islamcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islamcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2009 Cumartesi

Said Halim Paşa

Mehmed Said Halim Paşa (1864-1921) Son dönem Osmanlı Sadrazamlarından olan Said Halim Paşa, 19 Şubat 1864 yılında Kahire'de doğdu. Ünlü Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın torunu ve vezirlerden Hilmi Paşa'nın oğludur. İlk Mısır Hidivi (Osmanlı Devletinin Mısır valileri için kullanılan unvan) İsmail Paşa ile anlaşamayan ve Mısır'ı terk etmek zorunda kalan Halim Paşa, ailesi ile birlikte İstanbul'a gelip yerleşti. Said Halim, İstanbul'a geldikten sonra Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca'yı öğrendi. Öğrenimine kardeşi Abbas Halim Paşa ile beraber gittiği İsviçre'de devam etti. Lozan Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra İstanbul'a döndü. Babaları, yurt dışında milli seciyelerinin bozulup bozulmadığını öğrenmek maksadıyla onları teste tabi tuttu ve karakterlerinin bozulmadığı hükmüne vardı. Sultan Abdülhamid tarafından, 21 Mayıs 1888 tarihinde Şura-yı Devlet (Danıştay) üyeliğine atandı ve kendisine Paşalık rütbesi verildi. Bu görevinde gösterdiği başarı nedeniyle Rumeli Beylerbeyliğine yükseltildi (22 Eylül 1900). Beylerbeyliğine terfi ettirildikten sonra Yeniköy'de kendi adını taşıyan yalısında, fikri bakımdan kendisini geliştirmek maksadıyla kitap okuyup incelemelerde bulundu. Kendisini çekemeyenler tarafından, yalısında silah ve zararlı evrak bulundurduğu iddiasıyla Saraya ihbar edildi. Bu ihbar ve Jön Türklerle ilişkisi gerekçesiyle sürülerek, İstanbul'dan uzaklaştırıldı (15 Ocak 1903). Mısır üzerinden Avrupa'ya geçerek burada bulunan Jön Türklerle temas kurdu. Yurt dışında bulunduğu sırada İttihat ve Terakki Cemiyetinin müfettişliğine getirildi. Cemiyete maddi noktada destek ve yardımlarda bulunduğu gibi, fikri konularda da katkı sağladı. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul'a geri döndü. Cemiyet içinde aktif olarak çalışmalarına devam etti. 1908 yılında yapılan belediye seçimlerinde, İttihat ve Terakki listesinden Yeniköy Belediye Başkanlığına seçildi. Bir süre sonra Ayan üyeliğine ve 1909 yılında da Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye yönetim kurulu üyeliğine getirildi. Daha önce üyeliğini yaptığı Şura-yı Devlet'e başkan olarak atandı (1912). Yapılan İttihat ve Terakki kongresinde genel sekreterliğe getirilerek, cemiyetin önemli kişileri arasında yer almış oldu. Said Halim Paşa, Mahmud Şevket Paşa kabinesinde Hariciye Nazırı olarak görev yaptı. Sadrazamın öldürülmesinden (1913) sonra vezirlik rütbesiyle Sadaret Kaymakamlığına ve bir gün sonra da Sadrazamlığa getirildi. Kurmuş olduğu kabinede Hariciye Nazırlığını da üstlendi. Aynı yıl içinde yapılan kongrede, İttihat ve Terakki'nin başkanlığına seçildi. Sadrazamlığı sırasında yapılan antlaşma ile Edirne'nin geri alınmasında önemli katkıları oldu. Birinci Dünya Savaşı başladıktan sonra, hemen savaşa girilmesi taraftarı değildi. 1916 yılında yapılan kongrede ikinci defa cemiyetin başkanlığına seçildi. Önce Hariciye Nazırlığından (24 Ekim 1915) ve daha sonra Sadrazamlıktan (4 Şubat 1917) istifa etti. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra savaş sorumlusu olarak mahkemeye çıkarıldı. Gerek hariciye nazırlığından gerekse sadaretten istifa etmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi parti içi baskıdır. Özellikle Talat Paşa'nın Sadrazam olmak istemesi, sorumsuz kişilerin devletin işlerine müdahale etmeleri ve gayr-i meşru hareketlerine son vermemelerinden dolayı istifa etmiştir. Ancak, Sadaretten ayrıldıktan sonra da parti ile bağlarını koparmamıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası, İttihat ve Terakki'nin diğer ileri gelenleri için olduğu gibi, Said Halim Paşa için de hazin bir dönemin başlangıcıdır. Çıkarıldığı mahkeme sonrası önce Mondros'a, oradan da Malta'ya sürgüne yollandı. Malta'da serbest kaldığı halde İstanbul'a geri dönemedi. Çünkü, geri döndüğünde İstanbul'a kabul edilmeyeceği kendisine bildirilmişti. Bunun üzerine Roma'ya yerleşti. 6 Aralık 1921 tarihinde, akşam üstü arabayla evine döndüğü sırada bir Ermeni militan tarafından alnından vurularak şehit edildi. Bilahare bu militan Ermeni terör örgütü Taşnaksütyun tarafından milli kahraman olarak ilan edilmiştir. Hayatta iken gelişine izin verilmeyen Paşa'nın cenazesi İstanbul'a getirilerek, Sultan II. Mahmud'un türbesinin de bulunduğu bahçede, babasının yanına defnedildi (29 Ocak 1922). Said Halim Paşa, Osmanlı Devleti'nin en bunalımlı döneminde Sadrazamlık gibi çok ağır vazifeleri ihtiva eden bir makamda bulundu. II. Abdülhamid'i istibdat uygulamakla suçlayıp çok daha ağır bir istibdadı uygulayan bir cemiyetin ve partinin mensubu idi. Cereyan eden hadiselerde olumlu veya olumsuz etkisinin ve sorumluluğunun olmaması hiç bir zaman iddia edilemez. Ancak, her ne şekilde olursa olsun Birinci Dünya Savaşı ve mağlubiyetinin bütün suçunu, iktidarı elinde bulunduran partiye yüklemek insaf ölçülerine sığmaz. İktidarları boyunca, kendilerinden kaynaklanan hatalarını ve yanlış politikalarını eleştirmek, muhaliflerinin en tabii hakkıdır. Savaşın kaybedilmesi, parti ileri gelenlerinin yurtdışına kaçmaları veya çıkarılmalarından sonra, top yekun bir saldırıya geçip düşmanları dahi sevindirecek, insafsız eleştirilerde bulunmak asla vatanperverlikle bağdaşmaz. Bu hazin dönemi yaşayan ve fiilen bazı hadiselerin içinde bulunan Bediüzzaman Hazretleri, yapılan muhalefete karşı çok önemli ikazlarda bulunmuştur. İttihat ve Terakki'nin yanlışlarını eleştirmekten çekinmeyen Bediüzzaman, haksız eleştirilere de karşı çıkmıştır. "İttihada şedit muarızdın. Neden şimdi sükût ediyorsun?" şeklindeki suale; "Düşmanın onlara şiddet-i hücumundan..." diye karşılık verir. İttihatçılara hücum o kadar artmıştır ki, onların iyi hasletleri olan azim, sebat ve İslam düşmanlarına karşı vermiş oldukları mücadeleleri dahi bu hücumlardan nasibini almıştır. Bediüzzaman; "Bence yol ikidir; mizanın iki kefesi gibi. Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver'e, Venizelos ile beraber Said Halim'e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir." demek suretiyle, muhalefetin hassas noktasına işaret etmiştir. Çünkü, muhalefet, düşmanın işine yarayacak bir hal almış vaziyettedir (Sünuhat, s. 67-68). Said Halim Paşa, yaşadığı dönemde İslami konuların savunucusu olup, İslamcılık düşüncesinin önde gelenlerinden birisi olarak kabul edilir. Yazmış olduğu eser ve makalelerinde fikirlerini ortaya koydu. "İslam'da Teşkilat-ı Siyasiyye" adlı eserinde, İslam'ın siyasi ve sosyal olaylara bakışı üzerinde durdu. İslam müesseseleri ile Batının siyasi ve sosyal müesseselerinin karşılaştırmasını yaparak, birbirlerinden farklı olduklarını ortaya koymaya çalıştı. Devlet başkanının halk tarafından seçilmesi, meclisin güzide insanlardan teşekkül ettirilmesi ve halk tarafından oluşturulan bu meclisin hükümeti denetleme yetkisinin olması gerektiği gibi fikirleri savundu. Ona göre devlet başkanı hem İslam kanunlarına hem de halka karşı sorumludur. Bir çok yazılarının bir arada toplandığı ve "Buhranlarımız" adlı eserinde; Meşrutiyet, taklitçilik, fikri buhran, taassup, gerilememizin sebepleri üzerinde yazmış olduğu fikirleri bir arada bulunmaktadır. Sebilürreşad mecmuasında yayınlanan makalelerinde, İslamlaşmak tabirinin nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde durdu. Müslümanlık, inanç, ahlak, cemiyet, siyaset gibi olguların bir bütün teşkil ettiğini izah etmeye çalıştı. Gerilemeden kurtulmanın çaresi olarak; İslami esasları en güzel bir şekilde öğrenmeye, teferruatlı bir şekilde öğrenilen bu esasların faziletli bir şekilde tatbik edilmesinin gerekliliğine dikkat çekti. Said Halim Paşa, Batı tarafından isnat edilen taassubun; Müslümanlara karşı yapılan haksızlık ve zulümlerin sonucu olduğunu yazar. Taassubu, Müslümanlara karşı yapılan zalimane tutuma karşı takınılan haklı bir kine bağlar. Batı taklitçiliğini de eleştirerek, Batı taklitçiliği neticesinde alınacak siyasi ve sosyal müesseselerin felaketimize sebep olacağını belirtir. Meşrutiyeti savunan Paşa, körü körüne taklitçilik yerine, milletin kendi ihtiyaçlarından kaynaklanan sosyal ve siyasi düzenlemelerin yapılması gerektiği inancındadır.

Mehmet Akif Ersoy ve Hayatı

Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul’da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih’in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif’in doğum tarihidir. Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemdir. 2. Mahmut’un, 3. Selim’in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat doruk noktasına varıyor ve bugüne kadar devam eden aydın- halk yabancılaşmasını, milletle devlet arasındaki problemli doğuruyor, toplumsal yarılmalara yol açıyordu. Yenileşme ile başkalaşma arasındaki farklar sık sık belirsizleşiyor atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendinden ve kendi köklerinden beslenen bir yenilenme gerçekleştirilemiyordu. Korkuyla umut, ataletle hamle çabası, teslimiyetle yiğitçe direniş, çözülüşle yeniden toparlanış aynı anda ve çok zaman kolkola denecek kadar birbirine yakın duruyordu. Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiyesi politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu. Daha Akif 6 yaşında iken Ruslar İstanbul’a kadar ilerliyor Ayestefanos Abidesini dikiyordu. Yine 5 yaşında iken Abdulhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatıyor, devletin ve milletin varlığını korumak için politik dehasına ve çoküş endişesinin yarattığı bir haleti ruhiyeyle baskıcı bir politikaya yöneliyordu. Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek’li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi’nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut) annesi ise Buhara’dan hacca giderken Amasya’da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi’nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım’ın ikinci eşidir. Akif’in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi. Akif babasını, “Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancak Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak.” diye tasvir eder. Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kızkardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi... Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157) Akif, Annesini ise şöyle anlatır: “Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı.” Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefis yorumu ile yapar: “Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih: Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk” Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.” Akif’in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor” “Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul’dur. Yüzdeyüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf müslüman Türk heyacanının ördüğü bir toplumdur.” Akif, İstanbul’un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti. Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedekarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluuğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak. Akif kendi mahallesinin yoksulluğunu, kendi haline terkedilmişliğini şöyle anlatır. Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz! Bahârı görmeyiz ala lâtif olur, derler... Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer. Demek şu arsada ot bitse nevbahâr olacak ? Ne var gidip Yakacık’larda demgüzâr olacak Fusulü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız; Kurak, çamur.. İki mevsim tanır ayaklarımız ! Akif bu mahallede bu inaç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı. Babası O’nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır. Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece, Sizinle camîe gitsek çocuklar erkence. Giderseniz gelin amma namazda uslu durun; Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!” Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi Namaza durdu mu, naliyle koyverir peşimi Dalar giderdi, ben atık kalınca âzade Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde.” Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği. Ve cami ile içiçe bir ev. Camii ile içiçe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlık ve yaşama iklimi. İşte yetişkin Akif’in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif’in dünyası ya da Âkif’in içinde kendini bulduğu dünya... Ve Akif’in mizacı.. Ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım’ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullenememezlik. Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak 4.5 yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi’ne (ilkokul) girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi’ni (ortaokulunu) 1895 yılında bitirdi. Bu mezunuyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade’sinin (Annesi Âkif’e Hocazadem diye hitabederdi) sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif’in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih’te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini farkeden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir. Sonunda Tahir Efendi’nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye’yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif’i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini söyler. İlk gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli. Mülkiye’nin İ’dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra (H.1305/1887-88) babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye’ye nehari (gündüzlü öğrenci) olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye’nin Baytar Mektebi’ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) leyl-i (yatılı) öğrenci olarak geçti. Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye’ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur’un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif’in Pasteur’ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla “Bu ne ilâhi yüzdür” dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından “Mu’tekid de! (İnançlı) eklediğini kaydeder. Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif’e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı. Yine bu okul, Akif’in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihini yapısını oluşturdu. Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin “Doru” isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor Şiire ilgisi de bu yıllarda başlıyor ve okulun son iki senesinde başladı. Bunlar dönemin yaygın kanaatlerinin izlerini yansıtır ve divan şiirlerine nazireler şeklindedir. 22 Aralık 1893’te okuldan birincilikle mezun olur ve 26 Aralık’ta “Orman ve NMa’adin ve Ziraat Nezare’Baytar Müfettiş Muavini” olarak tayin edilir. Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır. Bu seyahatler Akif’in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif’in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir. Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893’te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli “Servet-i Fünun’da yayınlanır. Buarada çocuk yaşlarda başladığı Kur’an’ı Hıfzetme (Ezberleme) çabalarını yoğunlaştırır ve Hafız olur. 1 Eylül 1898’de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmed Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile evlendi. Akif’in bu yıllarda da Maarif mecmuasında, Resimli Gazete’de şiir yazıları ile Arapça, Farsça ve Fransızca’dan yaptığı çevrilerini yayınlamaya devam eder. 17 Ekim 1906’da mevcut görevine ilâveten “Halkalı Ziraat Mektebi Mektebi’ne “Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 25 Ağustos 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi’ne Türkçe Muallimi olarak atanır. 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Akif, bu sırada İstanbul’da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin’dir. Akif’in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumsal sorunlarla ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştur. Dönemin bütün aydınları gibi çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu. Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve daha sonra partileşecek olan İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olur. Ancak Akif, cemiyete üyeliğe girişin gereklerinden biri olan “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart (kayıtsız şartsız) ittaat edeceğim” şeklindeki yemindeki “kayıtsız şartsız itaat “itiraz eder ve sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyler. Ve cemiyetin yemini Akif’le değişir. Akif’in karekterinin tipik bir yansıması olan bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan bir ilkeli anlayışın tezahürüdür. OKUDUĞU KİTAPLAR Mesnevi Hafız Divanı Gülistan Leyla ve Mecnun (Fuzuli) Victor Hugd, Lamartine, Zola, Daudet Kronolojisi: 1873 Mehmet Akif İstanbul Fatih Sarıgüzel'de doğdu 1877 Mehmet Akif 4 yaşında mahalle mektebine başladı 13 Şubat 1878 İkinci Abdülhamit Meclis-i Mebusan'ı kapatarak 33 yıl sürecek dönemini başlattı. 1879 Akif, 7 yaşında Emir Buhari İlkokulu'na başladı. 1882 3 yıllık ilkokulu bitirerek, 9 yaşında Rüştiye'ye girdi. 1885 12 yaşında Mekteb-i Mülkiye'nin lise kısmına başladı. 1887 14 yaşında, Mekteb-i Mülkiye'nin yüksek kısmına girdi. 1887-1888 Evleri yandı ve babası öldü. 1888 Akif, 15 yaşında, Baytar Mektebi'ne girdi. 3 Kasım 1892 19 yaşında, bilinen ilk şiirlerinden "Destur"u yazdı. 14 Aralık 1893 20 yaşında, Baytar Mektebi'ni bitirerek memurluğa başladı. 1894 21 yaşında, İsmet Hanım'la evlendi. Edirne'de gezici görevde bulunuyor. 14 Mart 1895 22 yaşında, yayımlanan ilk şiiri "Kur'an'a Hitap" Mektep Mecmuası'nda çıktı. 1896 23 yaşında, Beşinci Ordu'ya at satın almak için Adana'ya sonradan Şam'a kadar gitti. 20 Mayıs 1897 Türk-Yunan Savaşı başladı. 1897 Bazı şiirleri Resimli Gazete'de yayımlandı (24 yaşında). Cemalettin Efgani İstanbul'da öldü. 1899 Muhammed Abduh, Mısır Müftülüğü'ne atandı. 26 Haziran 1903 "Hersekli Arif Hikmet" manzumesini yazdı. 1905 Rusya'da Çarlığa karşı geniş ayaklanmalar; Muhammed Abduh öldü; Tevfik Fikret "Tarih-i Kadim"i yazdı. Orman ve Meadin ve Ziraat Nezareti Beşinci Şube Baytar Müfettiş Muavinliği'ne atandı. 4 Ekim 1906 İlk görevinin yanında, (33 yaşında) Halkalı Ziraat Mektebi'ne kompazisyon öğretmeni olarak da atandı. 29 Aralık 1906 "Küfe"yi yazdı. 25 Ağustos 1907 (34 yaşında). Çiftlik Ziraat Mektebi Türkçe öğretmenliğine atandı. 28 Ocak 1908 "Seyfi Baba"yı yazdı. 23 Temmuz 1908 İkinci Meşrutiyet ilan edildi. 28 Temmuz 1908 Mehmet Akif, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne kaydoldu. 27 Ağustos 1908 Sebilürreşat'ın ilk sayısı ve Akif'in bu dergide ilk manzumesi "Fatih Camii" yayımlandı. 11 Kasım 1908 Darülfünun Edebiyat Müderrisliği'ne atandı. 17 Aralık 1908 Meclis-i Mebusan açıldı. 13 Nisan 1909 "31 Mart" Ayaklanması başladı. 27 Nisan 1909 İkinci Abdülhamit tahttan indirildi. Sultan Reşat padişah oldu. 1911 (38 yaşında). İlk kitabu Safahat Birinci Kitap adıyla yayımlandı. 29 Eylül 1911 Türk-İtalyan Savaşları başladı. 5 Mart 1912 Yazılarının yayınlandığı Sıratı Müstakim, sebillürreşat olarak adını değiştirdi. 1912 (39 yaşında) Safahat, İkinci Kitap "Süleymaniye Kürsüsünde" yayımlandı. 15 Ekim 1912 Türk-İtalyan Savaşı sona erdi. 8 Ekim 1912 Balkan Savaşları başladı. 23 Aralık 1912 Akif İstanbul'dan Mısır'a gitti. 6 Ocak 1913 Balkan Savaşları'nı sonuçlandırmak için toplanan Londra Konferansı sonuçsuz olarak dağıldı. 20 Şubat 1913 Akif, Mısır'dan İstanbul'a döndü. 23 Ocak 1913 İttihatçılar Babıâli Baskını'nı düzenleyerek iktidara hakim oldular. 2 Şubat 1913 Akif (40 yaşında). Beyazıt Cami Kürsüsü'nde halkı birliğe ve yurt savunmasına çağırdı. 7 Şubat 1913 Fatih Cami Kürsüsü'nde konuştu. 5 Mart 1913 Edirne teslim oldu. 11 Mayıs 1913 Akif memurluktan istifa etti. 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması'yla Edirne Bulgarlara bırakıldı. Mayıs-Haziran Safahat, Üçüncü Kitap "Hakkın Sesleri" yayımlandı. 29 Haziran 1913 İkinci Balkan Savaşları başladı 10 Temmuz 1913 "Fatih Kürsüsü'nde" uzun manzumesi Sebilürreşat'ta yayımlandı. 21 Temmuz 1913 Edirne kurtarıldı. 10 Ağustos 1913 Bükreş Anlaşması'yla Balkan Savaşları sona erdi. 14 Ağustos 1913 Akif'in ilk "Tefsir Serif"i yayımlandı. 1914 "Fatih Kürsüsünde" kitap olarak yayımlandı. Yılın ilk aylarında Akif Mısır'a gitti, Medine'ye kadar yolculuk yaptı. 29 Ekim 1914 Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'na girdi. Aralık (?) 1914 Akif (41 yaşında). Almanların elindeki esir Müslüman askerlerine propağanda yapmak amacıyla Almanya'ya gönderildi. 5 Mart 1915 Akif (42 yaşında). Berlin Hatıraları'nı bitirdi. 8 Nisan 1915 Berlin Hatırları yayımlanmaya başladı. 25 Kasım 1915 Sebiürreşat yayınına 5,5 ay ara verdi. 1916 (ilk Ayları) Akif (43 yaşında). Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan'a Gezisi 4-5 ay sürdü. 10 Mayıs 1916 5,5 aylık aradan sonra Sebilürreşat yeniden yayımlandı. 26 Ekim 1916 Sebilreşşaü 20 ay kadar yeniden kapandı. 1917 Safahat, Beşinci Kitap Hatıralar yayımlandı; (44 yaşında) Akif, Lübnan'a geri döndü; Dar-ül Hikmet-ül İslamiye başkatipliğine atandı. 4 Temmuz 1918 Sultan Reşat öldü. Vahdettin tahta geçti. 17 Temmuz 1918 Sebilüreşşat, yeniden yayına başladı. 1918 "Süleymaniye Kürsüsünde" nin üçüncü basımı, Hakkın Selleri ve Hatıralar'ın ikinci basımları yapıldı. 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Anlaşması imza edildi. 13 Kasım 1918 İtilaf donanması İstanbul'a geldi. 21 Aralık 1918 Meclis-i Mebusan kapatıldı. 26 Aralık 1918 Akif'in "Hala mı Boğuşmak" manzumesi yayımlandı. 15 Mayıs 1919 İzmir işgal edildi. 19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktı. 12 Haziran 1919 Sebilürreşat, mandacılığa karşı çıktı. 26 Haziran 1919 Sebilürreşat, Türklerle Arapların ayrılamayacağını yazdı. 23 Temmuz 1919 Erzurum Kongresi açıldı. 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi açıldı. 18 Eylül 1919 Akif (46 yaşında). Asım, Sebilürreşat'ta yayımlanmaya başlandı. 12 Ocak 1920 Son Osmanlı Mebuslar Meclisi açıldı. 22 Ocak 1920 (47 yaşında) Dar-ül Hikmet-ül İslamiye üyeliğine atandı. 23 Ocak 1920 Akif Balıkesir'de Zağanos Paşa Camii'nde halkı düşmana ve bozgunculara karşı birlik olmaya çağırdı. 16 Mart 1920 İstanbul İtilaf Devletleri'nce işgal edildi. 11 Nisan 1920 Şeyhülislamlık fetavası yayımlandı. Akif (47 yaşında). İstanbul'dan gizlice Anadolu'ya geçti. 23 Nisan 1920 Büyük Millet Meclisi açıldı. 28 Nisan 1920 Hakimiyeti Milliye Mehmet Akif'in Ankara'ya geldiğini yazdı. 3 Mayıs 1920 Dar-ül Hikmet-ül İslamiye'deki görevine son verildi. 6 Mayıs 1920 Sebilürreşat'ın İstanbul'da son sayısı yayımlandı. 3 Haziran 1920 Biga'da adaylar arasında en yüksek oyu alarak mebus seçildi. 5 Haziran 1920 Burdur Mebusluğu Meclis'te onaylandı. Haziran 1920 İsyancıları bastırmak üzere Konya'ya gönderildi. Daha sonra Burdur ve Antalya'ya gitti. 15 Temmuz 1920 Mehmet Akif, Meclis'te ant içti. Eşref Edip, Kastamonu'ya geldi. 17 Temmuz 1920 Burdur Mebusluğu'nu tercih ettiğini Meclis Başkanlığı'na bildirdi. (18 Temmuz'da görüşülüp onaylandı.) 4 Ekim 1920 Basın ve Haber alma Genel Müdürlüğü, Meclis Başkanlığı'ndan Akif'in "irşat" için Kastamonu'ya gönderilmei iznini istedi. 19 Ekim 1920 Kastamonu'ya geldi. 