islâmî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islâmî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2009 Cumartesi

Mehmet Akif 'e Mektup

Açık Mektup: 'Mehmet Akif' Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile... Alem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile! Kaç hakiki Müslüman gördümse: Hep Makberde'dir Müslümanlık bilmem amma, galiba göklerdedir! İstemem dursun o payansız mefahir bir yana... Gösterin ecdada az çok benzeyen bir kan bana! İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar! Çok değil ancak! Necip evlada layık tek şiar. Varsa şayet, söyleyin bir parçacık insafınız: Böyle kansız mıydı -haşa-kahraman eslafınız ? Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına? Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına, Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet tarumar? Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedar? Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi? Böyle adet miydi, bi- perva, yemek insan leşi? Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan! Hey sıkılmaz ağlamazsan, bari gülmekten utan! 'His' denen devletliden olsaydı halkın behresi: Payitahtından taşmazdı bu gün sarhoş na'resi! Davranın haykırmadan nakuus-i izmihlaliniz.. Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira haliniz: Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mateme! Davranın, zira gülünç olduk bütün bir aleme, Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah intikam; Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram! Kahraman ecdadımızdan sizde bir kan yok mudur? Yoksa: İstikbalinizden korkulur, pek korkulur! Mehmet Akif Ersoy Muhterem Mehmet Akif Ersoy, Evvela, samimi özürlerimi kabul etmenizi rica ediyorum. Mazeret değil ama, ne zaman size 'cevap yazmak' için elime kalemi alsam, kelimeler hep boğazımda düğümlendi. Nedenini tam olarak bilmiyorum, belki, onurlu hayatın ve aydınlık zihnini kendime yakın bulmama rağmen, küserek çekip gitmiş olmanı tasvip etmemekle acaba sana haksızlık mı yapıyorum diye, karar veremediğim içindir. Çünkü, diyebilirim ki, Sen'in şahsında bütün bir dindar-muhafazakar damar'ın yüzyıllık kaderini görüyorum. Öyle ya da böyle, seninle paradoksal bir ilişkim oldu her zaman. Bilirsin, bizim konuşmalarımız, konuşabildiklerimizdir. Asıl duygu ve düşüncelerimizi hep saklarız. Söylediklerimiz söylemediklerimizin şifreleri ile doludur. Ama açık ve net konuşmayı sevmeyiz. O yüzden en iyi şairlerimiz en şifreli şiirlerin yazarlarıdır. Müsaadenle, ben seninle açık konuşmayı deneyeceğim. Akif Bey, Diyalektiğin kuralıdır, yeni eskiden doğar ve onu tasfiye eder. Cumhuriyet kurulacaksa Osmanlı, M. Kemal yaşayacaksa Enver Paşa, Kemalizm egemen olacaksa İttihatçılık 'ölecektir'. 1908'de İttihat Terakki cemiyetine, 1915'te Teşkilat- Mahsusa'ya üye olan, 1916-1921 arası aktif olarak Milli Mücadeleye katılan, yani büyük çöküşün bütün aşamalarını içerden yaşayan birisi olarak, 1923'te bu diyalektiği görememiş olduğunu sanmıyorum. Üstelik Lozan görüşmelerinin tamamlandığı, yani 'yeni'nin, yenilen taraf olarak metazori benimseneceğinin anlaşıldığı bir dönemde, küserek ülkeyi terk etmiş olmanı bütün açıklığıyla analiz etmek gerekiyor. 1925'te ülkeyi terk ederken, bir arkadaşına, 'arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum' diyorsun. 