriyet aşığı olarak yaşadı.Bundan dolayıdır ki, o,islamcı politikalarına rağmen Sultan II. Abdülhamid’e ve onun müstebit yönetimine hep muhalefet etti.II.Meşrutiyetin ilanını takip eden günlerde bir yandan meşrutiyeti meşruiyet zeminine oturtmaya çalışıp alkışlarken öte yandan meşrutiyetin getirdiği hürriyetin başıboşluk, anarşi ve nefse esaret anlamına gelmediği yolunda nutuklar irad etmiş, yazılar yazmıştır.3 Yukarıda da belirtildiği gibi, Bediüzzaman’dan önce Yeni Osmanlılar ve ardından bazı Jön Türkler, Asr-ı Saadetten örnekler vererek islam toplumlarına en yakışan, en uygun yönetimin demokratik parlementer yönetimler olduğunu ortaya koydular. Yeni Osmanlılar, “Ve şavirhüm fi’l-emr”4 ve “ve emrühüm şura beynehüm”5 ayetinden hareket ederek, yönetimin mutlaka istişareye dayalı olması gerektiğinde ısrar etmişlerdir.6 Hz.Peygamberin “ ihtilafu ümmeti rahmetün” şeklindeki Hadis-i şerifi üzerinde uzun boylu yorumlar yapan Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler, iyinin ve doğrunun bulunması için farklı görüşlerin bulunabileceği ve bunların çarpışması sonucu hakikatin ortaya çıkacağını her fırsatta vurgulamışlardır. Bediüzzaman, daha da ileri giderek “meşrutiyetin sarahaten ve zımnen ve ilmen dört mezhepten istihracı mümkün olduğunu dava ettim”7 diyecektir. Bediüzzaman Said Nursi’nin 31 Mart olayından sonra çıkarıldığı sıkıyönetim mahkemesindeki müdafaasında, özellikle islam aleminin siyasi mukadderatı konusunda Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Ali Suavi, Hoca Tahsin Efendi ve Namık Kemal’i kendisine selef olarak kabul etmesi tesadüfi değildir.8 Bediüzzaman, istibdat döneminde, meşrutiyet rüyaları gören, meşrutiyet döneminde çok açık biçimde cumhuriyeti telaffuz eden; ayrıca meşrutiyet ve cumhuriyet dönemlerinde bu yönetim biçimlerinde mutlaka demokratik vasıflar bulunması gerektiğinde ısrar eden bir alimdir. Osmanlı toplumu Cumhuriyet’ten önce, emekleme ve oluşma düzeyinde de olsa demokrasi ile tanışmıştı. Meşrutiyet denen yönetim biçimi, meşrutî monarşi idi. İngiltere asırlardır bu yönetim biçimi ile idare ediliyordu.Ne var ki demokrasinin ve hürriyetin en kamil manada yaşandığı ülke İngiltere idi.Bundan doylayıdır ki, hürriyetperver olarak Bediüzzaman, sadece meşrutiyeti övüp desteklemekle kalmamış onu Doğu Anadolu’nun göçebe aşiretlerine bile anlatıp benimsetmeyi kendisine vazife olarak kabul etmiştir. 9 Aslında Bediüzzaman’ın meşrutiyet adı altında anlattığı şey, demokrasinin ta kendisidir.Çünkü ona göre meşrutiyet, gerçek anlamda hakimiyetin millete geçmesidir.10 Meşrutiyeti, Osmanlı Cemiyeti için bir dirilişin başlangıcı olarak gören Bediüzzaman11 ,bu sayede toplumun güdülmekten kurtulup insanlık mertebesine yükseleceğini ifade eder.12 Milli Mücadelenin, Kuvâ-yı Milliye hareketinin en ateşli savunucularından olan Bediüzzaman, İngilizlerin İstanbul’u işgal etmeleri üzerine onlara karşı “Hutuvat-ı Sitte” isimli eserini yayınlamış ve nihayet Atatürk’ün ısrarlı davetleri üzerine Kuva-yı Milliye hareketine destek vermek için Ankara’ya gelmiştir.Meşrutiyeti olduğu gibi, Cumhuriyeti de alkışlamıştır. Ne var ki , o hayatı boyunca isimden ziyade uygulamaya önem vermiştir. Meşrutiyet ve Cumhuriyet isimleri altında istibdatın devam etmesi onu hep yaralamış ve o, bu durumu her fırsatta tenkit etmiştir. Meşrutiyetin ilanından sonra, daha önce istibdat dönemini yerden yere vuran İttihatcılar, bu sefer kendileri müstebit olmağa başlamışlardır. Mecelle’deki “tebeddül-i esma ile hakaik tebeddül etmez” 13 yani isimlerin değişmesi ile gerçekler değişmez prensibini zikreden Bediüzzaman, “Meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise ve hilaf-ı şeriat hareket ise bütün bütün dünya cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim.Zira yalanlarla ittihat yalandır ve ifsadat üzerine müesses olan ism-i meşrutiyet, fasittir.” 