25 Ekim 1920 Batı Cephesi Komutanlığı'nın isteğiyle, Maarif Vekaleti'nin İstiklal Marşı yarışması açtığı haberi Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı. 5 Kasım 1920 Açıksöz'de ilk manzumesi yayımlandı: "Kır Ağası'nın Rüyası." 5 Kasım 1920 Kastamonu Nasrullah Camii'nde Sevr Anlaşması'nı anlatarak halkı birliğe ve milli mücadeleye çağırdı. Avrupa'ya karşı Moskova yönetimiyle iyi ilişkiler geliştirilmesini savundu. 28 Kasım 1920 Sebilürreşat'ın Anadolu'da ki ilk sayısı Kastamonu'da, Akif'in Nasrullah Camii Kanuşmasıy'la yayımlandı. 3 Aralık 1920 Kastamonu ilçelerinde yaptığı konuşmalar nesterilmeye başladı. 24 Aralık 1920 Akif ve Eşref Edip Kastamonu'dan Ankara'ya gitti. 3 Şubat 1921 Sebilürreşat'ın Ankara'da ilk sayısı yayınlandı. 5 Şubat 1921 Maarif Vekili Namdullah Suphi Tanrısever bir mektupla Mehmet Akif'e başvurarak İstiklal Marşı Yarışması'na katılmasını istedi. 8 Şubat 1921 Meclis Kürsüsü'nde tek konuşmasını yaptı. Tevfik Paşa Hükümeti'ne yumuşak bir cevap yazılmasını önerdi. Mustafa Kemal buna karşı çıktı. 10 Şubat 1921 Elcezire Cephesi Komutanı Nihat Paşa, Akif'e bir mektup yazarak Nasrullah Camii Konuşması'nı ödü. Onun Diyarbakır'da kitapçık halinde basıldığını haber verdi. 17 Şubat 1921 "İstiklal Marşı" Hakimiyeti Milliye ve Sebilürreşat'ta yayımlandı. (Açıksöz'de 21 Şubat tekrar Hakimiyeti Milliye; 14 Mart, Gaye-i Milliye; 26 Mart; Yeni Giresun (?), Öğüt: 29 Şubat !) 26 Şubat 1921 İstiklal Marşı konusu Meclis'e getirildi. Seçimin Meclis genel kurulunda yapılması kararlaştırıldı. 1 Mart 1921 İstiklala Marşı Meclis'in ikinci çalışma yılının açılışında okundu, alkışlarla karşılandı. 12 Mart 1921 (Akif 48 yaşında) İstiklal Marşı Meclis'te tartışılarak kabul edildi. Mart 1921 Marş için beste yarışması açıldı. 19 Mart 1921 Akif'in de içinde olduğu Anadolu'da bir İslam kongresi için hazırlık kurulu ilk toplantısını yaptı. 1 Nisan 1921 Besteci Ali Rıfat Bey, bestelediği İstiklala Marşı'nı Kadıköy Apollon Tiyatrosu'nda çaldı. 14 Nisan 1921 (15 Nisan'da Sebilürreşet'ta) "Süleyman Nazif'e" Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı. 30 Nisan 1921 Akif'in Afgan elçiliği ziyareti Sebilürreşat'ta neşredildi. 7 Mayıs 1921 "Bülbül" Sebilülreşat'ta yayımlandı. 9 Mayıs 1921 Sebilülreşat-Hükümet ilişkileri Meclis'te tartışıldı. 10 Mayıs 1921 Akif'in de üye olarak gösterildiği Birinci Grup Mustafa Kemal tarafından kuruldu. 23 Ağustos 1921 Sakarya Savaşı başladı ve 13 Eylül'de kazanıldı. 12 Eylül 1921 Akif'in Afgan Elçiliği'ni ziyareti Açıksöz'de yayımlandı. 24 Eylül 1921 (Ali Şükür'en konuşması) Kayseri'ye taşınan Sebilülreşat'ın buradaki ilk ve tik sayısı ile birlikte yayımlandı. 1 Kasım 1921 İstiklal Marşı'ınıbestelenmesi konusu Meclis'te tartışıldı. Genel kurul beste seçiminin İstanbul'da yapılması isteğini reddetti. 19 Kasım 1921 Ali Rıfat Bey'in bestesi Yarın gazetesinde yayımlandı. 10 Aralık 1921 2,5 aylık bir aradan sonra Sebilürreşat yeniden Ankara'da yayımlandı. 31 Aralık 1921 Akif ve arkadaşlarının İstanbul'daki ahlaksızlıkların kınanmasıyla ilgili önergesi tartışılarak kabul edildi. 3 Nisan 1922 (Akif 49 yaşında) "Leyla" Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı. 26 Temmuz 1922 Akif, İstiklala Mahkemeleri aleyhine oy kullandı. 29 Temmuz 1922 Üç milletvekiliyle birlikte Akif'in, askerlerin bayramını kutlamak üzere cepheye gittiği açıklandı. 26 Ağustos 1922 Türk ordusu Büyük Taarruz'a başladı. 9 Eylül1922 Türk ordusu İzmir'e girdi. Meclis'te Sebilürreşat'a yardım konusu tartışıldı. Basına hükümet yardımı kesildi. 1 Kasım 1922 Padişahlık kaldırıldı. 16 Aralık 1922 Akif, Eğitim Komisyonu Başkanlığı'ndan istifa etti. 19 Ocak 1923 2 ay ve 7 günlük bir aradan sonra Sebilülreşat yeniden yayımlandı. 29 Ocak 1923 Yunus Nadi'nin Cumhuriyet'te "Yeni bir Savaş Devri" başlıklı yazısı mecliste tartışıldı. Akif ve arkadaşlarının yazıya itirazları kabul edilmedi. 1 Nisan 1923 Meclis, seçimlerin yenilenmesi kararını aldı. 12 Nisan 1923 Sebilürreşat'ın Ankara'da son sayısı çıktı. Mayıs 1923 Mehmet Akif 50 yaşında, İstanbul'a döndü. 16 Mayıs 1923 Sebülürreşat, taşınmasından 3 yıl sonra yeniden İstanbul'da yayımlanmaya başladı. Ekim 1923 Abbas Halim Paşa'nın çağrısına uyan Mehmet Akif kışı geçirmek üzere Mısır'a gitti. (1924 baharında dönecek, kışın yeniden gidecek,1925 baharında tekrar gelecek ve sonbaharında yeniden gidecektir.) 29 Ekim 1923 Cumhuriyet ilan edildi. 3 Mart 1923 Halifelik kaldırıldı. Eğitimin birleştirilmesi yasası çıktı. Şer'iye ve Evkaf Vekaletleri kaldırıldı. 5 Mart 1925 Sebilürreşat'ın son sayısı yayımlandı. 6 Mart 1925 Hükümet, diğer bazı yayım organlarıyla birlikte Sebilürreşat'ı kapattı Mayıs 1925 Sebilürreşat'ın sahibi ve müdürü Eşref Edip Fergon, İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmak üzere tutuklanda. 1925 Mehmet Akif (52 yaşında) Mısır'a gitti. 2 Eylül 1925 Bakanlar Kurulu türbe ve zaviyelerin kapatılmasını (Kanun: 30 Kasım), memurların şapka giymesini (Kanun: 25 Kasım) kararlaştırdı. 17 Şubat 1926 İsviçre Medeni Kanunu uyarlanarak kabul edildi. 1926 Annesi 90 yaşında İstanbul'da öldü. 53 yaşındaki Akif, Mısır Darülfünunu Edebiyat Şubesi, Edebiyet-ı Türkiye müderrisliğine atandı. (1936'ya kadar) 10 Nisan 1928 Anayasa'dan "devletin dini, din-i İslamdır" ve din hükümlerinin meclis tarafından yerine getirileceği ibaretleri çıkarıldı. 1928 Akif'in damadı Ömer Rıza Doğrul, Safahat'ın mevcudu tükenmiş ciltlerini yeniden bastırdı. Kabil Elçiliği'ne giden Hikmet Bayur, Mısır'da Akif'ten Kur'an çevirisini istediyse de alamadı. 1 Aralık 1928 Yeni harfler kullanılmaya başlandı. 1 Ocak 1929 Eski yazıyı kullanma yasağı başladı. 1 Eylül 1929 Okullarda Arapça ve Farsça dersleri kaldırıldı. 22 Ocak 1932 Türkçe Kur'an ilk kez Yerebatan Camii'nde okundu. 1932 Mısır'a giden Eşref Edip Akif'in Kur'an çevirisini vermeye ikna edemedi. 7 Şubat 1933 İstanbul'da bütün camilerde ezan ve kamet Türkçe okunmaya başlandı. 1933 Akif (60 yaşında), Mısır'da Safahat'ın yedinci kitabı Gölgeler'i bastırdı. 1935 Mısır'da hastalanan Akif (62 yaşında), tedavi olmak için Lübnan'a gitti. Oradan Antakya'ya geçti. 19 Haziran 1936 63 yaşına Akif hasta olarak İstanbul'a geldi. 27 Aralık 1936 Mehmet Akif, İstanbul'da siroz hastalığından öldü. Eserleri : 1. Safahat Birinci Kitap : İçinde 44 manzumevardır. Toplamı 3 000 dize kadardır. Konularını toplumun acı çeken çeşitli kesimlerinden, hürriyet, istibdat gibi siyasal olaylardan, şairin mistik duygularından ve bu dünyevi vazifelerden almaktadır. 2. Safahat İkinci Kitap : Süleymaniye Kürsüsünde Süleymaniye Camii'ne giden iki kişinin söyleşilerini içeren bir başlangıçla kürsüde Seyyah Abdürreşit İbrahim'i konuşturan uzun bir bölümden oluşmaktadır. 1 000 dizedir. 3. Safahat Üçüncü Kitap: Hakkın Sesleri Toplumsal felaketler karşısında insanları uyarmak için gerçek İslami mesajı yansıtmaktadır. Toplamı 500 dize tutan 10 parça manzumedir. Manzumelerde Akif, partizanlığa, umutsuzluğa, ırkçılığa ve ateizme çatmaktadır. 4. Safahat Dördüncü Kitap: Fatih Kürsüsünde İki arkadaşın Fatih yolundaki konuşmalarını içeren bir bölümle, Fatih Camii Kürsüsü'ndeki vaizin konuşması olarak verilen uzunca metni içermektedir. 1 800 dizedir. Toplumsal ve siyasal bir yergidir. Tembellik, gerilik ve batı mukallitleri hedef alınmıştır. 5. Safahat Beşinci Kitap: Hatıralar Tümü 1 600 dizedir. Manzumelerde toplumsal felaketler karşısında Allah'a yakarılmakta, İslamiyeti gerektiği gibi ve geri kaldığı için tembel halk ve aydınlar suçlanmakta, Akif'in gezdiği yerlerdeki izlenimleri anlatılmaktadır. 6. Safahat Altıncı Kitap: Asım 2 500 dizelik tek parçadan meydana gelmektedir. Savaş vurguncuları, köylülerin durumu, geçmişe bakış anlayışı, eğitim-öğretim, medrese, ırkçılık, batıcılık, gençlik gibi birçok konu üzerinde durmakla birlikte, Akif'in gerçek görüşünü temel alır. Hocazade(Akif) ile Köse İmam arasında karşılıklı konuşmalar biçiminde geliştirilmiştir. 7. Safahat Yedinci Kitap: Gölgeler Akif'in 1918-1933 yılları arasında yayımlanmış manzumelerini içermektedir. Bunların toplamı bir kısmı kıta olmak üzere 41'dir. Manzumelerin üçü ayet yorumu olarak kaleme alınmıştır. Yazdıkları dönemin Akif üzerindeki etkilerini yansıtmaktadır. 8. "Son Safahat" : Ölümünden sonra, damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından Akif'in basılmamış şiirleri bir araya getirilerek bu ad verilmiş ve 1943'teki toplu basımın sonuna konmuştur. 16 manzumedir ve birçoğu kıtadır. Safahat'ın daha sonraki basımlarında "Son Eserleri" başlığı altında verilmiştir. M.Ertuğrul Düzdağ'ın tertip ettiği 8. Basımda bunlara 11 yeni manzume eklenmiştir. 9. Safahat (Toplu Basım) : 6 Safahat'ın ve Son Safahat'ın yeni harflerle toplu basımıdır. Ömer Rıza Doğrul tarafından basıma hazırlanmış, bir mukaddime, indeks ve önsöz konulmuştur. 1. "İttihat yaşatır, Yükseltir, Tefrika Yakar Öldürür" Mehmet Akif ile Aksekili Ahmet Hamdi Bey'in, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Şehzadebaşı Kulübü'nde yaptıkları birer konuşma "Mev'aziz-I Diniye Birinci Kısım" adıyla bastırılmıştır. Buradaki 54-60. Sayfalar Mehmet Akif'in konuşmasını kapsamaktadır. 2. Kastamonu'da Nasrullah Kürsüsü'nde Akif'in Kastamonu Nasrullah Kürsüsü'nden yaptığı konuşmasıdır. Akif, Sevr Anlaşması'nı anlatmaktadır. 3. Kur'an'dan Ayetler ve Nesirler Üç bölümlük eserin birinci bölümünde Kur'an Tefsirleri, ikinci bölümde Milli Mücadele döneminde yazılmış üç tefsiri ile Kastamonu ve ilçelerindeki vaazları üçüncü bölümde ise edebiyat yazıları, hasbihalleri yer almaktadır. 4. Mehmet Akif Ersoy ( Safahat ve İstiklal Marşı Şairi), Kur'an -I Kerim'den Ayetler (Meal-Tefsir)- Mev'izeler (Balkan Harbi'nde-Milli Mücadele'de) Hazırlayan: Suat Zühtü Özalp. Birinci kısımda Akif'in yorumladığı ayetlerin Kur'an yazısı ve Latin harfleriyle okunuşu, meali ve tefsiri veriliyor. Bunların sayısı 32'dir. İkinci kısım da sekiz konuşma vardır. Bunlardan üçü Balkan Savaşı yıllarında yapılmıştır. Zağanos ve Nasrullah Camiileriyle Kastamonu ve ilçelerindeki konuşmalarından oluşur. 5. Mehmet Akif, İstiklal Marşı Şairimizin İstiklal Harbindeki Vaazları Hazırlayan: Hasan Boşnakoğlu 6. Babanzade Ahmet Naim, Profesör Abbas Mahmut Akkad, Mehmet Akif: İman ve Ahlak Hazırlayan: Süleyman Fahir 7. Mehmet Akif Ersoy Hutbeler, sadeleştiren Maruf Evren Çeviriler: 1. Müslüman Kadını Mısırlı Ferid Vecdi'den tercüme edilmiştir. 1. Hanoto'nun (Hanotaux) Hücmuna Muhammed Abduh'un İslami Müdeafaası Fransız Dışişleri Basanlarından Hanotaux, yazdığı bir makalede, İslamın medeniyeti kabule elverişli olmadığını ileri sürmüş, Muhammed Abduh da buna bir cevap vermiştir. Akif'in bu çevirisi, daha sonra kitap haline getirilmiştir. 3. İçkinin Hayat-I Beşerde Açtığı Rahneler Abdülaziz Çaviş'ten çevrilmiştir. 4. Anglikan Kilisesi'ne Cevap Abdülaziz Çaviş'ten tercüme edilmiştir. Kitap ayrıca "Hazreti Ali'nin Bir Devlet Adamına Emirnamesi" adıyla da Mehmet Akif'in çevirisinden yayımlanmıştır. 5. Mehmet Akif Külliyatı Hazırlayan İsmet Hakkı Şengüler. Akif'in çevirilerine ayrılmıştır. 1. Orani (Kamil Flamaryon'dan) 2. Hadika-i Fikriyye (Ferit Vecdi'den) 3. Müslümanlıkla Medeniyet (Ferit Vecdi'den) 4. Medeniyet-i İslamiye Tarihi'nin Hataları (Şiblinnumani'den) Corci Zeydan tarafından yazılan Medeniyet-i İslamiye Tarihi adlı eserin hatalarını göstermek amacıyla Hintli Şiblinnumani'nin yazdığı eserlerdir. 5. Asr Suresi Tefsiri ( Muhammed Abduh'dan) 6. Alemi İslam: Hastalıkları ve Çareleri ( Abdülaziz Çaviş'ten) 7. Müslümanlık Fikir ve Hayata Neler Bahşetti? ( Abdülaziz Çaviş'ten) 8. Kavmiyet ve Din, İslam ve Medeniyet ( Abdülaziz Çaviş'ten) 9. Esrar-ül Kur'an (Abdülaziz Çaviş'ten) Bu eserin çoğu bölümünü Mehmet Akif Ersoy tercüme etmiştir. 10. İslamlaşmak (Sait Halim Paşa'dan) Fransızcadan çeviridir.

İslamcılık nedir ne değildir.