1923'te Meclisteki muhalif guruptan Ali Şükrü Bey'in öldürülmesiyle başlayan 'yeni düzenin yerleşimi' senin gibi birçok İttihatçı ve Teşkilat-ı Mahsusa kökenli insanı ürkütüyor. Üstelik sen Teşkilat'ın kurucu liderlerinden ve Enver Paşa'nın sağ kolu Kuşcubaşı Eşref Sencer'in en yakın arkadaşısın. Yani, tıpkı 1925 ve 1926'daki İstiklal Mahkemelerinde yargılananların kimliğine, geçmişine, vatanseverliğine, hizmetlerine, 'gözünün yaşına' bakılmadığı gibi, senin de İstiklal Marşı şairi olmanın, keskin dönüşüm anlarında pek de ehemmiyeti olmadığı görülüyor. 1923-1926 arasında yeni düzen ve yeni kadrolara sadakat ve eski düzen ve kadroların biat etmeyenlerinin tasfiyesi, tek geçerli kural durumunda. Şimdi benim anlamadığım şu; Kuşcubaşı Eşref, Said Halim Paşa ailesi ve benzeri namlı İttihatçılar ile bu kadar yakın olup da, benim arkamda hafiye gezdiriyorlar, diye hayret etmeni ve üzülmeni nasıl yorumlamalıyız? Hayret etmen, siyaseti sevmeyen tabiatındaki saflığının, üzülmen ise dindarane ve şairane ruhundaki inceliğin mi ürünü? Yoksa, bu kadar iktidar oyununun tam ortasında durup da, sadece memlekete, amme hizmetine çalışan ve hiçbir oyunu görmeyen bir garip adanmışlığın timsali misin? Bu soruları senin 1925-1936 arası Mısır'a gönüllü sürgün gidişin ve suskunlaşmanın gerisindeki küskünlüğünden dolayı soruyorum. Neden ve kime küstün Akif Bey? Ne olacağını bekliyordun? Ne istiyordun? Savaştan sonra masaya oturan ve müzakereye katılanlar anlaşmaların gereğini yapar, bunu bilmiyor muydun? Ya masaya oturanlardan olacaktın, ya da onların 'gereğini yapma'larına bu kadar hayret etmeyecektin. Sana sormak istediğim asıl soru, işte bu tutumuna yönelik. Masaya başkalarının oturmasına izin veren halet-i ruhiye nedir? Bugün dahi cevabı üzerinde düşünülmeyen ama her tasfiyeden sonra kendini dayatan soru budur. İktidar oyununa kenarından bulaşıp, ortasında olmamak? Siyaset yapıp siyasetin hiçbir kuralına ve donanımına sahip olmamak? Kavgaya girip kavga etmiyor gibi yapmak? Yenilince üzülmek? Kime ve neden yenildiğini dahi kavrayamamak? Akif Bey, sizin bu tutumunuzun şahsında, bütün bir siyasi tarihimizin kaybedenlerini görüyorum. Lütfen alınmayın! Acaba diyorum, o temiz ve içten dindarlığınızın da kaynağı olan fazla mütevazi ve iyi niyetli kişiliğiniz, bu politik yeteneksizliğin nedenlerinden biri olabilir mi? Bu kişiliğe dayalı olarak gelişen bir tür dindarlık, insan bünyesini daima sınırlar, sınırlamalar ve mecburiyetler içinde yaşamaya alıştırıyor galiba. Ancak, sınırları ve kuralları, 'hedefe ulaşma hırsı'yla belirlenen politika sanatı bu inceliği tabii ki kaldırmıyor. Basit kuralları bile çiğneyince cezalandırılacağına ve cehennemde yanacağına inanan 'korku'ya dayalı suçluluk psikozu, somut gerçeklerin ve acımasız gelişmelerin karşısında kıvraklık gerektiren manevraları yapamayacak bir hantallık ve ağırlık çökertiyor insanın üzerine! Bütün her şeyi Tanrı'yla birlikte algılayan, onunla açıklayan, onunla yaşayan insanlar, içinde Tanrı olmayan bir politik 'oyun'da, ne yapacağını şaşıran, elleri ayakları birbirine dolaşan acemi figüran durumuna düşüyor, doğal olarak. Yani, acaba diyorum Akif Bey, sizin şahsınız da, bu tür dindarlıkla politik yeteneksizlik ilişkisi kurulabilir mi? Bilemiyorum, belki haksızlık ediyorum, ama şiirlerinizde dile getirdiğiniz Asım nesilleri yetiştirip, aydınlık günlere kavuşmak için, yani sizin hedeflerinize ulaşmak için, sizi eleştirerek aşmak gerektiğini düşünüyorum. İnşallah hatıranıza saygısızlık olarak anlamazsınız, çünkü ben tam tersine sizin gerçek hatıranıza nasıl sahip çıkılabileceğinin cevabını arıyorum.Ya da şöyle söyleyeyim; millet evlatlarının, bitmeyen ideolojik, etnik yada dini görünümlü oyunlarda figüran olmayı bırakıp muktedir bir siyasetin aktörleri olmalarının, sizlerin makus talihinizi yenmekle mümkün olduğuna inanıyorum. Bunun dışında, emin olun ki, acılı, trajik ama onurlu yaşam öykünüz, daima bizim ve çocuklarımızın rehberi olacak. Bir dava sahibi olmak nedir, vatanseverlik nedir, kalemini satmamak, onurunu açlığa tercih etmek, özü sözü bir olmak, inançlarından, değerlerinden vazgeçmemek, doğru düşünmek, aydın fikirli bir mümin olmak, nedir? diye soranlara, hep sizi göstereceğiz. 