14 demektedir. Çünkü İltihatcılar,zorbalığa dayanan,keyfi yönetimlerine karşı çıkanları mürteci ilan ediyorlardı. Cumhuriyet döneminde de Bediüzzaman’ın en çok şikayet ettiği şey, keyfiliğe, hukuksuzluğa, müstebit bir yönetime cumhuriyet adı verilmesidir.Tek partili dönemin “Cumhur”suz Cumhuriyet anlayışı başta din ve vicdan hürriyeti olmak üzere birçok hürriyeti ayaklar altına almıştır.Eskişehir mahkemesinde, kendisinden cumhuriyetle ilgili fikri sorulan Bediüzzaman,mahkeme heyetine hitaben “Yaşlı mahkeme reisinden başka, daha siz dünyaya gelmeden benim dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder.Hülasası şudur ki; o zaman şimdiki gibi, hali bir türbe kubbesinde inzivada idim.Bana çorba geliyordu.Ben de taneleri karıncalara veriyordum.Ekmeğimi onun suyu ile yerdim.Benden sordular,ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetçiliklerine hürmeten taneleri karıncalara veriyorum.Sonra dediler: “Sen selef-i salihine muhalif ediyorum”cevaben diyordum: Hulefa-i Raşidin hem halife, hem reis-i cumhur idiler. Sıddık-ı Ekber (R.A) Aşare-i Mübeşşereye ve Sahabe-i kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi.Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakiki adaleti ve hürriyeti-i şer’iyeyi taşıyan manâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler”15 der. Cumhuriyet devrinde, Cumhuriyetin ruhuna aykırı olarak sergilenen tutum ve davranışları, Bediüzzaman, gerek mahkeme müdafaalarında gerekse mektuplarında şiddetle kınamıştır.16 Hatta ona göre adı ne olursa olsun, mutlak bir istibdat olan, ilmî, vicdanî, dinî hürriyetlere yer olmayan bir rejimde yaşamaktansa ehl-i namus ve dindar insanlar için ölmek veya hapse girmekten başka şeçenek yoktur.17 Bediiüzzaman,ne zaman Cumhuriyet kelimesini telaffuz etmişşe,onu mutlaka olması gereken demokratik vasfıyla birlikte düşünmüştür.Nitekim rejimin aleyhinde olduğu ithamına karşı verdiği cevapta “Her hükümette muhalifler bulunur. Asayişe, emniyete ilişmemek şartıyla herkes vicdaniyle kalbiyle kabul ettiği bir metodu, bir fikri ile mes’ul olmaz.”demektedir. Burada özellikleri sıralanan yönetim, tam anlamıyla demokratik bir yönetimdir. Zira Cumhuriyet tek başına bunları sağlamaz. Cumhuriyet daha çok devletin kim tarafından idare edileceği ile ilgilidir. Nasıl idare edilmesi gerektiği o cumhuriyetin vasıfları ile ilgilidir. Bugün yeryüzünde ismen Cumhuriyet olduğu halde yönetimleri son derecede totaliter olan bir yığın ülke vardır. Öte yandan monarşi veya meşruti monarşi ile idare edilip de demokrasinin, insan hak ve hürriyetlerinin, din ve vicdan hürriyetinin en kamil manada yaşandığı ülkeler vardır. Bediüzzaman, cumhuriyeti, bugün anayasamızda zikredilen demokratik, laik, sosyal ve hukukun üstünlüğüne dayalı vasıfları ile birlikte ele almakta; değerlendirmelerini ve şikayetlerini ona göre yapmaktadır. “madem ki hürriyetin en geniş şekli cumhuriyettir” 18 cümlesindeki cumhuriyet, demokratik sıfatından arındırılırsa buradaki tarifi karşılamaz. Bediüzzaman, demokrasilerdeki çoğulculuğu, cumhuriyetin de olmazsa olmaz vasfı kabul eder. “Dünyada hiçbir hükümet var mıdır ki, bütün, bir tek kanaat-ı siyasiyede bulunsun?” 