İslamiyet, Osmanlı imparatorluğu'nun kuruluşundan başlamak üzere belirleyici bir etkiye sahip olmuştur. Fakat "İslamcılık" adıyla ortaya çıkan düşünce akımının amacı ve işlevi çok farklıdır. Bir düşünce akımı kimliğiyle İslamcılığın tam olarak ne zaman başladığını söylemek mümkün de­ğildir. İslamcılık, yoğun olarak II. Abdülhamid döneminde kendisi ve rakipleri tarafından tartışılmaya başlandı. II. Abdülhamid, İslamcılık politikasıyla hem Balkanlardaki "Panislavizm"i etkisiz duruma sok­mak, hem de içeride siyasal rakiplerinin halk içindeki gücünü kırmak istiyordu. Fakat, zaman zaman aynı silah kendisine karşı da kullanıldı. İslamcılara göre, Osmanlı imparatorluğu'nda bir çöküş durumu vardı. Bunun sebebi, Batıcıların ileri sürdüğü gibi İslamiyet'ten Kaynaklanmıyordu. Çünkü aslında İslamiyet bilime ve yeniliklere açık bir dindir. Demokrasi, meşruti rejim ve en geniş özgürlükler İslamiyetin özünde vardır. Bu yüzden İslamcı­lar meşrutiyete karşı değillerdir. Ancak, rejimin memleket şartlarına uydurulması taraftarıdırlar. Said Halim Paşa'ya göre İslamlaşmak demek; İslam'ın, itikad, ahlak, içtimaiyat ve siyaset siste­mini daima zaman ve muhitin ihtiyacına en muvafık bir surette tefsir ve bunlara uymaktır. İslamcılar çoğunlukla "Sırat-el-mustakim", "Sebilürreşat" ve "Beyan-ul hakim" gibi dergilerin etra­fında toplandılar ve yazıları ile devletin çöküş sebebini arayıp kurtuluş yollarını önerdiler. Akımın önemli temsilcilerinden M. Şemsettin Günaltay'a göre, çöküşün sebebi Cinci Hoca, Seyyit Mustafa gibi dar görüşlü kafalardaki adamlardır. Bunların yerine ilimli, çağdaş düşünce ile silahlanmış bir İslamcılığın kurtarıcı olabileceğini savunur. Kalkınmanın metot ve bilgi işi de olduğunu belirten Günaltay, "cahil gericilikle cahil ilericilik" arasında zarar bakımından hiçbir fark görmez. Bu nedenle "her şeyden önce küflü kafalar yıkanmalıdır" der. İslamcılar, Batı'nın Osmanlı Devleti'nden ileride olduğunu kabul etmişlerdi. Bu yüzden Batı'nın teknik ilericiliğinin alınmasının şart olduğunu savundular. Buna karşılık ahlak ve maneviyat bakımın­dan zayıf olduğunu ileri sürüp Batı taklitçiliğine karşı çıktılar. Şemsettin Günaltay, "Avrupa yalnız ken­disini düşünür. Amacı başka ülkeleri sömürmektir. Avrupa'dan merhamet beklemek boşunadır. Kendi­miz uyanalım" der. Çareyi millette bulan İslamcılardan biri de Mehmet Akif'tir. O da Batı'nın teknolojik üstünlüğünü kabul eder. Batı tekniğinin alınmasını isterken taklitçiliği reddeder; "...Dini taklit, adetleri taklit, kıyafet: taklit, selamı taklit, kelamı taklit hülasa her şeyi taklit bir milletin fertleri de insan taklidi demektir ki. kabil değil gerçek bir sosyal topluluk vücuda getiremez, binaenaleyh yaşayamaz..."der. Milletlerarası politika alanında Batı'nın Osmanlı İmparatorluğu ve diğer Müslüman ülkelere uygu­ladığı zorba politikaları engellemenin tek yolu olarak "İttihad-ı İslam"ı görürler. Ancak böyle bir birleş menin kısa sürede başarılmasının mümkün olmadığını da bilirler. Diğer düşünce akımlarından Batıcı­ları, körü körüne bir taklitçilik peşinde olduğu için tenkid ederler. Başlangıçta Osmanlıcılığa olumlu bakmalarına karşın Balkan Savaşı'ndan sonra bu konudaki düşüncelerini değiştirirler Sonuç olarak, İslamcılık akımı Osmanlı imparatorluğu'nun, bu metotla önce kendi birliğini ardın­dan bütün İslam dünyasının kurtuluşunu İslamcı rönesans formülüne bağlamıştı. Bu memleketlerin yeniden kalkınmaları ve yükselmeleri ancak ve ancak İslamlaşmakla mümkündü. *********************************Röportaj******************************** Ümit Aktaş: Artık Müslüman terimine dönme vaktidir İslamcılık aslında doğası icabı siyasal bir hareketti. Ama İslamcılar siyasallığı bir iktidar kavgası perspektifinde değerlendirmedikleri için, iktidar kavgalarının hep dışında kaldılar. Cumhuriyet sonrası yaşadıkları travmayı ise ancak 1960'lı yıllarda, o da, dünya konjonktürünün de desteklediği bir koşullar içerisinde atlatabildiler. İslamcılık kavramı nasıl tanımlanabilir; neden böyle bir tanımlamaya ihtiyaç duyulmuştur? —İslamcılık, İslami birlikçilik ve yenileşmeciliğin ifade edilmesi açısından, mevcut durumu olumsuzlayan ve bu olumsuzlama nedeniyle de mevcut terminolojiden kopma mecburiyete binaen ortaya çıkmış olan bir kavramlaştırmadır. Gerçi, bu terim, başlangıç itibariyle batı dünyasında Panislamizm, İslam dünyasında ise İttıhad-ı İslam olarak kullanılmıştır. İttıhad-ı İslam tabiri Afgani kadar yeni Osmanlı aydınları tarafından da hemen hemen aynı dönemlerde, 1860-1870’li yıllarda kullanılmıştır. Panislamizmin kullanılışı da aynı dönemlerdedir ve karşılıklı olarak birbirlerini etkilemiştirler. Ama İslamcılık teriminin doğrudan bu haliyle kullanımı, aslında İttıhad-ı İslam idealinin zeminini yitirdiği bir dönemde, yani ulusçu akımların etkinlik kazanmaya başladığı II. Meşrutiyet sonrasında, bir anlamda İttıhad-ı İslam idealinin de ulusçu bir paradigmaya uyarlaştırılarak ve bu dönemin ruhuna da uygun bir biçimde ifade edilmesi amacıyla Türkçüler tarafından başlatılmıştır. Yani bu anlamda aslında olumsuz ve “İslamcıların” kastettiği mefhum açısından daraltıcı bir tanımlamadır. Bu tanımın kullanımını yaygınlaştıran ise, “İslamcıların” kendilerini ifade etmek için mevcut Müslümanlık kavramı açısından yeterli bulunmayan yeni bir İslam okumasını ve anlamını ifade etmedeki güçlükleridir. Yani Müslümanlıklarını daha kuvvetli bir şekilde vurgulamak için Müslümanlık teriminin dışına çıkmışlardır. Bir anlamda da bu, tüm toplumun Müslüman oluşu göz önünde tutulduğundan, bölücü ve hizipçi bir anlayışa ve siyasal bir parti yapısına, en azından o dönemde düşmemek için, belki de buna henüz mecbur olmadıkları, yeterli bir cesarete ve zihni hazırlığa sahip olmadıkları için ister istemez başvurulan bir tabirdi. Abdülhamit dönemi İslamcılığı ile bugünkü İslamcılığın farklılıkları nelerdir? — Abdülhamit dönemi İslamcılığının iki ekseni vardı. İktidar ekseni, yani Abdülhamit hilafetçi bir politika izlerken; ikinci eksen olan özellikle muhalif aydınlar ve âlimler ise, İslamcı bir muhalefet hareketi yürütmekteydiler. Sözgelimi Mehmet Akif, Said Nursi, Elmalılı Hamdi, Mizancı Murat, İskilipli Atıf, Said Halim Paşa gibi. Elbetteki ister muhalif olsunlar isterse olmasınlar, o dönem İslamcıları, daha doğrusu İttıhad-ı İslamcılar, meseleye karşı daha çok batı karşıtlığı ve batı’ya karşı İslam’ı savunma perspektifinden bakmaktaydılar. Modernleşme karşısında bariz bir ikilem içerisindeydiler. Sözgelimi kadınların eğitimi, demokrasi, hilafet, mezhepçilik gibi. Bu nedenle bakış açıları çok da belirginleşmiş değildi. Zaten bir sınır ihlali hali içerisinde oldukları, yani kendiliklerinin dışına çıkarak yeni bir dünya kurmak istedikleri için, bazı şeylerin yerli yerine oturması, en azından bu aşama için mümkün değildi. Günümüzde meselenin bu biçimsel yönleri büyük ölçüde aşılmış durumdadır. Ama bu kez de geleneksel yapılardan kopulmasının yol açtığı ve yeni bir dünya kurma çabasının getirdiği belirsizlikler; biçimsel de olsa bir İslami birlikteliği sorunlu hale getirmiştir. Daha önce tarihsel ve toplumsal bir muhafazakârlığa kapanmış olan toplumların, bu biçimsel de olsa savunmacı yapıları kırılınca, bu kez arka planda kalan o hazırlıksız arkaik yapıların yeniden inşası gibi bir sorunsal, İslam dünyasında etkileri hâlâ sürmekte olan bir bunalıma neden olmuş, ya da zaten var olan bir bunalımı açığa çıkarmıştır. İslamcılar neden Abdülhamit ile beraber hareket etmedi? Abdülhamit iktidara gelince Anayasa ve Meclisi ortadan kaldırdı. Çevresine şeyhleri ve geleneksel bazı din adamlarını alarak hilafetçi bir ideoloji izlemeye çalıştı. Ancak hastalıklı bir iktidar korkusuyla uyguladığı baskıcı politikalar nedeniyle, muhalif aydınları batıcılığa veya İslamcı bir karşıtlığa doğru zorladı. Muhafazakâr bir modernleşme politikası izlediği için, neredeyse günümüzdeki tüm modern kurumlar, onun döneminde kuruldu. Ama medreseleri ihmal etti ve Mecelle’nin geliştirilme çalışmalarını akamete uğrattı. Hilafetçi politikaları da konjonktürel ve içtenlikten uzaktı. O imparatorluğu nasıl olursa olsun ayakta tutmaya çalışıyordu; oysa İslamcılar bu yapıyı değiştirmek, İslamileştirmek istiyorlardı. Bütün bunlar İslamcıları muhalif bir pozisyona sürükledi. İttihat Terakki kadroları içerisinde yer alan İslamcıların talepleri ne idi? — İslamcılar kendilerince bir İslamileşme çabası içerisinde oldukları için, müstebit bir anlayışa sahip olan Abdülhamit’e karşı muhalif hareket olan İttihatçıları desteklediler. Amaçları meşruti ve İslami bir yönetimin sağlanmasıydı. Ancak kendileri bağımsız bir iktidar nosyonuna sahip olmadıkları ve özellikle örgütlü bir askeri güce dayanmadıkları için, kendileri doğrudan bir iktidar mücadelesine girişmediler. Daha sonraki dönemde ‘İslamcılar’ içerisinde başlayan Abdülhamit sempatisi nasıl izah edilebilir? - Osmanlının son döneminde ortaya çıkan bütün politikalar konjonktüreldi. Osmanlıcılık, İslamcılık, Hilafetçilik, Türkçülük ve hatta batıcılık gibi. İslamcılar da, süreç içerisinde İslamcılıktan Türkçülüğe evrilen İttihatçı politikalar karşısında düş kırıklığına uğradıkları gibi, özellikle bir art İttihatçı olan Mustafa Kemal ve ekibi tarafından da tamamıyla tasfiyeye uğradılar. O zaman ise tüm tepkilerini Mustafa Kemal’e yönelttiler; ona karşı ciddi bir siyasi hareket başlatamadıkları ve bir siyasi lider de çıkaramadıkları için, bir ölçüde de Kemalistler-İttihatçılar tarafından Kızıl Sultan ilan edilen Abdülhamit’i, -tamamı olmamakla birlikte- sembolik bir karşı siyasi figür –Ulu Hakan- olarak savunmaya başladılar. Cumhuriyet İslamcılıkta nasıl bir kırılmaya yol açtı; şayet hilafet kaldırılmasaydı temel anlamda ne değişirdi? — Cumhuriyetle birlikte İslamcılar, gerçekleşmesi için destek verdikleri bir politik değişim tarafından tasfiyeye uğratıldılar. İslamcılar bu anlamda iktidar ve siyaset üzerine ciddi analizlere sahip değildiler ve bu konuda klasik bir ulema pozisyonunda bulunmaktaydılar. Yani doğrudan siyasallaşmayı kendi ilmi hüviyetlerine ters bir temsil biçimi olarak görmekteydiler ve bu nosyon içerisinde yetişmemişlerdi. Bilindiği gibi Osmanlı sistemi içerisinde ulema daima ve özenle siyasetin dışında tutulmuştur. İktidar kavgası nosyonuna en uygun zemin olan askeri öğrenciler ise, verilen eğitime uygun olarak ya batıcı, ya da Türkçüydüler. Medreseler ve diğer geleneksel kurumlar ise büyük ölçüde yozlaşmış ya da yüzüstü bırakıldıklarından çökmüşlerdi. Cumhuriyet tarafından tasfiyeye uğratıldıklarında ise, iki önemli tipik davranış gösterdiler: Ya Mehmet Akif gibi negatif, ya da Said Nursi gibi pozitif bir protesto tavrı geliştirdiler. Şeyh Said’in isyanını, yani aktif biçimdeki bu tepkiyi ise, lokal bir mahiyet arzettiği için, bu genellik içerisinde mütalaa etmemekteyim. Yetiştirebildikleri en önemli liderlerin davranışları işte bunlardı. Mehmet Akif’in bu tavrı, aslında bu isimler içerisinde, köktenci bir İslamcılığı kendisi temsil ettiği için, daha sonraki İslamcılık hareketleri açısından ciddi bir kırılmaya ve geleneksizliğe yol açtı. Oysa Said Nursi, konjonktürel koşulları iyi okuyarak ve değerlendirerek, Anadolu’nun derinliklerine çekilerek oradan itibaren başlayan ve kendisinden sonraki hareketler için de bir örneklik teşkil eden, emek yoğunluklu bir “iman” mücadelesi başlattı. Elbet Kemalizm’in keskin ve katı laiklik politikası olmasaydı, bir çok sorun bu sertlikte yaşanmazdı. O zaman belki batıcılar ve İslamcılar meseleleri bu kadar derinlikli tartışmayacaklardı, ama Türkiye de, bugün olduğundan daha olumlu ve ileri bir toplumsallığı ortaya çıkarabilecekti. Hilafet ise, kaldırılmasa bile, ister istemez sembolik bir düzeyde varlığını sürdürecekti. İslam’ın siyasallaşması, İslamcılık açısından nasıl bir değişmeye yol açtı? İslamcılık aslında doğası icabı siyasal bir hareketti. Ama İslamcılar siyasallığı bir iktidar kavgası perspektifinde değerlendirmedikleri için, iktidar kavgalarının hep dışında kaldılar. Cumhuriyet sonrası yaşadıkları travmayı ise ancak 1960’lı yıllarda, o da, dünya konjonktürünün de desteklediği bir koşullar içerisinde atlatabildiler. İşte bu dönemde, artık bağımsız bir siyasi