makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2009 Cumartesi

1950 sonrası İslam Adına Faailiyetler

1932 ve 1950: 18 yıl devam eden Türkçe Ezan eziyeti 4 Şubat 1949: İki “Yiğit” Meclis’te ezan okuyor. 15 Şubat 1949: İlkokullarda isteğe bağlı olarak din dersleri okutulmaya başlanması öneriliyor. 1 Mart 1950: CHP hükümeti, Tekke ve Türbelerin Kapatılmasına Dair 677 sayılı yasayı yürürlükten kaldırıyor. Türk büyüklerine ait olanlar ve sanatsal değer taşıyanlar Milli Eğitim Bakanlığınca(!) halka açıldı. Açılan türbe sayısı ilk aşamada 19 idi. 12 Nisan 1950: Mareşal Fevzi Çakmak için düzenlenen cenaze töreninde İslami duyarlığa sahip olanlar gövde gösterisi yapıyor. 29 Mayıs 1950: Başbakan Menderes, sadece “Millete mal olmuş inkılaplarımızı saklı tutacağız” diyerek İslama dönüşün ilk işareti veriyor. 16 Haziran 1950: Ezanın Arapça okunması yasağı kaldırılıyor. 5 Temmuz 1950: Radyoda dini program yayınlama yasağı kaldırılıyor. 21 Ekim 1950: Milli Eğitim Bakanlığı, okullarda din derslerinin zorunlu olmasına karar veriyor. 3 Aralık 1950: Arap harfleriyle tedrisat yapmak için gizli ya da aleni dershane açanlar hakkında 23 Eylül 1931 günlü, 12073 sayılı kararnamedeki yasaklama kaldırılıyor. Böylece Kuran kursu ve imam hatip okullarının önü açılıyor. 1953: Rezil Köy Enstitüleri, İlköğretmen Okulları’na dönüştürüldü. 1953: Yasa değişikliği ile “siyasi yayın ya da beyanlarda bulunmak, öğretim üyeliğinden çıkarılmaya neden olan bir suç” sayılmaya başladı. 1954: 25 yılını dolduran öğretim üyelerinin emekliye ayrılmasını sağlayan yasa ile öğretim görevlilerini bakanlık emrine alan ya da görevden uzaklaştırmayı sağlayan yasa çıkarıldı. 1955’te Başbakan Menderes, DP Meclis grubunda arkadaşlarına şöyle sesleniyor: “Siz öyle güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz Anayasa’yı bile değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz.” Menderes, 1956’da Konya’da halka hitap ederken “ortaokullara din dersleri konulacağını” açıklıyor. 13 Eylül 1956: Ortaokul ders programlarına seçmeli din dersleri konuyor. Başbakan Menderes, 1957’de Ödemiş’te halka yaptığı konuşmasını bir İslamcı gibi bitiriyor: “Allah, münafıkların şerrinden hepimizi korusun.” Genel seçimler yaklaşınca hızını alamıyor ve seçmene şu vaatlerde bulunuyor: “İstanbul’u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camii’ni de ikinci bir kâbe yapacağız.” 14 Şubat 1957: Başbakan Menderes, Ankara’da Kocatepe Camii’nin yapımı için Cami Yaptırma Derneği’ne 100.000 TL bağış yapıyor. 19 Mayıs 1957: Kayseri’de halka yaptığı açıklama Menderes, “DP’nin iktidarda olduğu yedi yıl içinde yeni 15.000 cami inşa edildiğini ve başta Süleymaniye olmak üzere 86 caminin onarıldığını, Süleymaniye’nin 500’üncü yıl dönümünü kutlamak için Müslümanların İstanbul’a davet edileceğini” söylüyor. 1957 - 1958: Liselere seçmeli din dersi kondu. 1959: Din dersleri öğretmeni yetiştirmek için Yüksek İslam Enstitüsü açıldı. 26 Haziran 1965: Milli Eğitim bakanı Cihat Bilgehan, “İmam hatip okullarını bitirenlerin, ilkokul öğretmeni olabileceklerinin” müjdesini veriyor. 15 Nisan 1966: Atatürk büst ve heykellerine karşı İslamcıların saldırıları sürüyor. 31 Mayıs 1966: Demirel, Kayseri’de halka yaptığı konuşma hedef saptırarak şunları söylüyor: “Bugün Türkiye’de İslamcılığın yaşamasına uygun koşullar artık bulunmamaktadır.” 