19 sorusunu mahkeme heyetine soran müellif, başkasının hürriyetine ilişmemek şartıyla hiçbir görüş ve kanaatın ifade edilmesine, yazılmasına engel olunmayacağını beyan eder. 20 Bugün ülkemizde en yoğun tartışmalardan biri Cumhuriyetimizin laik vasfı ve laiklik uygulamaları üzerine yapılmaktadır. Bediüzzaman 60 küsur yıl önce Batılı anlamdaki laikliğin çok net bir tarifini yaparak laikliği din düşmanlığı şeklinde anlayan ve uygulayan, bugün “laikçi” denen tavra şiddetle karşı çıkar. “Eğer laik cumhuriyeti soruyorsanız, ben biliyorum ki, laik manası, bitaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturiyle, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükümet telakki ederim.” 21 Laik ülkelerde, devletin dinler,mezhepler ve idolojiler karşışında eşit mesafede olduğu, ancak bir din, mezhep, grup veya kanaat mensubunun diğerlerine karşı zor ve şiddet kullanması durumunda devletin müdahil olması gerektiği halde, Bediizzaman, laiklik perdesi altında bazı devlet görevlilerinin dinsizlere yardım ettiğini bunun da devletin laik vasfı ile bağdaşmadığını söyler.Devleti bu meselede hakem konumunda görmek istediğini ve olması gerekenin de bu olduğunu ısrarla vurgular; “Hükümet-i Cumhuriye, bizim ile o müfsidler mabeyninde hakem hükmünü alsın.Hangimiz zalim ise ve tecavüz ediyorsa : o vakit hakim hükmünü versin ve hakimlik noktasında hükmünü icra etsin. Evet inkar edilmez ki; kainatta, dinsizlik ile dindarlık, Adem zamanından beri cereyan edip geliyor ve kıyamete kadar gidecektir.Bu meselemizin künhüne vakıf olan herkes, bize olan bu hücumun doğrudan doğruya dinsizlik hesabına dindarlığa bir taarruz olduğunu anlar.” 22 Her vesile ile kuvvetin hakka hizmetkar olması gerektiğini, 23 kuvvetin hakta olduğunu 24 ancak müstebit rejimlerde hakkın kuvvete mağlup olduğunu dile getiren Bediüzzaman, 25 Cumhuriyet döneminde kanun namına yapılan kanunsuzluklardan 26 ,kanunların uygulanmasındaki çifte standarttan şikayet eder.27 Kuvvetin hukukun emrinde olması gerektiğini,aksi takdirde her tarafı çeşit çeşit istibtadların saracağını söyleyen Said Nursi, 28 yarım asır önce demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz prensiplerini yetkililere adeta ders vermiştir. Bediüzzaman, “başkası acından ölsün bana ne” “altta kalanın canı çıksın” anlayışına dayalı olan vahşi kapitalizmi red eder, devletin ve cemiyetin sosyal olması gerektiğini savunur ve bu cümleden olarak zekatın önemini özellikle vurgular. 29 Bireyi devlete ve topluma feda etmeyen, bireyin hakkını esas alan hukuk ve devlet anlayışı, Kur’ani olan, demokratik olan ve aynı zamanda Bediüzzaman’ın arzuladığı hukuk ve devlet anlayışıdır. Bir evde veya bir gemide birtek masum on cani bulunsa bile o evin yakılamayacağını ve o geminin batırılamayacağını ısrarla vurgulayan müellif, 30 hukukun temel prensiplerinden biri olan suçların ferdiliği prensibine de sık sık atıfta bulunur. 31 Cumhuriyet döneminde,rejimi kendi keyiflerine göre uygulayarak mağdur vatandaşların suçu rejimde bulmalarına sebep olanların rejimin en büyük düşmanı oldukları kanatinde olan Bediüzzaman, aynı düşüncesini Meşrutiyet döneminde de dile getirmiştir. 32 Netice itibariyle, Bediüzzaman Said Nursi,ömrü boyunca insan hak ve hürriyetlerini üstün tutan, din ve vicdan hürriyetine mutlak manada saygılı, bireyin hakkını devlete teslim etmeyen, çoğulcu, meşverete dayalı bir devlet anlayışını müdafaa etmiştir.İsmi ne olursa olsun,kendi tabiriyle “manasız isim ve merasime” değil, bizzat uygulamaya önem vermiştir.Meşrutiyeti ve Cumhuriyeti bunun için övmüş ve bu rejimleri mutlaka demokratik sıfatları ile birlikte düşünmüştür. Bu rejimler isimleri ile müsemma olmadıkları zaman da onları acımadan eleştirmiştir. Onun, başından vefat ettiği güne kadar Demokrat Partisi’ni açıkça desteklemesi, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakanı Adnan Menderes’e mektuplar yazarak hem sempatisini ifade etmesi hem de bazı uyarılarda bulunması, demokrasiye olan sevgisinin açık bir tezahürüdür. Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Cumhuriyetçi maskesi altında ülkede kurduğu totaliter yönetimden sonra Demokrat Parti’nin ismine yakışır icraatlarda bulunarak geniş hak kitlelerine değer vermesi, halkın inançlarına saygılı olması, vatandaşların cumhuriyet rejimi altında ancak kendi inançları doğrultusunda yaşamalarına müsaade etmesi, Bediüzzaman’ın bu partiyi desteklemesini sağlamıştır. Demokrat Partisi döneminde de Bediüzzaman ve talebelerine devlet eliyle haksızlık yapılmasına rağmen onlar bu Parti’den desteklerini çekmemiş, yapılanların CHP zihniyetindeki bazı memurların dindarları Demokrat Parti’nin aleyhine geçirmek için art niyetli, keyfi tasarruflarından kaynaklandığını belirtmişlerdir. 33 ________ 1 Doc. Dr. Hüseyin Çelik,1959 yılında Van'da doğdu.1983'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldun.Aynı yıl Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesine Yeni Türk Edebiyatı asistan oarak girdi.1987 yılında İstanbul Üniversitesi'ne geçerek aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde doktoraya başladı.1988-1990 yılları arasında araştırmalar yapmak üzere İstanbul Üniversitesi tarafında İngiltere'ye gönderildi.Başta İngiliz Devlet Arşivi (Public Record Office) olmak üzere Poritish Library ve bağlı ünitelerde,çeşitli aeşiv ve dökümantasyon merkezlerinde araştırmalar yaptı.Üniversityof London SOAS'ta Turkish Politic bölümünde MA programına devam etti.Aynı yıllarda belli aralıklarla Hollanda,Almanya,Belçika,Fransa ,İtalya ve İsveçre'de bulundu.Buralarda Yeni Osmanlılar ile ilgili araştırmalar yaptı. 1991 yılında "Ali Suavi ve Eserleri" konulu tezini vererek doktor ünvanını aldı.Aynı yıl Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türl Dili ve Edebiyatı Bölümüne yardımcı doçent olarak atandı.Doç. Dr. Hüseyin Çelik'in muhtelif yayınevleri tarafından yayınlanmış.10 tane kitabı mevcuttur.Halen Van ili milletvekilidir. 2 Divan -ı Harb-i Örfi, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1973, s.17 3 Tarihçe -i Hayat, Sözer Yayınevi İstanbul, 1976 s. 50 - 52 ; Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, S.134 - 135 4 Yaptığın işlerde onlarla istişare et 5 Onların işleri aralarındaki istişare iledir. 6 Hürriyet, 20 Temmuz 1868, nr.4 7 Divan - ı Harb - i Örfi, s.25 8 a.g.e , s.29 9 Bu gayreti esnasında aşiretlerle arasında geçen diyalogların, meşrutiyet ve istibdat üzerindeki düşüncelerinin yer aldığı eseri “Münazarat” böylece ortaya çıkmıştır. 10 Münazarat, Yeni Asya Neşriyeti, İstanbul,1991 s.23, 42,79 11 Divan-ı Harb-i Örfi, s.76 12 Münazarat, s.23 13 Divan-ı Harb-i Örfi, s.40 14 a.g.e, s.41 15 Şualar, Sözer Yayınevi, İstanbul. s.304 16 Bkz.Tarihçe-i Hayat, s.356, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul,1994.S.416-418 Emirdağ Lahikası, 1,2, Sözer Yayınevi, İstanbul... s.1/27, 2/127 Şualar, Sözer Yayınevi, İstanbul....s.142 17 Tarihçe-i Hayat, s.356 18 Emirdağ Lahikası, s.127 19 Tarihçe-i Hayat, s.205 20 a.g.e, s.215 21 Şualar, s.304 22 a.g.e, s.214 23 Sözler, Yeni Asya Neşriyeti, İstanbul, 1993 s.647 24 a.g.e , s.498 25 Münazaat, s.38 26 Tarihçe-i Hayat s.212 27 Mektubat, s.346 28 Divan-ı Harb-i Örfi, s.47,65 29 Muhakemat, Sözlü Yayınevi, İstanbul, 1986 s.38 30 Emirdağ Lahikası, 2/128 31 Mektubat, s.66,255 32 Divan-ı Harb-i Örfi, s.40 33 Emirdağ Lahikası, s.2/25 5. ULUSLARARASI BEDİÜZZAMAN SEMPOZYUMU Risale-i Nur'a Göre Kur'ân'ın İnsana Bakışı 24-26 Eylül 2000,İstanbul