mücadele vermenin mecburiyet ve bilincine de ulaştıkları için, bir takım partileşme tecrübeleri nihayetinde, Milli Görüş çizgisinde siyasal bir geleneği başlatabildiler. Elbet bu oluşumu gereksiz gören geleneksel kesimler, daha başından itibaren siyasallaşmaya karşı mesafeli davranırken; yeterli görmeyen daha köktenci bazı akımlar, resmi siyasal zeminin dışında, sivil toplumsal alanlarda da farklı siyasal ve kültürel pratikleri ortaya koymaya çalıştılar. İttihad-ı İslamcıların biçimci birlikçi çabalarına karşı bu dönem İslamcıları, artık bilinçli cemaatsel oluşumların çoğullaştırdığı sivil bir İslami anlayışı etkinleştirmeye çalıştılar. Türkiye’de İslamcılar yerine Müslümanlar demek daha doğru değil mi? Yüzde 90’ı Müslüman olan ülkemizde ‘İslamcılar’ nasıl bir sosyopolitiğe tekabül ediyor? — İslamcılık terimi, toplumsallıktan farklılaşmaya çalışan bir İslamileşme çabasının, kendisini ifade edebilmesindeki bir mecburiyete ve zarurete mebni olan bir tanımlamaydı. Bu, toplumsallıktan kopmak istemeden farklılaşmaya çalışan bir ikircimi ifade etmekteydi. Ama tüm toplumsallık açısından artık belli bir eğilim olarak özelleştirilince, sanırım artık bu tür yapıntı bir terime sığınmanın da bir anlamı kalmamaktadır. Aslında bu terim, kendilerini Müslüman olarak tanımlamakla yükümlü olan bizler açısından oldukça sıkıntı veren, dahası İslam’ı salt siyasal bir fenomene indirgeyen bir tanımlama. O nedenle, artık Müslüman terimine geri dönmekte yarar var diye düşünmekteyim. Küreselleşen bir dünyada cemaatçi İslamcılık anlayışı da bitmekte midir? — Aslında küreselleşmenin sorununun cemaatlerden çok ulus devletlerle olduğunu düşünürsek, küresel bir dünyada cemaatlerin daha işlevselleştiğini bile söyleyebiliriz. Cemaatler belki devletler kadar donanımlı ve etkin güçlere sahip olmasalar bile, daha dirençli ve işlevsel yapılardır. Bence İslamcılık, bir süre yürüttüğü devletçi modellemelerden sonra, şimdilerde, aslında gelenekselliğe de uygun bir biçimde, cemaatçi oluşumları yenilemeye yönelmiş bulunmaktadır. Zira cemaatler iletişim açısından daha denetimli, kullanım ve hareket açısından daha işlevsel, bilinçsel ve eğitimsel oluşumlar açısından daha uygun ölçekte, daha hızlı ve akıcı, giderek karmaşıklaşan bir dünya karşısında oldukça farklı perspektifler oluşturmak için de daha uygun bir örgütlenme modelidir. Sonuçta bu yolla, bir cemaatler çoğulluğu içerisinde toplumsallık farklı perspektiflerden örgütlenmekte ve bu örgütsel çoğulculuğun harmonisi, sizi belli bir tanımlı dünyaya taşımaktadır. Bu çok cepheli aygıt, hilafetçilerin birlikçi projesi kadar devasa bir cesameti hedeflemese de, belirgin bir bilinçten yoksun bu cesametin çok da işe yaramadığı bu süreç içerisinde yaşanan deneyimlerle ortaya çıkmıştır. Bir de projektörlerimizi geleceğe çevirecek olursak, son dönemlerde devlet içindeki kimi derin yapılar deşifre ediliyor? Bu deşifre ameliyesini nasıl okumalıyız? — Aslında bunlar, kendisini idame ettirebilmek için haddinden fazla kire batmış olan bir sistemin, artık tıkanma noktasına geldikten sonra, bu çirkinliklerini artık gizleyememesi nedeniyle ortaya çıkan görüntüler. Dolayısıyla bunu bir deşifreden ziyade bir dökülme olarak görmek daha doğru olacaktır. Kuşkusuz ki hiçbir sistem salt bu tip gestapo tipi gizli cinayet örgütleriyle ayakta kalamaz. Bu tür gizli örgütlerin getirileri kadar maliyetleri de yüksektir. Oysa açık hegemonik örgütler, sözgelimi dini cemaatlerin iktidarların ayakta kalması üzerindeki destekleme maliyetleri çok daha düşüktür. Beri yandan, sözgelimi efsaneleştirilen Teşkilat-ı Mahsusa, İttihatçıların yirmi yıllık mücadelesi akabinde iktidara gelmelerinden sonra kurulmuş bir örgüttür. Oysa bu süreç içerisinde İttihatçılar, o günün imkânlarıyla, yurt içinde ve dışında, farklı dillerde yüzlerce gazete ve dergi yayınlamışlardır. Oysa biz, kendi ülkemizde ve meşru bir zeminde ve bugünün imkânlarıyla bir dergi çıkarmakta bile zorlanmaktayız. Sonuçta tüm bunlar bir davaya iman meselesidir. Sosyopolitik olaylarda birtakım gizli etkenlerin rolü olmakla birlikte, hiçbir zaman toplumsal ve tarihsel olayların izahında bunlara başvurma veya bunları etken bir güç olarak görme eğiliminde olmadım. Sonuçta bunu bilimsel bir tavır olarak da görmemekteyim. Bu, sadece bu olayları anlamakta zorluk çeken veya kimi faktörleri gereğinden fazla abartarak menfi veya müspet bir manipülasyon amacı güden kimselere özgü bir yaklaşımdır. Mesela insanlar kayıp ya da gizli bir kıymetli metaın bulunması için bir kâhine başvurur ve bunun için ona belli bir meblağ ödeyerek, aslında o kâhini zenginleştirirler. Hiç düşünmezler ki, bu şahıs gerçekten böyle bir güce sahip ise neden benim üç kuruşuma tenezzül etmekte; neden kendisi doğrudan bu gizli hazinelere ulaşmamakta. Kısacası insanlardaki akletme yetersizliği ve bir takım çevrelere ilahi güçler atfetme eğilimi, onları kendi emekleri üzerinde düşünmekten ve bunları anlamaktan uzaklaştırmaktadır. Aslında bu bir tür fetişizmdir. Devlet de böylesi mizansenlerle kendisi etrafında bir efsane yaratmaya çalışmaktadır. Sonuçta bu hikâyelerin konuşulması bile bu mizansenin bir parçasıdır. İnsanlar geçmişte nasıl kendilerine çıkar sağlıyor diye bir takım putlara tapınmaktaydılarsa, bu günde aynı olgu farklı mizansenlerle sürdürülmektedir. Olguların anlaşılmaması için olaylar gizemli mecralara çekilmekte, bir başka tabirle mistifiye edilmektedir. Zaman zaman bazı put kırıcılar ortaya çıkıp putları temizlese de, insanların zihinleri gerçekten Allah’ı birlemedikçe, yani onun yaratıcılığına ve kâinattaki egemenliğine inanmadıkça, bir süre sonra başka bazı insanlar çıkıp sahneye bu kez başka putlar yerleştirecektir. Onun için olayları izah ederken bize düşen, Allah’a iman etmek ve aklımızı kullanmaktır; yoksa bilmediğimiz hususlarda gaybı taşlayarak etrafımızda bazı metafizik imgeler ve vehimler yaratmak değil. Çünkü işte o zaman, tam da tevhidi bir bilince ters bir anlatışa sapmış oluruz. Vakti zamanında Alman imparatorundan müneccim isteyen Osmanlı padişahına imparator, gizli bir güç aramasına gerek olmadığını, en büyük yol göstericinin padişahın yanında olan Kuran olduğunu bildirmişti. Padişah buradan gereken dersi çıkarmış mıdır bilemem; ama insanlar, o Kuran’ın ayetlerinden bile bir takım esatiri anlamlar, gizemli güçler, efsunlar, müneccimlikler aramakta ve bulmaya çalışmakta. Çünkü aklımızı kullanmak ve hedeflerimize kendi emeğimizle ulaşmanın ahlaki bilincine maalesef sahip bulunmamaktayız. Bizim için en kutsal şey, kendi cehdimizle elde ettiğimiz şeylerdir; cihad da işte budur. Yoksa birilerini yerin dibine batırmak, başkalarını yüceltmek, tarihin en yalın olaylarında bile sözgelimi Yahudi parmağı aramak gibi eblehliklerle hiçbir şey izah edilemez. Toplumsal olayları izah etmedeki en kolay yol, bir takım efsaneler üretmektir; en zor şeyse cihad etmek; yanlış anlaşılmasın, savaştan söz etmiyorum, sadece inandığı hedefe ulaşmak için sabırla ve hedefinden hiç sapmaksızın mücadelesini, emeğini sürdürmektir. Yoksa bu tip efsanevi şeylerle, sadece kendi kendimizi kandırmış ve sorumluluklarımızdan kaçmış oluruz. Koskoca Arap dünyasını titreten İsrail’in, yani Yahudilerin, geçtiğimiz yıllarda Hizbullah’ın karşısında düştüğü durumu hiç kimse unutmasın ve elbet, Kuran’daki Davut (a.s.)’ın kıssasını da.

16 Nisan 2009 Perşembe

Osmanlı Devletinde Son Dönem Fikir Hareketleri Osmanlıcılık İslâmcılık Türkçülük

Osmanlı Devletinde Son Dönem Fikir Hareketleri Osmanlıcılık İslâmcılık Türkçülük Garbcılık (Batıcılık) 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nda, yaygın bir kanaata göre Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük, Meslekçilik ve Sosyalizm ana başlıkları altında toplanabilecek fikir akımları görülür. Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba sarfetmiş olmalarıdır. Aynı gaye ile hareket eden bu fikir akımları, yönetim açısından farklılaştıkça birbirlerinden uzaklaşmış ve bazen de çatışma içine girmişlerdir. Buna rağmen bu dönemdeki fikirleri kesin çizgilerle birbirlerinden ayırmak çok zordur. Ancak düşünürlerinin etrafında toplandıkları yayın organları vasıtasıyla bir ayrıma gidilebilmektedir. Osmanlıcılık Osmanlıcılık, Osmanlı İmparatorluğu içindeki tüm etnik grupların üzerinde bir "Osmanlılık" duygusunu ve bu duyguya paralel olarak bir "Osmanlı Milletini" ortaya çıkararak Osmanlı Devleti'nin menfaatleri doğrultusunda gayret sarfetmelerini sağlamaya yönelik bir düşünce akımıdır. Bu düşüncenin savunulmaya başlandığı Tanzimat döneminde, İmparatorluk içindeki değişik etnik grupların Batı devletlerinin desteğini alarak bağımsızlığa yöneldikleri göz önüne alınırsa; Osmanlıcılık fikrini ileri süren devlet adamlarının bu yolla iç çekişmeleri yavaşlatmak ve dış baskıları da hafifletmeye çalıştıkları görülecektir. Bir Osmanlı milleti oluşturma politikası Sultan II. Mahmut'un "Ben tebaamın Müslüman olanını camide, Hristiyan olanını kilisede, Yahudi olanını havrada farkederim. Aralarında başka bir güna fark yoktur. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim kavidir ve hepsi gerçek evladımdır." diyordu. 1839'da ilan edilen "Gülhane Hattı Hümayunu"nda bu fikir prensip olarak da tespit edilmiş oldu. Dolayısıyla Osmanlıcılık fikrinin esas gelişimi dönemi de Tanzimat'tan sonradır. Ancak, Osmanlı devlet adamlarının bu tezlerini sistematik olarak savundukları söylenemez. Bununla birlikte; Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler, pek çok konuda birbirlerinden farklı düşünmelerine karşın; "Osmanlıcılık" fikrinin ana programı şu şekilde özetlenebilir: Bütün Osmanlılar hukuken eşittir. Hukuk ve hürriyetleri teminat altına alınır. Toplum zulümden kurtulup, ezel" ve beşer" olan adalete mazhar edilir. Bütün Osmanlı vatandaşları vatan sevgisi ile birleştirilir. Bu maksadın sağlanması için meşruti idareye getirilecektir. Bu maksatların elde edilmesi için şiddet yoluna baş vurulmaz, fitne çıkarılmaz ve ikna yoluyla çalışılır. Dikkat çekici olan, İslamcıların ve Batıcılar'ın da Osmanlıcılığı savunuyor olmasıdır. Örneğin; Osmanlıcılığın gerekli bir politika olduğunu savunan İslamcı Süleyman Nazif "Cengiz Hastalığı" adlı makalesinde "Bizim damarlarımızda bugün hususi bir kan vardır ki o da Osmanlı kanıdır" derken; Batıcı Celal Nuri, Osmanlıcılığı eleştirenleri kınarken "...Bunun gibi Osmanlıcılık, yani anasırın müsavatı siyaseti de bırakılamaz. Böyle bir sakim (yanlış) politika milletleri herc-ü merc (altüst) edeceği gibi Avrupa'yı hususuyla bazı akvam-ı Osmaniye'ye hamilik eden düvel-i muazzamayı aleyhimize sevk eder..."der. Yusuf Akçuraoğlu ise; Üç Tarz-ı Siyaset adındaki eserinde Osmanlıcılık fikrini gerçekçi bulmadığını "...muhtelif cins ve dine mensup olup şimdiye kadar birbirleriyle kavga ve savaştan hali kalmayan unsurların şimdiden sonra kaynaşmalarının mümkün olmadığı..." yolundaki sözleri ile ifade etti. Atatürk de Osmanlıcılık fikrinin uygulanamayacağını şu sözleri ile ortaya koymuştur: "...Osmanlı İmparatorluğu içindeki muhtelif kavimler hep milli akidelere sarılarak, milliyet mefküresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlardan yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık... Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak kendi benliğimize ve milletimize bu hürmeti gösterelim. Bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin şikarıdır. (ganimetidir)". Osmanlıcılık fikrinin en önemli hedefleri Mithat Paşa ve arkadaşlarının da gayretleriyle 1876'da Kanun-ı Esasî'nin ilanıyla gerçekleşti. Fakat Osmanlıcılığın zaferi olarak görülen bu hareket uzun sürmedi. II. Abdülhamid'in, Osmanlıcılık fikrinin zararlı olduğu kanaatına varması; Meşrutiyet idaresine ara vermesi ve yeniden bütün yetkileri kendisinde toplayarak İslamcılık fikrini ön plana çıkarması ve özellikle toplumun temel nüvesini oluşturan Türklerin Osmanlıcılık fikrine sıcak bakmaması bu fikrin öneminin kaybolmasına sebep olmuştur. İslâmcılık İslamiyet, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan başlamak üzere belirleyici bir etkiye sahip olmuştur. Fakat "İslamcılık" adıyla ortaya çıkan düşünce akımının amacı ve işlevi çok farklıdır. Bir düşünce akımı kimliğiyle İslamcılığın tam olarak ne zaman başladığını söylemek mümkün değildir. İslamcılık, yoğun olarak II. Abdülhamid döneminde kendisi ve rakipleri tarafından tartışılmaya başlandı. II. Abdülhamid, İslamcılık politikasıyla hem Balkanlardaki "Panislavizm"i etkisiz duruma sokmak, hem de içeride siyasal rakiplerinin halk içindeki gücünü kırmak istiyordu. Fakat, zaman zaman aynı silah kendisine karşı da kullanıldı. İslamcılara göre, Osmanlı İmparatorluğu'nda bir çöküş durumu vardı. Bunun sebebi, Batıcıların ileri sürdüğü gibi İslamiyet'ten kaynaklanmıyordu. Çünkü aslında İslamiyet bilime ve yeniliklere açık bir dindir. Demokrasi, meşruti rejim ve en geniş özgürlükler İslamiyet'in özünde vardır. Bu yüzden İslamcılar meşrutiyete karşı değillerdir. Ancak, rejimin memleket şartlarına uydurulması taraftarıdırlar. Said Halim Paşa'ya göre İslamlaşmak demek; İslam'ın, itikad, ahlak, içtimaiyat ve siyaset sistemini daima zaman ve muhitin ihtiyacına en muvafık bir surette tefsir ve bunlara uymaktır. İslamcılar çoğunlukla "Sırat-el-mustakim", "Sebilürreşat" ve "Beyan-ul hakim" gibi dergilerin etrafında toplandılar ve yazıları ile devletin çöküş sebebini arayıp kurtuluş yollarını önerdiler. Akımın önemli temsilcilerinden M. Şemsettin Günaltay'a göre, çöküşün sebebi Cinci Hoca, Seyyit Mustafa gibi dar görüşlü kafalardaki adamlardır. Bunların yerine ilimli, çağdaş düşünce ile silahlanmış bir İslamcılığın kurtarıcı olabileceğini savunur. Kalkınmanın metot ve bilgi işi de olduğunu belirten Günaltay, "cahil gericilikle cahil ilericilik" arasında zarar bakımından hiçbir fark görmez. Bu nedenle "her şeyden önce küflü kafalar yıkanmalıdır" der. İslamcılar, Batı'nın Osmanlı Devleti'nden ileride olduğunu kabul etmişlerdi. Bu yüzden Batı'nın teknik ilericiliğinin alınmasının şart olduğunu savundular. Buna karşılık ahlak ve maneviyat bakımından zayıf olduğunu ileri sürüp Batı taklitçiliğine karşı çıktılar. Şemsettin Günaltay, "Avrupa yalnız kendisini düşünür. Amacı başka ülkeleri sömürmektir. Avrupa'dan merhamet beklemek boşunadır. Kendimiz uyanalım" der. Çareyi millette bulan İslamcılardan biri de Mehmet Akif'tir. O da Batı'nın teknolojik üstünlüğünü kabul eder. Batı tekniğinin alınmasını isterken taklitçiliği reddeder; "...Dini taklit, adetleri taklit, kıyafeti taklit, selamı taklit, kelamı taklit hülasa her şeyi taklit bir milletin fertleri de insan taklidi demektir ki, kabil değil gerçek bir sosyal topluluk vücuda getiremez, binaenaleyh yaşayamaz..."der. Milletlerarası politika alanında Batı'nın Osmanlı İmparatorluğu ve diğer Müslüman ülkelere uyguladığı zorba politikaları engellemenin tek yolu olarak "İttihad-ı İslam"ı görürler. Ancak böyle bir birleşmenin kısa sürede başarılmasının mümkün olmadığını da bilirler. Diğer düşünce akımlarından Batıcıları, körü körüne bir taklitçilik peşinde olduğu için tenkid ederler. Başlangıçta Osmanlıcılığa olumlu bakmalarına karşın Balkan Savaşı'ndan sonra bu konudaki düşüncelerini değiştirirler Sonuç olarak, İslamcılık akımı Osmanlı İmparatorluğu'nun, bu metotla önce kendi birliğini ardından bütün İslam dünyasının kurtuluşunu İslamcı rönesans formülüne bağlamıştı. Bu memleketlerin yeniden kalkınmaları ve yükselmeleri ancak ve ancak İslamlaşmakla mümkündü. Türkçülük Türkçülük diğer akımlara oranla daha geç ortaya çıkmasına karşılık Milli Mücadele'nin başarıya ulaştırılması ve Cumhuriyetin örgütlenmesinde rol oynayan en önemli akımdır. Yusuf Akçura, Türkçülük akımının başlangıcını, Mustafa Celaleddin Paşa'nın 1869'da Sultan Abdülaziz'e sunduğu bir kitaba kadar geri götürmektedir. Fakat, ilk defa sosyolojik bir metotla, eksik, çekingen ve dağınık fikirlerin toplanması ve bir sistem haline getirilmesi II. Meşrutiyet döneminde sağlanmıştır. Kasım 1908'de Rusya'dan kaçarak İstanbul'a gelen bazı Türkçülerin kurdukları "Türk Derneği" bu akımın beşiği olmuştur. Türk Derneği'nin kendi kendisini kapatmasından sonra Türkçüler bu kez Ağustos 1911'de kurulan "Türk Yurdu Cemiyet"inde toplanmaya başladılar. Fakat Türkçülüğün asıl örgütlenmesi bu derneğin de kendisini feshederek Asker" Tıbbiyelerin öncülüğünde 3 Temmuz 1911'de kurulan "Türk Ocağı" derneğinde gerçekleşti. Derneğin resmi kurucuları şair Mehmet Emin (Yurdakul), Ağaoğlu Ahmet ve Dr. Fuat Sabit (veznedar) Beylerdir. Balkan Harbi'nden sonra seçilen yönetim kurulunda Hamdullah Suphi Tanrıöver (Reis), Akçuraoğlu Yusuf (İkinci Reis), Halis Turgut, Hüseyin Ragıp, Dr. Akil Muhtar (Özden) ve Dr. Hüseyin Ertuğrul Beylerden oluşmaktadır. Özellikle Balkan Savaşı'ndan sonra Osmanlıcılık akımının başarısız olmasıyla ortaya çıkan ideal boşluğunu dolduran Türkçülük akımının amacını genel hatları ile şu şekilde özetlemek mümkündür: Osmanlı bayrağı altında bilinçsiz bir şekilde yaşayan Türkleri milli bir duygu ile bilinçlendirmek, milliyetini idrak ettirmek. Türk milletini İslam beynelmilliyetine kuvvetli bir unsur olarak yeniden sokmak. Aynı zamanda sarsılmış olan Osmanlı Saltanatı'nın dayanaklarını yeniden kuvvetlendirmek. Modernleşmek. Ancak körü körüne bir Batı taklitçiliği içine girmemek, özellikle Tanzimat kafasının Türk toplumunu özünden uzaklaştırma hususunda büyük zararları olmuştur. Bu yüzden, Batılılaşmanın ilk şartı olarak millet haline gelmek ilkesi görülmüştür. Bu aşamadan sonra, Türk milletini Batı medeniyeti camiası içinde durmadan ilerleyen, hiçbir milletten geri kalmayan bir seviyeye yükseltmektir. Bu noktada Batı medeniyetine dahil olmak, milletlerarası hayat içinde yaşamaktır. Milli hüviyetinden ve şahsiye-tinden taviz vermek değildir. Siyasal amaçlara ulaşabilmek için, millî bir iktisadi politikanın izlenmesi ve özellikle kapitülasyonlardan kurtulmak gerekmektedir. Bu yüzden Ziya Gökalp, Tekin Alp gibi yazarlar "Türk Yurdu", "İktisadiyat Mecmuası" gibi dergilerde "Millet Nedir? Millî İktisat Neden İbarettir"; "İktisad-ı Millî; "Milli İktisada Doğru" vb. yazılar yazarak kamuoyunu aydınlatmaya çalıştılar. Siyasal bağımsızlığın sağlanması için, önce kültürel bağımsızlığın sağlanması gerektiğini ifade ettiler. Dilde sadeleşmeye, tarih bilincini aşılamaya çalıştılar. Bu hususta Mehmet Emin Bey'in "Cenge Giderken" adındaki şiiri; "Ne mutlu bana ki Türk yaratıldım Gönlümün en yüksek gururudur bu Ne esir edildim, ne de satıldım Türk benliği, Türk şuurudur bu" Hem kolay anlaşılır bir dilde oluşu, hem de Türklüğü övüşü itibarı ile dikkat çekicidir. Bütün bunların gerçekleştirilmesinden sonra Türkçülük akımının son amacı; "Asya'da birbirine bitişik olarak yayılmış olan Türk illerini Osmanlı bayrağının gölgesinde toplayarak büyük ve kuvvetli bir "İLHANLIK" teşkil etmektir. Ziya Gökalp "Turan" adındaki şiirinde Türkçülük akımının bu amacını şöyle açıklar. Vatan ne Türkiye'dir. Türklere, ne Türkistan Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; TURAN. Sonuç olarak Türkçüler için Osmanlı ancak siyasî bir organizasyondur. Sosyal bir gerçeğin adı değildir. Öyleyse bu organizasyonu sağlam bir sisteme oturtmak gerekmektedir. Balkan Savaşları, gayrimüslimlerin ayrılmasını sağlamıştır. Ortadoğu'da Araplar kendi organizasyonları ile meşguldür. O halde devlet ancak Türk milletini bilinçlendirip güçlendirmekle kurtarılabilir. Bu ideal Millî Mücadele ile gerçekleşecektir. Garbcılık (Batıcılık) Tanzimat'tan sonra devleti kurtarmak ve modernleştirmek yolunda ortaya çıkan fikir akımlarından biri de Garpçılıktır. Fikrin kökenini ıslahat faaliyetlerinin başlangıcı ile bütünleştirmek mümkündür. Bu yüzden, I. Meşrutiyet'e gelinceye kadar Batılaşma hareketinin önderleri, ya padişahların bizzat kendileri ya da onların desteklediği devlet adamlarıdır. Durum böyle olunca, hareketin kapsamı Gülhane Hatt-ı Hümayunu gibi hükümdarla tebaa arasındaki münasebetlerin yeni hukuk esaslarına göre ayarlanmasından ibaret kaldı. Bunun en önemli sebebi de Osmanlılar ve Avrupalıların karşılıklı siyasî ve sosyal münasebetlerinde, inanç ve kültür farklılığının mevcudiyeti ve Osmanlı Müslüman toplumunun kendisini kültürel bakımdan Avrupalılardan üstün saymasıydı. I. Meşrutiyet, Batılılaşma hareketlerinde bir dönüm noktasını teşkil eder. Bu akımın etrafında toplananlar, fikirlerini çoğunlukla "İçtihad" dergisinde ortaya atarlar. Ancak, Garpçıların da kendi aralarında tam bir fikir birliği içinde oldukları söylenemez. Gerilemenin bir dizi gerekçeleri arasında "aydınları" baş sorumlu tutmaları ve "kendisine nur verilmeyenden nur istemeye hakkımız yoktur" ifadeleri dikkat çekicidir. Bununla birlikte iyimserdirler. Uçurumun kenarına gelmiş tek İslam Devleti'nin her şeye rağmen kalkınabileceğine inanmışlardır. Bir şartla ki, sosyal inkılap yapılsın. Bu ilmî bir metotla olabilir. Batıcılara göre Osmanlı Devleti'nin en büyük problemi Batılı olmamaktan kaynaklanmaktadır. Dolayısı ile tek kuruluş yolu vardır o da bu yüzyılın fikir ve ihtiyaçlarına uygun medenî bir devlet ve millet halini almaktır. Yani ilmî manasıyla "Garplılaşmaktır" "Nur ondadır." Ona gitmek mecburidir. "Çünkü ikinci bir medeniyet yoktur." Batıcılar bu noktada ikiye ayrıldılar. Batı'nın bir bütün olduğunu gülü ve dikeni ile benimsenmesini savunan Abdullah Cevdet ve arkadaşları birinci grubu oluşturur. Bu noktada Abdullah Cevdet Batıyla çatışmayı "Bal kabağının Krupp güllesiyle çarpışması" olarak değerlendirir ve tatlı fakat boş bir hayal olduğunu ifade eder. İkinci grubu oluşturan Celal Nuri ve arkadaşları ise Batının yalnız teknolojisinin alınması gerektiğini, Osmanlı Devleti hakkında düşmanca duygular besleyen Batıya kültürel açıdan karşı çıkılmasının kaçınılmaz olduğunu savunur. Batıcıların belli başlı tezlerini şu şekilde özetlemek mümkündür. Batılaşmak, yani Batı devletlerine benzer bir hale gelmek kaçınılmazdır. İmparatorluğun gelişmesine ve ilerlemesine din, tek başına bir engel değildir. Fakat İslamiyet'in yanlış yorumlanması ve bir dizi batıl itikatların gelişmesi kalkınmaya engel olmaktadır. Özel teşebbüsün desteklenmesi gerekmektedir. Batıcılar "İttihad-ı Anasır" yani Osmanlı birliğine taraftardırlar. Bu anlamda Tanzimat ve Tanzimatçılığı savunmaktadırlar. Bu görüşlerin yanı sıra Batıcılar o dönem için radikal diyebileceğimiz fikirleri de savunmaktadırlar. Bunların arasında padişahın tek eşli olması, fes'in atılarak şapkanın benimsenmesi, kadınların diledikleri tarzda giyinmelerine ve dolaşmalarına izin verilmesi, mevcut alfabenin atılarak Latin harflerinin kabul edilmesi, okuyuculuk, üfürücülük, falcılık vb. davranışların yasaklanması, medreselerin kapatılarak batı kolejleri tipinde okulların açılması, birer tembellik yuvası olan tekke ve zaviyelerin kapatılması. Batıcılık düşüncesini savunanlar siyasî partilerden doğrudan destek görmediler. Ancak, fikirlerinin önemli bir kısmı Cumhuriyet'in ilanından sonra uygulama alanı buldu. Osmanlı İmparatorluğu'nda II. Meşrutiyetin ilanından itibaren başlayan özgürlükçü hava içinde çeşitli siyasal düşünce ve eylemlerin yanında "Sosyalizm"düşüncesi de gündeme geldi. Ancak son derece zayıf bir akım olarak kaldı. Parti, 1908 yılı sonundaki grev hareketleri ve 1909 yılında parlamento da uzun tartışmalara sebep olan "işçi sendikaları" tartışmalarından sonra Eylül 1910'da "Osmanlı Sosyalist Fır-kası" adı ile kuruldu. Parti, beyannamesinde "Sosyalizm"in Osmanlı İmparatorluğu'nda uygulamasını istemiştir. Gerek beyanname ve gerekse parti programındaki fikirler sosyalizmin klasik açıklamalarından öteye gitmemiştir. Osmanlı Sosyalistleri fikirlerini partinin kuruluşundan önce şubat 1910'da Hüseyin Hilmi (Sosyalist Hilmi) tarafından çıkarılmaya başlanan "İştirak" dergisinde açıklamışlardır. Ayrıca çok şikayetçi oldukları "basın hürriyetinin" fena uygulanması yüzünden kısa ömürlü olan günlük gazeteleri de vardı. Parti, işçi meselelerinin tartışılması üzerinde kurulmasına rağmen; partinin parlamento içinde işçi sorunları, ya da sosyalist düşüncelerin tartışılması gibi konularda hiçbir katkısı olmadı. Bunun belki de en önemli sebebi, partinin milletvekilinin bulunmaması ve parlamentodan da partiye hiçbir katılımın olmamasıdır. Osmanlı sosyalistleri insicamlı ve devamlı olmayan fikirleri içinde Batılaşma meselesini sosyalizmin gerçekleşmesine bağlamıştır. Bu