17 Mayıs 1967: İmam hatip okullarını bitirenlere üniversitelere girme hakkı tanınıyor. 20 Ağustos 1967: İzmir’de İslam Enstitüsü’nün temelleri Başbakan Süleyman Demirel tarafından atılıyor. Aralık 1967: Meclis’te iftar yemekleri verilmeye başlanıyor. 21 Şubat 1968: Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem, “Hükümetimizin amacı her ilde bir imam hatip okulu açmaktır” diyor. 19 Şubat 1969: Mehmet Şevki Eygi adlı İslamcı! ABD’nin 6. Filosu’nu protesto eden sosyalist gençler üzerine “ABD bizim yandaşımız, cihada hazır olun” sloganları ile sağcıları saldırtıp o günün tarihlere “Kanlı Pazar” olarak geçmesini sağlamıştır. 1 Ekim 1969: Seçimlere bir gün kala Adalet Partisi’nin kır atlı Kuran dağıttığı haberleri basına yansıyor. 26 Ocak 1974: Milli Selamet Partisi genel seçimlerden 48 milletvekili ile çıkıyor. 1974 - 1977: Din kültürü ve ahlak dersi zorunlu kılındı. 1975-1976: Bir yıl içinde 70 imam hatip okulu açılıyor. 1976-1977: Bir yıl içinde 77 imam hatip okulu daha açılıyor. 1977-1978: Açılan bu imam hatipler yetmemiş olacak ki bir yıl içinde 86 tane daha açılıyor. Bu üç yıl boyunca Başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel oturuyor. Kahramanmaraş’ta 21-25 Aralık 1978 tarihleri arasında meydana gelen olaylarda resmi açıklamalara göre 111 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişi de yaralanmıştı…. Sol parti ve dernek binaları ateşe verilmiş, Sağcı Müslümanlar cihada çağrılarak duvarlara “Allah için savaşa, Müslüman Türkiye” sloganları yazılmıştı. Buna karşın Süleyman Demirel, şunları söylemişti: “Bana sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” 12 Haziran 1979: MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan şunları söylüyor: “Hafta tatili Cuma günü olmalı. Nikâhı müftüler kıymalı. Mekteplere Kuran dersi koymalı. Bu milletin mektep kitapları niye Allah adıyla başlamıyor?” 4 Temmuz 1980: Çorum Katliamı gerçekleştiriliyor. 58 kişi katledilirken başbakan Demirel “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın!” diyerek “solun kalesi” diye anılan Fatsa’yı hedef gösteriyordu. 7 Eylül 1980: MSP’nin Konya’da düzenlediği mitingte İslamcılar tarafından şu sloganlar atılıyordu: “Dinsiz devlet yıkılacak elbet… Şeriat gelecek… Laiklik dinsizliktir… Anayasa Kuran… Ya şeriat ya ölüm… Cihada hazırız…” Ve 12 Eylül 1980: Amerika’nın fedailiğine soyunan, Amerikalıların “bizim çocuklar” dedikleri generaller tarafından darbe yapılarak tüm siyasi parti ve dernekler kapatıldı. Demokrasi güçlerine karşı topyekün bir seferberlik başlatıldı. Dizginlerini koparan zor, zulüm ve işkence doruğa çıktı. Ülkenin aydınlanmacı biriki üzerinden silindir gibi geçildi. Ulusal birlik yerine dinsel birliği öne süren, ulus yerine ümmet anlayışını ön plana çıkaran, günlük konuşmalarını bile dinsel motiflerle süsleyen gerici 12 Eylül’ün darbesinin mimarı Kenan Evren, 10 Ağustos 1981 tarihinde Çanakkale’de yaptığı konuşmada “Muhterem din adamlarının elini öpeceğiz” diyordu.[1] “Gerçekte,” der Machiavelli, “hiçbir ülkede olağandışı bir yasacı yoktur ki, Tanrı’ya başvurmuş olmasın; yoksa koyduğu yasaları kimse kabul etmezdi. Gerçekte bilge kişinin bildiği birçok yararlı bilgi vardır. Fakat aynı bilgilerde, başkalarını inandıracak ölçüde açık bir takım nedenler yoktur.”