'Akif' diyeceğiz, ona bakın, onu okuyun, onun mahzun mezarındaki çiçeğe su verin. O, bu milletin içinden çıkarmakla iftihar edeceği bir gerçek insandı, diyeceğiz. 'Aydın' kimdir diye soranlara seni göstereceğiz; Bütün ömrü boyunca parasızlık çekmiş, İstiklal Marşı'nın parasını dahi almamış, zorla verilince bir hayır kurumuna bağışlamış olan 'Akif'e bakın. Her esen rüzgara dönen, fikrini parasını verenlerden alan, kendi ülkesine dahi beşinci kol ağzıyla düşmanlık yapan, milletini aşağılayan, kimliğinden utanan, Tüccar-Aydın'lardan olmayın, diyeceğiz. 'Adam gibi adam' kimdir diyenlere seni göstereceğiz. 'Akif' gibi olun diyeceğiz. Hasta eşine ömrü boyunca hizmet eden Akif gibi olun, eşi için: 'Seni bir nura çıkarsam diye koştum, durdum Ey, bütün dalgalı ömründe hayat arkadaşım Dağ mıdır, karşı gelen taş mı hep aştım, lakin Buruşuk alnıma çarpan bu sefer kendi taşım! diye şiirler yazan 'Akif' gibi olun, İnançlarına ve değerlerine bağlılık nasıl olur? diyenlere seni göstereceğiz; Kuşcubaşı Eşref'in 1931'de sana yazdığı bir mektubunda, 'Akif'ciğim, Kıbrıs'ta bir Rum komşum var, mübadele de Aydın'dan göçmüş. Geçenlerde İstanbul'a gitmiş. Dönüşünde bana, 'sizin Türkler bize benzemeye karar vermişler. Madem bize benzeyeceklerdi bu kadar kan niye döküldü, bize bıraksalardı biz daha kolay yollarla onları kendimize benzetirdik', dedi.' Şeklindeki satırlarını okuyunca hüngür hüngür ağlayan Akif'i göstereceğiz. Yazdığı Meal'i, dini deforme etme çabalarına alet olmaması için yaktıran, 'ilahi pek bunaldım, nerde nurun? Nerde güfranın? Cehennem gezdirip dursunmu afakında hicranın?, diyen Akif'i. Vatanseverlik nedir, adanmışlık nasıl olur? diyenlere seni göstereceğiz; 1916'da Teşkilat-ı Mahsusa adına Şerif Hüseyin'e karşı İbn Reşit'i örgütlemek amacıyla Necid seyahatine çıkarken evine bırakması için teklif edilen parayı geri çeviren, 'hayrına inandığımız bir hizmeti altınla vurarak öldürelim mi?, diyen Akif'i ; 'iki gözüm Eşref'ciğim, bizler maddi manevi yapımızı kendi öz hislerimiz ve müsbeti, hayrı, doğruyu arayan hasbi duygularımızla inşaya çalışmıştık. Beşerde en ali hisde işte bu imiş: Cemiyete rağmen, kendi vicdanının ve hissi selimin istikametini bulup yürüyebilmek' diyen, Akif'i. Bir ülkenin evlatlarına nankörlük etmesi nedir?, büyük bir devletin 'küçük adam'ların eline düşmesi nasıldır?, diye soranlara senin cenaze törenini göstereceğiz, Akif Bey? 27 Aralık 1936'da hastalıktan maada vatanında geçirdiğin son günlerinde dahi evinin gözetlenmesini, vefatından sonra resmi makamların hiçbirşey yapmadığı gibi, cenazene sahip çıkan, Kabe örtüsü ve bayrağa sarılı tabutunu eller üstünde Edirnekapı'ya taşıyan üniversiteli 'Asım'ların teker teker tespit edilip okul idarelerince azarlanmasını göstereceğiz. Yoksulluğunu bile bile, üstelik Meclis'de Mebusluk yapmış olmana rağmen sana maaş bağlanmamış olmasını, herhangi bir iş dahi verilmemiş olmasını göstereceğiz. Sen Milli Mücadele'de, M. Kemal'in emriyle Burdur, Kastamonu, Konya, Afyon, Eskişehirlerde dolaşıp hutbelerle halkı mücadeleye çağırırken ortalıkta görünmeyen, tanınmayan kişilerin 1923'lerde yeni düzenin sahibi imiş gibi Ankara'dayken seni azarlayıp, 'küsmene' neden olan 'Akif, devir değişti, artık Ankara'da senin gibilerede, arap yavelerinede yer yok' diyen o alçakça tavırlarını göstereceğiz. Bir insanın anlaşılamaması yada yanlış anlaşılması nasıl olur? diye soranlara, senin Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh gibi akıl ve yenilenmeye vurgu yapan müslüman aydınları örnek almanı hazmedemeyen tam anlamıyla 'mürteci' muhafazakarları göstereceğiz. 