bakımdan, iki devrelik bir program teklif ettikleri görülmektedir. Birinci devre siyasidir. Diğer devrenin ise sosyalist olması gerekir. Siyasi devre 10 Temmuz 1908'de meşrutiyetle gerçekleşmiştir. Bu devrede kısa açıklamalar yapan sosyalistler ihtilâlci ve savaşçı düşüncelerini ortaya koymaktan çekinmediler. "10 Temmuz hürriyeti gerçi harben...feth olunmadı, alındı." Osmanlı sosyalistlerine göre "Hürriyet ancak harp ve darp ile" büyük fedakarlıklarla, "parça parça feth olunur". Bu bakımdan 10 Temmuz sosyalist bir hareket değildir. O halde yeni bir devrime gerek vardır. Ancak, devrimden sonra nasıl bir uygulamaya geçileceği ya da toplum refahının arttırılacağı konusunda her hangi bir çözüm yolu önermemiştir. çünkü, yeterli bilgi birikimi, kadrosu ve alt yapısı yoktur. İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Yönetimi Osmanlı Devleti’nin son dönemi olarak nitelendirdiğimiz “1908-1918 Döneminde” üzerinde durulması gereken siyasal kuruluşlardan en önemlisi, daha sonra bir siyasî parti niteliği kazanacak olan “İttihat ve Terakki Cemiyeti”dir. Bu cemiyet, l908-1918 yılları arasında on yıla yakın bir süre Türk siyasi hayatını yönlendirmiş ve damgasını vurmuştur. Sonradan “İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını alacak olan bu cemiyet, 1889 yılının Mayıs ayında “İttihad-ı Osmanî” adıyla İstanbul’da kurulmuştur. Bu gizli cemiyetin ilk kurucuları, Askeri Tıp Okulu öğrencilerinden İbrahim Ethem (Temo), İshak Sukuti, Mehmet Reşit ve Abdullah Cevdet, ve Hüseyin Zade Ali Bey’dir. İttihatçılar ülkede yeniden “Meşrutiyet Yönetimi” kurmak, Kanun-i Esasî’yi yürürlüğe koydurarak devleti anayasal yapıya kavuşturmak, kapatılmış olan Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı açtırmak ve anayasa ile Osmanlı vatandaşlarına verilmiş olan hak ve hürriyetlere yeniden sahip olmak için, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit’e ve yönetimine karşı mücadeleyi temel amaç olarak belirlemişlerdi. Cemiyet, ilk kuruluşunda örgütlenme modeli olarak İtalyan “Carbonari Cemiyetini” örnek almıştır. Kuruluşundan sonra bir süre sessiz kalan cemiyet, daha sonra Askeri Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye ve Bahriye gibi okullarda hızla örgütlenmiştir. Subaylar arasında, askerî ve sivil yüksekokullarda, medreseler ve hatta tekkelerde taraftarlarını artıran cemiyet, üyeleri kanalıyla da çeşitli illerde örgütlenmiştir. Cemiyetin böyle hızla yayıldığı, taraftarlarını çoğalttığı günlerde II. Abdülhamit yönetimi, cemiyetin varlığından haberdar olarak, üyelerini takip ettirmiş ve tutuklatmıştır. Takip ve yakalanmaktan kurtulan bir çok cemiyet mensubu yurt dışına kaçmıştır. Yurt dışına kaçan cemiyet üyeleri burada da kendilerinden önce Avrupa’ya gelmiş olan “Genç Türk (Jön Türk)”lerle ilişkiye girmişler ve bulundukları yerlerde örgütlenmeye çalışmışlardır. Burada ismini de “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” olarak değiştiren cemiyetin Ülke dışındaki örgütlenmesi başlıca Üç merkezde yoğunlaşmıştır. Bunlar; a) Paris Şubesi b) Cenevre şubesi c) Kahire şubesi. 4-9 şubat l902’de yapılan büyük “Jön Türk Kongresi’nde”, ülkeye yeniden kazandırılacak olan Meşrutiyet yönetiminin uygulanması konusunda beliren görüş ayrılıkları cemiyeti ikiye bölmüştür. Prens Sebahattin Bey’in öncülüğünde bir grup üye cemiyetten ayrılarak “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti”ni kurmuşlar ve Terakki Gazetesi’ni çıkarmaya başlamışlardır. Ahmet Rıza Bey başkanlığında temsil edilen diğer grup ise, kongre sonrası ilk icraat olarak “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti”nin ismini “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti”ne dönüştürmüştür. Diğer taraftan, Selanik’te de l906 Eylül’ünde içlerinde Bursalı Mehmet Tahir Bey, Kazım Nami Bey (Duru), Ömer Naci Bey, Talat (Paşa) gibi bilahare İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (Partisi) önde gelen isimlerinin yer aldığı “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti” adıyla yeni bir cemiyet kurulmuştur. Bu cemiyet, yurt içinde ve yurt dışında kurulmuş olan Jön Türk cemiyetlerinin bir devamı değildir. Aynı günlerde, 1906 Ekim’inde Şam’da “Vatan ve Hürriyet” adlı gizli bir cemiyet kurmuş olan Mustafa Kemal Selanik’e gelmiştir. Burada, kurduğu cemiyetin Selanik Şubesi’ni oluşturan Mustafa Kemal daha sonra Suriye’ye geri dönmüştür. Ancak, bir süre sonra Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’yle birleşmiştir. Böylece Vatan ve Hürriyet Cemiyeti ortadan kalkmıştır. Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kısa zamanda Rumeli’nin her tarafına yayılmıştır. Makedonya’nın bütün şehir ve kasabalarında ve özellikle Türk Alayları’nın bulunduğu yerlerde genç subaylar arasında taraftar bulmuştur. Böylece, Makedonya’da bulunan Osmanlı III. Ordusu’nun teğmen, yüzbaşı, binbaşı rütbesindeki subayları bu cemiyete katılmışlardır. Osmanlı Hürriyet Cemiyeti 27 Eylül l907’de merkezi Paris’te bulunan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti ile resmen birleşmiştir. Bu birleşmeden güçlenerek çıkan cemiyet, artık Sultan II. Abdülhamit yönetimine karşı yaptığı mücadeleyi siyasî olmaktan çıkararak askerî bir temele de dayandırmıştır. Abdülhamit’in baskıcı yönetimini sona erdirmek amacıyla bazı genç subaylar genel bir ayaklanma çıkarılmasını istemekteydiler. Bu amaçla Kolağası Niyazi Bey Resne’de emrindeki kuvvetlerle dağa çıkmış, daha sonra da Enver Bey Tikveş’te, Eyüb Sabri Bey Ohri’de, Selahattin ve Hasan Tosun Bey’ler Arnavutluk’ta aynı şekilde “Hürriyet Taburları” kurarak dağa çıkmışlardır. Cemiyet, saraya telgraflar çekerek Anayasa’nın hemen yürürlüğe konulması ve Meclis-i Mebusan’ın toplantıya çağırılmasını istemiştir. Ayrıca şayet milletin bu isteklerini kabul etmeyecek olursa, tahtından indirileceği Sultan II. Abdülhamit’e bildirilmiştir. Nitekim 23 Temmuz l908’de Manastır’da ve Selanik’te Meşrutiyet resmen ilân edilmiştir. Bütün bu gelişmeler üzerine Sultan II. Abdülhamit, yayınladığı bir bildiriyle Osmanlı Devleti’nde anayasayı yeniden yürürlüğe koyduğunu ve meşrutiyeti ilân ettiğini açıklamıştır. Artık İttihat ve Terakki ismini kullanmakta olan cemiyet için, Meşrutiyetin ilânından sonra yeni bir dönem başlamıştır. Cemiyetin, 1911 Kongresi’nde tüzüğünde yapılan bir değişikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi İstanbul olan bir siyasal parti olduğu belirtilmiştir. Böylece, Türk demokrasisinde ilk siyasî parti olma özelliği İttihat ve Terakki Partisi’nin olmuştur. Bu parti, 5 Kasım 1918’deki son kongresinde kendisini feshetmiş ve Teceddüt Fırkası adıyla yeni bir kimlik kazanmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti (Partisi) bünyesinde, çok sayıda asker, sivil, fikir adamı, gazeteci, yazar ve şair isimleri barındırmıştır. Ancak, İttihat ve Terakki deyince ilk akla gelen isimler “Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa”lardır. Aynı zamanda bunlar lider olarak da ön plâna çıkmışlardır. Ancak şunu hemen belirtmeliyiz ki; Milli Mücadele’mizin büyük önderi Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki bir çok önemli isim bu cemiyetin bünyesinden çıkmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı Devleti’nin dağılmasını önlemek için “Osmanlıcılık veya Pan-Osmanizm” düşüncesini “İttihad-ı Anasır” (Unsurların Birliği) şekliyle benimsemiş ve cemiyet-parti içinde ve devlet yönetimindeki uygulamalarında bunu gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu nedenle; cemiyet-parti bünyesine Türklerin yanında Araplar, Arnavutlar gibi Türk olmayan Müslümanları ve Ermeniler, Rumlar, Yahudiler gibi gayri müslimleri almışlardır. Ancak gayri müslimler ile Arnavutlar ve bilahare Araplar gibi Türk olmayan Müslümanların her yönden Türk milletine ve Osmanlı Devleti’ne karşı ihanet, isyan ve ayaklanmaları üzerine bu düşüncelerini terketmişlerdir. Özellikle, Balkan Savaşları esnasında uğradığımız yenilgi ve Türk insanının uğradığı haksızlık ve zulüm devlet adamlarımızın ve aydınlarımızın savundukları “Osmanlılık” ve “İslâmcılık” fikirlerinden uzaklaşarak “Türkçülüğü” ön plana çıkarmalarına yol açmıştır. Bu nedenle İttihatçılar, Türkçülük fikrini parti programlarına almışlar ve 1913-1918 yılları arasında iç ve dış politikalarında adeta bir devlet politikası olarak uygulamışlardır. Birinci Dünya Savaşı sonrası Türk milletinin anavatanının, yani Anadolu’nun işgal edilerek milletimizin esaret altına alınmak istenmesi karşısında, İttihat ve Terakki Cemiyeti-Partisine mensup bir çok vatansever Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlamış olan Milli Mücadele’ye katılmışlardır. Genç ve idealist bir kadroya dayanan İttihat ve Terakki Cemiyeti-Partisi, Osmanlı Devleti’ni parçalanmaktan kurtarmak amacıyla yola çıkmalarına ve iktidara hiç düşünmedikleri kadar kolay ulaşmalarına rağmen, devlet yönetimindeki tecrübesizlikleri ve dönemlerindeki iç ve dış gaileler sebebiyle bu amaçlarını gerçekleştirememişlerdir. Üstelik Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ve nihayet I. Dünya Savaşı’yla ülkeyi parçalanmanın ve yıkılmanın eşiğine getirmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde ikinci defa Meşrutiyeti kazandırmakla ve Türk siyasî hayatına çok partili hayatı getirmekle övünmüş olan İttihatçılar, kendi elleriyle kurdukları çok partili hayatı yine kendi elleriyle katletmişlerdir. Mutlak iktidarları döneminde siyasî rakiplerine ve diğer siyasal partilere hayat hakkı vermemişlerdir. Bu dönemde bazı siyasî partiler kapatılmış veya faaliyetleri yasaklanmış, birçok siyasî muhalifleri tutuklanmış ve sürgünlere yollanmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, I. Dünya Savaşı’ndan Osmanlı Devleti’nin mağlup olarak çıkması ve Mondros Mütarekesi’nin imzalanması üzerine İttihat ve Terakki Partisi; 5 Kasım 1918’de yaptığı son kongresinde partiyi kapatarak “Teceddüt Fırkası” adıyla kuracakları yeni parti bünyesinde siyasî faaliyetlerine devam etmelerini kararlaştırmıştı. II. Meşrutiyet II. Meşrutiyet 23 Temmuz 1908 (Rumi 10 Temmuz 1908)de top atışları ve büyük şenliklerle ilan edildi. Hürriyet'in ilanı bütün Rumeli'de ve İstanbul'da görülmemiş bir coşkuyla karşılandı. Böylece Osmanlı tarihinde ilk kez bir ölçüde tabandan gelen anayasacılık hareketi oluşmuştur. Onun içindir ki, I. Meşrutiyet'in aksine, tehlike ile karşılaşınca kendisini koruyabilmiştir. Gerçekten de 31 Mart (bugünkü takvimle 13 Nisan) 1909'da Derviş Vahdet" ve yandaşları, sistemi yeniden Meşrutiyet öncesine döndürmek isteyince derhal Rumeli'den yürüyen Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu, ayaklanmayı bastırmaya muvaffak oldu. Derviş Vahdet" hareketine II. Abdülhamid'in katkısının olup olmadığı tam olarak tespit edilememesine karşın; hareket II. Abdülhamid'in tahtına ve hürriyetine mal oldu. II. Abdülhamid'in yerine tahta V. Mehmet Reşad getirildi. 1908 yılında seçilmiş olan Meclis-i Mebusan, Meclis-i Ayan ile el ele vererek, 21 Ağustos 1909'da anayasada değişikliğe gitti. Bu değişiklikten sonra Kanun-ı Esasî'nin en önemli kurumu, artık padişah değil Meclis-i Mebusan'dır. Sultan'ın Meclis-i Mebusan'ı dağıtma yetkisi kısıtlanmış, dağıtma halinde yeni toplantının en geç üç ay içinde yapılması hükme bağlanmıştır. Padişah'ın kesin veto yetkisi alınmış; meclislerin üçte iki çoğunlukla ısrarı karşısında, padişahın yasayı ister istemez yürürlüğe koyacağı kabul edilmiştir. Kanun-ı Esasî'nin 113. Maddesinin sürgün hükmü yürürlükten kaldırılmış, Padişahın harcamalarının parlamento tarafından denetlenmesi karara bağlanmıştır. II. Meşrutiyet'le ülke parlamenter yapıya kavuşmuştur. Devletin yapısında parlamentonun ağırlık kazanmasına paralel olarak, 1909'da, temel hak ve özgürlüklerde de genişleme oluşmuştur. Osmanlı Devleti'nde ilk kez, toplantı ve dernek hakları tanınmış, sansür kaldırılmış, postadaki evrakın yargıç kararı olmadan açılamayacağı kabul edilmiştir. Yasalarda yapılan düzenlemeler ve başlangıçta kamuoyunda oluşan iyimser havaya rağmen, II. Meşrutiyet ülkenin dağılmasını önleyemediği gibi vatandaşın beklentilerine de tam olarak cevap veremedi. Meşrutiyetin ilanından kısa bir süre sonra, 3 Ekim 1908'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna-Hersek'i ilhak etti. Aynı gün Bulgaristan bağımsızlığını ilan ederken, 6 Ekim'de Giritliler Yunanistan'a bağlandıklarını ilan ettiler. Osmanlı Devleti'nin bu gelişmeler karşısındaki protestoları ise sonuçsuz kaldı. 