[2] Darbe rejimi, 2842 sayılı yasayı 16.6.1983 tarihinde yürürlüğe koyarak bu yasanın 10. Maddesiyle İmam Hatip Lisesi mezunlarının yükseköğretim kurumlarına girmelerini sağladı. Bununla da yetinmeyerek, 1983 yılında 1739 sayılı yasanın 31. maddesinde yaptığı değişiklikle, cami imamı olarak yetişenlerin okullarda öğretmen olmalarına yasal dayanak hazırlandı. 12 Eylül’de gerçekleştirilen Amerikancı darbeden sonra İsmet İnönü’nün oğlu veto edilerek seçimlere katılması engellenirken Nakşibendi tarikatının üyesi olan Turgut Özal’ın Çankaya’ya kadar tırmanması sağlandı. Nitekim Özal’ın, “12 Eylül olmasaydı iktidara gelemezdik” biçimindeki açıklaması 14.8.1987 tarihinde basına yansıdı. Mart 1987: Demirel, Öğretim Birliği Yasası’nın bir devrim yasası olduğunu ve değiştirilmesinin olanaksız olduğunu gözardı ederek şunları söylemiştir: “Siyasetin emrinde din değil, başka hakların kullanılmasına yaptığı gibi, siyaset dine hizmet edecek. Bunda yadırganacak bir şey yok. …Tevhidi Tedrisat Kanunu bir semavi kitap değildir. Şayet Kuran kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir. Tevhidi Tedrisat Kanunu’dur. …Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktır.”[3] 1989: TCK’nın Türkiye’de din devleti kurulmasını suç sayan 163. maddesi kaldırıldı. Bu maddenin kaldırılmasına karşı çıkan aydınlar birer birer yokolmaya başladı. 28 Aralık 1989: Üniversitelerde Başörtüsü serbest bırakıldı. 31 Ocak 1990: Prof. Dr. Muammer Aksoy’un Ergenekon gizli örgütünce öldürülmesi. 7 Mart 1990: Çetin Emeç’in Ergenekonca öldürülmesi. 4 Eylül 1990: Turan Dursun’un Ergenekon tarafından öldürülmesi. 6 Ekim 1990: Prof. Dr. Bahriye Üçok’un Ergenekonca öldürülmesi. 24 Ocak 1993: Uğur Mumcu, “İmam-Subay” başlıklı yazısından iki gün sonra bir suikasta kurban gitti. Ergenekon Terör Örgütü tarafından öldürüldüğü şüphesi var. 2 Temmuz 1993: Sıvas’ta her yıl geleneksel olarak düzenlenen Pir sultan Abdal Kültür Etkinlikleri’nin 3. gününde, Ergenekoncular ortalığı kana buladı. Ülkemizin yetiştirdiği komunizmin en değerli aydın, düşünür, bilim adamı, sanatçı ve edebiyatçılardan 37 kişi diri diri yakıldı. Çoğu çevre illerden gelen Ergenekon Gizli taraftarları Madımak Oteli’ni ateşe verdiler. 27 Mart 1994: yerel seçimlerle RP’nin yükseliş ivmesi devam etti. 22 ildeki belediyelerin, Anara ve İstanbul’daki anakent belediyelerinin tüm olanakları RP’nin eline geçti. Bunlar, iktidar yolunda önemli kilometre taşları olacaktı. Erbakan, “Refah iktidara gelerek. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı? Kanlı mı olacak? Kansız mı? 60 milyon buna karar verecek” diyordu. 5 Nisan 1994 tarihli kararlarını ilan ederken “son sosyalist devleti de yıktık” sözleriyle Kemalizmin sosyal devlet alanında sağladığı cılız da olsa kazanımları kastediyordu. 10 KAsım 1994: Anıtkabir’de Atatürk’e bir saldırı yapıldı. Saldırgan, “Taşlara, kemiklere secde etmeyin. Taşlar sizi kurtaramaz. Kur’ana davet ediyorum.” diye slogan attı. 1997: Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, “Laiklere şeriat enjekte edilecek” diyordu. 1997: Şevket Yılmaz , “Allah’ın size soracağı soru şöyle: Küfür düzeninde İslam Devleti olsun diye niye çalışmadın?” Hasan Hüseyin Ceylan, “Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır. Türkiye yıkılacak beyler!” Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, “Bu törenlere için kan ağlayarak katılıyorum. Bu düzen değişmeli. Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola harman ola. Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini eksik etmesin.” Şanlıurfa Belediye Başkanı Çelik, “Ben kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek, fıstık gibi olacak.” diyorlardı. Ve Nihayet Şubat 1997… Özal’ın halefi olan Başabakan Necmettin Erbakan, Başbakanlık Konutun’da verdiği iftar yemeğine Türkiye’nin İslami kanaat önderlerini davet ederek, toplumsal birliğe adım attı. Laiklikliğin tanımı değiştirilerek, “laiklik, din özgürlüğüdür”; “din ise birleştirici ve lâzımdır” denilmeye başlandı. Eğitim yoluyla bu ülkede, “iktidar olursak, içkinin içilip içilmeyeceğini referanduma götürürüz” diyen Tayyip Erdoğan gibi şeriat özlemcisi kafalar yetiştirildi. Bu kafa sahipleri, iktidar olup cesaret ettikleri taktirde çarşafı, Arap alfabesini, dört kadın ile evlenmeyi de referanduma götüreceklerinden, bir yandan uluslararası yeşil sermaye gücü, öte yandan da din istismarı yoluyla bunu topluma kabul ettirip uygulayacaklarından, artık hiç kuşkumuz kalmadı. 21 Ekim 1999: Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın Ergenekonca öldürülmesi. 18 Aralık 2002: Prof Dr. Necib Hablemitoğlu’nun Ergenekon örgütünce öldürülmesi. ——————————————————————————– [1]Çetin Yetkin, 12 Eylül’de İrtica, Ümit Yayıncılık, Birinci Baskı, Ankara 1994, s. 77. [2] Discorsi sopra Tite Livio, lib I, cp, XI. Aktaran: J.J.Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Öteki Yayınevi, Üçüncü Basım, Ankara Kasım 1999, s. 82. [3] Köprü, Mart 1987.

16 Nisan 2009 Perşembe

İslamlaşmak Ne Demektir? İslamcı Kime Denir?

İslamlaşmak Ne Demektir? İslamcı Kime Denir? İsmail Kara'nın Türkiye'deki İslamcılık Düşüncesi adlı kitabının Giriş bölümünde İslamcılık için şöyle bir tanım getiriyor: "İslâmcılık XIX-XX. yüzyılda, İslâm'ı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlâk, siyaset, felsefe, hukuk, eğitim...) "yeniden" hayata hakim kılmak ve akılcı bir metotla Müslümanları, İslam dünyasını batı sömürgesinden, zâlim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden... kurtarmak; medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist, modernist ve eklektik yönleri ağır baskın siyasi, fikri ve ilmi çalışmaların arayışların, teklif ve çözümlerin bütününü ihtiva eden bir hareket olarak tarif edilebilir." İsmail Kara'nın yine aynı kitabında belirttiği gibi bu tanımda kilit kelime "yeniden" kelimesidir. Mevcut fikirlerin hepsini bırakıp sil baştan bir başlangıç değildir İslamcıların peşinde oldukları... Varolanların yeni baştan daha sağlam bir şekilde ortaya konulmasıdır istenen. Zira bir Müslümanın Kur'an ve Sünnet'i bir yana bırakarak yeni bir sistem kurması düşünülemez. Bir yenilmişliğin, ezilmişliğin karşısında, ümidin mevcut değerlere yeniden dönme olduğu tezidir bahsedilen... İsmail Kara'nın tespitlerine dönecek olursak: "Bu hareket Mısır'da Cemaleddin Efgani (Aslen İranlıdır, 1839-1897), sadık talebesi Muhammed Abduh (1845-1905), Hindistan'da Seyyid Ahmed Han (1817-1898), Seyyid Emir Ali (1849-1928), Türkiye'de Sırat-ı Müstakim, Sebiülleraşad, Beyan'ul Hak, İslam Mecmuası, Volkan gibi dergilerde kümelenen kişilerin öncülüğünde ortaya çıktı ve gelişti." İslamcılık düşüncesinin bizde yükselişine baktığımızda Osmanlının son dönemlerine rast geldiğini görüyoruz. Avrupa karşısındaki ülkenin çöküşüne çareler arandığı sırada ortaya atılan kurtuluş reçetelerinden birisidir İslamcılık. Said Halim Paşa bu topraklardaki İslamcılık düşüncesinin önde gelenlerinden biri olarak tanınır, bilinir. İttihatçı bir Sadrazam olarak serdettiği ve yukarıda adı geçen bazı dergilerde yayınlanan makalelerinde toplumda ve Müslümanlarda yaşanan sorunları gözlemlemiş ve çareler aramıştır... İslamcılık düşüncesi ile ilgili olarak Paşa'nın İslamlaşmak kitabı oldukça önemlidir... ... Günümüze gelinecek olursa... Bu kavramın içi nasıl doldurulmakta ve insanlar hangi kriterler ışığında kendilerine İslamcı demektedirler... Kavramların içerikleri zamandan çok rahatlıkla etkilenebilirler. İlk kullanıldığı zamanki anlamından zamanla uzaklaşan ve şimdiki insanların çok farklı algıladıkları kavramların sayısı oldukça fazladır. İslamcılık kavramı için böyle bir serüvenden bahsetmek doğru mudur bilmiyorum. Ancak kavramın ilk kullanıldığı zamanlarda insanların İslamcılıktan anladıkları ile bizim şu an İslamcılıktan anladığımızın aynı olduğunu söylemek biraz zor gibi görünüyor. Batının bir parçası olma hayali içerisinde olmadan gerçek kurtuluşun İslam'a "yeniden" sarılmak olduğunu söyleyen bir görüş, şu an Avrupa Birliği yolundaki bir Türkiye'de ne kadar anlaşılabilir bilemiyorum. Yüzünü sadece Avrupa'ya dönmüş oradan gelecek bir üyelik tarihine tüm geleceğini bağlamış bir Türkiye için İslamcılık düşüncesi hele de toplumsal bir takım belirleyiciliği olan böyle bir düşüncenin zamanındaki anlamından çok farklı anlaşıldığı apaçık ortada. Şimdi insanlar İslam'ı daha çok kişisel alanlara has kılma çabası içerisinde iken toplumun topyekûn inşası için bir İslamcılık düşüncesi peşinde koşması son derece zor görünüyor. Türkiye'deki İslamcıların şu an yaptıkları aslında sürekli yıpratılmaya çalışılan düşünce ve inançları savunmaktan öte bir şey değil. Televizyon programlarında başörtüsünü savunan, kurban kesmenin gerekliliğini söyleyen insanların isimlerinin altında yer alan bir ibare oldu İslamcılık. O insanlar "İslam"ı sattıklarından değil İslam'ı savunduklarından bu şekilde tanımlanıyorlar artık. Programı sunan veya başörtüsü karşıtı insanlar da kendilerini Müslüman olarak tanımlıyorlar ancak hiç birinin altında İslamcı yazılmıyor. Bir insan yeterince iyi bir Müslüman olmadığından hareketle İslamın esaslarına "yeniden" sarılması gerektiğini düşünüp bu uğurda gayret sarf edebilir. Ancak İslamcılık'ın felsefi ve siyasi anlamda Türkiye'de kayda değer bir gücü olmamıştır. 28 Şubat sürecinde yaşananlar İslamcılık'ın siyasi anlamda bu alana çok yaklaştığını bile söylemek son derece zordur. Devlet yönetiminin, kanunlarının topyekûn yeniden yapılandırılmasına gidilmesi, hiçbir zaman tam anlamıyla söz konusu olmamıştır. İslamcılık düşüncesinin fikri alt yapısını oluşturan kişilerin eserlerinde üzerinde çokça durdukları konuların başında devletin şekli ve yönetimi gelir. Fakat gelişen süreçte insanlar bireysel olarak kendilerini yeniden yapılandırma arzusu içerisinde olsalar dahi tam anlamıyla devleti değiştirme temayülünde olmamışlardır. Bunun da gerekli olmadığı anlayışı egemen olmuş durumdadır. İslamî bir devlet anlayışının olmadığı egemen bir görüş olarak serdedilmeye başlanmıştır. Bu görüşlerden hangileri tam anlamıyla doğrudur. Bunu tam olarak belirlemek zor olsa da İslamcılık düşüncesinde önde gelen insanların görüşlerini bilmek İslamcılık konusunda sağlıklı bir düşünce yapısı oluşturmak adına atılacak ilk adım olmalıdır. Patikalar:Mehmet fatih Özkan