1882'den 1908'e kadar kaybedilen topraklardan daha fazlası 1 yıl içinde elden çıktı. Gelişmelerden Batılıların sorumlu olduğuna inanan halk II. Abdülhamid'in mutlak hakimiyet dönemini arar duruma geldi. Bu arada Kasım-Aralık 1908'de yapılan seçimlerde İttihat ve Terakki 288 milletvekili çıkardı. Bunlardan 147'si Türk, 60'ı Arap, 27'si Arnavut, 26'sı Rum, 14'ü Ermeni, 10'u İslav ve 4'ü Yunanlı idi. Bu tabloya rağmen, Meclisin Osmanlı birliğini sağlama şansı azdı. Kaybedilen topraklar geri alınamadığı gibi iç istikrar da sağlanamadı. Bu yetmiyormuş gibi, Rum ve Ermeni temsilciler Makedonya ve Doğu Anadolu'da özerklik yada bağımsızlık için kendi partilerini kurdular. Meclis çalışmalarını sırf terör çıksın diye aksatmaya başladılar. Böyle bir ortamda II. Abdülhamid'in yerine tahta geçmiş olan V. Mehmed duruma hakim olamadı. İttihat ve Terakki Cemiyeti ise henüz iktidara hazır olmadığından, üzerinde durdukları Osmanlı birliği fikrini uygulayamadı. Nihayet, ard arda gelen savaşlar ve içerideki iktidar çekişmeleri Meşrutiyet'in de İmparatorluğun da sonu oldu. İslamcılık, muhafazakarlık ve Türk Müslümanlığı Aydın Aktay İslamcılık ve muhafazakarlık ilişkisi, düşünce dünyasını en çok meşgul eden konulardandır. Bu meşguliyetin bir vechesi, sağcılık ve müslümanlık arasında bir örtüşmenin olduğuna dair derin yanılgılara sahip yorumlar, diğeri ise İslamcılığın, İslamın müdafaasını; oryantalist argümanlara karşı olsun; dini, siyasi ve ekonomik pek çok açıdan her türlü İslama yönelik indirgemeci, müstemleke zihniyetlere karşı yaparken; muhafazakar anlayışla karıştırılmasını beraberinde getiren yanlış bir çıkarımın da doğması ile ilgilidir. Amaç yönüyle aralarında bir birlikteliğin ya da akrabalık ilişkisinin var olduğu düşünülen İslamcılık ile muhafazakarlığın bu yönlerinin sorgulamasını bu yazıda yapmaya çalışırken, bunu sürekli yapanlara da ilham kaynağı olacak, elimizde kullanılmak üzere çok işlevsel öneme sahip tarihi bir olayın tanıklığında hareket edeceğimiz için bu yazıda gerçekten söz konusu iddiaların geçerliliği hakkında çok önemli argümanları elde edeceğimizi düşünüyorum. BABANZADE AHMET NAİM EFENDİ İLE NAMIK KEMAL’İN TARTIŞMASI IŞIĞINDA TÜRK MÜSLÜMANLIĞI: Türk milletine has din telakkisinin savunucularından Yahya Kemal ile Babanzade Ahmet Naim Efendi arasında cereyan eden hadise, milliyetçi muhafazakarlığın İslam’la ilişkilerinin, karşılaştığı tepkilerin, tarihi referansları olarak ele alınmayı hak ediyor. Söz konusu hadiseyi aktaran Nuray Mert; Osmanlının son dönemlerindeki bu hadisenin bize gösterdiği en önemli noktanın, söz konusu dönemdeki tartışmaların, detaylarla ilgili olmaktan çok esaslarla ilgili olduğudur. Der.(1) Yahya Kemal, 1921-22 yılları arasında Tevhid-i Efkarda yazdığı esnada, Eyüp Sultana ilişkin bir yazı yazarak, bu yerin halkın gözündeki kutsiyet ve öneminden bahsetmiş. O esnada Edebiyat Fakültesinde kendisi gibi ders vermekte olan Babanzade Ahmet Naim Beyle öğretmen odasında karşılaştıklarında, Babanzade, Yahya Kemale, Eyüp Sultan yazısı nedeniyle çıkışarak; İslamiyete ettiğiniz zararı bu ara kimse etmiyor, İslamiyeti efsaneler ve ölülere ibadet üzere kurulmuş bir din gibi göstererek bunu yapıyorsunuz.der. Yahya Kemal ise çok öfkelenmiş ve: …Ben her şeyden önce bir Türk gibi duyarak yazıyor idim ve bu nevi edebiyattan, tam yerli olan ruhlar şiddetle hoşlanıyorlardı.diyerek devam etmiş;…Siz kimsiniz?…bütün bir Türk milletinin tarihi hatıralarına ne karışırsınız, Türk milleti dinini istediği gibi benimsemiştir…Evet bu millet, İslamiyeti kendi mizacına göre kabul etmiş ve çok eski putperestliği ile karıştırmış ve öyle sever, onun uğruna yalnız bu sebeple ölür, sizin itirazlarınızla ise yaprak dahi kıpırdamaz.diyerek tepkisini ve tavrını ortaya koymuştu. Yahya Kemalle Babanzadenin kavgası, öncelikle Türkçü milliyetçilerle, İslamcıların meşrutiyet yıllarından beri süren kavgasıdır. Bilindiği gibi bu konuda dönemin İslamcı tavrını temsil eden en uç örnek de dinleri adına Türklükten vazgeçmenin kazanç olacağını söyleyen ve yeni rejime muhalefetini İskeçeden sürdüren Mustafa Sabri Efendidir. Yahya Kemali dillendiren Türk Müslümanlığı tezi, Türk kültürünün mistik kendine özgülüğünü vurgular. Kültürel kurum ve sembollerin birer kültürel kod olarak vurgulanması bu çabaların uzantısıdır. Adeta bir muhafazakarlık söylemi belli bir jargonun eşliğinde temellendirilmeye çalışılmaktadır. Yahya Kemal ve Babanzade Ahmet Naim Efendi örneğinde gösterilen tartışmanın içinde, aslında Türk Müslümanlığı gibi muhafazakar bir din anlayışının ne tür bir temele oturduğuna dair ipuçları gizlidir. Yahya Kemal’in temsil ettiği muhafazakar anlayışın Türk Müslümanlığı tezine yansıyan anekdotları ile ilgili kitap(2) ve bu yazıda aktarılan söz konusu tarihi anekdotun, muhafazakar bakış açısı hakkında ve özelde Türk Müslümanlığı yaklaşımıyla ilgili bizlere sunduğu en önemli işaretler olarak son noktada şu noktaları hatırlayabiliriz: 1. Muhafazakar bakışın ilkeler ve kuralların bekasından çok modernizmin dinamizmine ve her şeyi dönüştüren gücüne karşı kurum ve tarihi alışkanlıkları koruma iddiasının olduğu; 2. İlk bakışta dinsel bakış olarak kendini gösteren muhafazakar hissiyatın ya da anlayışın aslında sadece bir tarih ve toprak tapıcılığı olduğu; 3. Muhafazakarlığın doğasında bir yaman çelişki olarak belki de gülünç bir biçimde, bir tür sosyal Darvinizmde denilebilecek bir evrimci(tekamülcü) zihniyetin var olduğu ve muhafazakarlığın bu inancı taşıdığı; bu yüzden güçlünün ayakta kalacağı düşüncesinden hareketle, kurumsal yapının ve tarihi değerlerin ayakta durmasına özel bir hassasiyet gösterdiği, bu noktada sembollerin, kurumların gücünü anlatırken, bunların taşınmasının ve varlıklarını sürdürmelerinin gerekliliğine dair iktidar yanlısı bir söylem inşasına giriştiği ve bu konuda oldukça vurgu yaptığı rahatlıkla söylenebilir. Bu yönüyle din, Türk Müslümanlığı iddiasındaki kişiler için bir tür, parlak geçmiş hatırlatıcısı, estetik duyarlılıkların muharriki, bir minare gölgesi, sabah ezanının ürpertisi, büyük annenin beyaz başörtüsü(türban değil!) semboller ve türbeler, varsa sanatıdır(ebru, hat, teshiptir.) Bu yönüyle din, yaşanan değil yaşatılan bir şeydir. Bu noktada dinin hurafelerle ilişkisinin artık kemikleşen bir tarza dönüşmesinin gereken tüm imkanlarının muhafazakar hissiyat eliyle gerçekleştirildiği de rahatlıkla söylenebilir. 1-Mert.,Nuray,Cami Gölgelerinden Kubbe İnsanlara Kültürel İslam Edebiyatı tezkire, 14,15. Sayı Ankara, 1998 2-Başer., Sait, Yahya Kemal ve Türk Müslümanlığı, Seyran yay. İst., 1997

İslamlaşmak Ne Demektir? İslamcı Kime Denir?

İslamlaşmak Ne Demektir? İslamcı Kime Denir? İsmail Kara'nın Türkiye'deki İslamcılık Düşüncesi adlı kitabının Giriş bölümünde İslamcılık için şöyle bir tanım getiriyor: "İslâmcılık XIX-XX. yüzyılda, İslâm'ı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlâk, siyaset, felsefe, hukuk, eğitim...) "yeniden" hayata hakim kılmak ve akılcı bir metotla Müslümanları, İslam dünyasını batı sömürgesinden, zâlim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden... kurtarmak; medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist, modernist ve eklektik yönleri ağır baskın siyasi, fikri ve ilmi çalışmaların arayışların, teklif ve çözümlerin bütününü ihtiva eden bir hareket olarak tarif edilebilir." İsmail Kara'nın yine aynı kitabında belirttiği gibi bu tanımda kilit kelime "yeniden" kelimesidir. Mevcut fikirlerin hepsini bırakıp sil baştan bir başlangıç değildir İslamcıların peşinde oldukları... Varolanların yeni baştan daha sağlam bir şekilde ortaya konulmasıdır istenen. Zira bir Müslümanın Kur'an ve Sünnet'i bir yana bırakarak yeni bir sistem kurması düşünülemez. Bir yenilmişliğin, ezilmişliğin karşısında, ümidin mevcut değerlere yeniden dönme olduğu tezidir bahsedilen... İsmail Kara'nın tespitlerine dönecek olursak: "Bu hareket Mısır'da Cemaleddin Efgani (Aslen İranlıdır, 1839-1897), sadık talebesi Muhammed Abduh (1845-1905), Hindistan'da Seyyid Ahmed Han (1817-1898), Seyyid Emir Ali (1849-1928), Türkiye'de Sırat-ı Müstakim, Sebiülleraşad, Beyan'ul Hak, İslam Mecmuası, Volkan gibi dergilerde kümelenen kişilerin öncülüğünde ortaya çıktı ve gelişti." İslamcılık düşüncesinin bizde yükselişine baktığımızda Osmanlının son dönemlerine rast geldiğini görüyoruz. Avrupa karşısındaki ülkenin çöküşüne çareler arandığı sırada ortaya atılan kurtuluş reçetelerinden birisidir İslamcılık. Said Halim Paşa bu topraklardaki İslamcılık düşüncesinin önde gelenlerinden biri olarak tanınır, bilinir. İttihatçı bir Sadrazam olarak serdettiği ve yukarıda adı geçen bazı dergilerde yayınlanan makalelerinde toplumda ve Müslümanlarda yaşanan sorunları gözlemlemiş ve çareler aramıştır... İslamcılık düşüncesi ile ilgili olarak Paşa'nın İslamlaşmak kitabı oldukça önemlidir... ... Günümüze gelinecek olursa... Bu kavramın içi nasıl doldurulmakta ve insanlar hangi kriterler ışığında kendilerine İslamcı demektedirler... Kavramların içerikleri zamandan çok rahatlıkla etkilenebilirler. İlk kullanıldığı zamanki anlamından zamanla uzaklaşan ve şimdiki insanların çok farklı algıladıkları kavramların sayısı oldukça fazladır. İslamcılık kavramı için böyle bir serüvenden bahsetmek doğru mudur bilmiyorum. Ancak kavramın ilk kullanıldığı zamanlarda insanların İslamcılıktan anladıkları ile bizim şu an İslamcılıktan anladığımızın aynı olduğunu söylemek biraz zor gibi görünüyor. Batının bir parçası olma hayali içerisinde olmadan gerçek kurtuluşun İslam'a "yeniden" sarılmak olduğunu söyleyen bir görüş, şu an Avrupa Birliği yolundaki bir Türkiye'de ne kadar anlaşılabilir bilemiyorum. Yüzünü sadece Avrupa'ya dönmüş oradan gelecek bir üyelik tarihine tüm geleceğini bağlamış bir Türkiye için İslamcılık düşüncesi hele de toplumsal bir takım belirleyiciliği olan böyle bir düşüncenin zamanındaki anlamından çok farklı anlaşıldığı apaçık ortada. Şimdi insanlar İslam'ı daha çok kişisel alanlara has kılma çabası içerisinde iken toplumun topyekûn inşası için bir İslamcılık düşüncesi peşinde koşması son derece zor görünüyor. Türkiye'deki İslamcıların şu an yaptıkları aslında sürekli yıpratılmaya çalışılan düşünce ve inançları savunmaktan öte bir şey değil. Televizyon programlarında başörtüsünü savunan, kurban kesmenin gerekliliğini söyleyen insanların isimlerinin altında yer alan bir ibare oldu İslamcılık. O insanlar "İslam"ı sattıklarından değil İslam'ı savunduklarından bu şekilde tanımlanıyorlar artık. Programı sunan veya başörtüsü karşıtı insanlar da kendilerini Müslüman olarak tanımlıyorlar ancak hiç birinin altında İslamcı yazılmıyor. Bir insan yeterince iyi bir Müslüman olmadığından hareketle İslamın esaslarına "yeniden" sarılması gerektiğini düşünüp bu uğurda gayret sarf edebilir. Ancak İslamcılık'ın felsefi ve siyasi anlamda Türkiye'de kayda değer bir gücü olmamıştır. 28 Şubat sürecinde yaşananlar İslamcılık'ın siyasi anlamda bu alana çok yaklaştığını bile söylemek son derece zordur. Devlet yönetiminin, kanunlarının topyekûn yeniden yapılandırılmasına gidilmesi, hiçbir zaman tam anlamıyla söz konusu olmamıştır. İslamcılık düşüncesinin fikri alt yapısını oluşturan kişilerin eserlerinde üzerinde çokça durdukları konuların başında devletin şekli ve yönetimi gelir. Fakat gelişen süreçte insanlar bireysel olarak kendilerini yeniden yapılandırma arzusu içerisinde olsalar dahi tam anlamıyla devleti değiştirme temayülünde olmamışlardır. Bunun da gerekli olmadığı anlayışı egemen olmuş durumdadır. İslamî bir devlet anlayışının olmadığı egemen bir görüş olarak serdedilmeye başlanmıştır. Bu görüşlerden hangileri tam anlamıyla doğrudur. Bunu tam olarak belirlemek zor olsa da İslamcılık düşüncesinde önde gelen insanların görüşlerini bilmek İslamcılık konusunda sağlıklı bir düşünce yapısı oluşturmak adına atılacak ilk adım olmalıdır. Patikalar:Mehmet fatih Özkan