'Safahat'ını basıp da, önsözünde seni senden kayırmaya kalkan, 'o İttihatçı değildi' diyerek, kafasındaki 'sağcı' İttihatçı düşmanlığı sayıklamalarından güya Akif'i beri tutmaya çalışan o müzmin 'sağcı'ları göstereceğiz. Eşref Edip'le çıkardığınız Sebilürreşat ve Sırat-ı Müstakim gazetelerinin İttihat Terakki'nin İslamcı kanadının yayın organı olduğunu 'kavrayamayan' sözde İslamcıları göstereceğiz. Bir milletin İstiklal Marşı'nın şairine nasıl haksızlık edilebilir?, diyenlere seni göstereceğiz; Darbe günlerinde zindanlarda dipçik zoruyla, okullarda eziyet olarak İstiklal Marşı okutulmasını, içeriği ve anlamından kopartılmış eski kelimelerden ibaret resmi bir seramoniye indirgenmesini, İstiklal ruhunu hazmedemeyen ama İstiklal'in nimetlerinden de vazgeçemeyenlerin Onuncu Yıl Marşı'nı sana karşı kullanmalarını göstereceğiz. Seni hep seveceğiz ve seni çocuklarımıza da öğreteceğiz, Akif Bey. İşte bu yüzden 'seni' eleştirmenin ve içererek aşmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Çünkü sen, hiç de aynı yerde durmadığın ve sonradan çıkma bir garip sağcı-dindarlığın, hep kaybetmek ve kazananları muktedir kılmak üzerine kurulu kof siyasetinin malzemesi yapıldın. Muhalifliği kader olarak benimseyen, kazansa da kaybetmiş sayılan, suçluluk ve gayri meşruluk psikolojisini üzerinden atamayan, çekinik ve utangaç bir kişilikle, ürkek ve aşağıdan bakan bir ruhla, ikiyüzlü bir dille varolmaya çalışan bu 'badem bıyıklı'ların elinden seni kurtarmak boynumuzun borcu. Senin küserek terkettiğin yerden, yapmadan yapamadan bıraktığın yerden alıp ilhamı, asrın idrakine konuşturmakta boynumuzun borcu… Birde o Ankara'da, seni azarlamış olanların torunlarını görmekte borcumuz. Sana borcumuz çok, anlayacağın. Sakın o merhametli yanınla, alacaklarını silme… ne olur, bu konuda 'şahin'ol. öfkeni esirgeme… Ve Biz, senin eksikliğini ve eksikliklerini telafi etmeden hakkını bu ülkeye, bu millete, Biz'e helal etme, ne olursun Akif Bey...! Ellerinden öper; seni Hüda'nın birliğine emanet ederim, rahmetle kal! Kaynaklar:Safahat, M.Akif Ersoy, E. Düzdağ, İst. 1992 Tarih sohbetleri,1,2,3,Cemal Kutay, İst. 1967 Açık Mektuplar, Ahmet Özcan, kızılelma yay. İst. 2004

1950 sonrası İslam Adına Faailiyetler

1932 ve 1950: 18 yıl devam eden Türkçe Ezan eziyeti 4 Şubat 1949: İki “Yiğit” Meclis’te ezan okuyor. 15 Şubat 1949: İlkokullarda isteğe bağlı olarak din dersleri okutulmaya başlanması öneriliyor. 1 Mart 1950: CHP hükümeti, Tekke ve Türbelerin Kapatılmasına Dair 677 sayılı yasayı yürürlükten kaldırıyor. Türk büyüklerine ait olanlar ve sanatsal değer taşıyanlar Milli Eğitim Bakanlığınca(!) halka açıldı. Açılan türbe sayısı ilk aşamada 19 idi. 12 Nisan 1950: Mareşal Fevzi Çakmak için düzenlenen cenaze töreninde İslami duyarlığa sahip olanlar gövde gösterisi yapıyor. 29 Mayıs 1950: Başbakan Menderes, sadece “Millete mal olmuş inkılaplarımızı saklı tutacağız” diyerek İslama dönüşün ilk işareti veriyor. 16 Haziran 1950: Ezanın Arapça okunması yasağı kaldırılıyor. 5 Temmuz 1950: Radyoda dini program yayınlama yasağı kaldırılıyor. 21 Ekim 1950: Milli Eğitim Bakanlığı, okullarda din derslerinin zorunlu olmasına karar veriyor. 3 Aralık 1950: Arap harfleriyle tedrisat yapmak için gizli ya da aleni dershane açanlar hakkında 23 Eylül 1931 günlü, 12073 sayılı kararnamedeki yasaklama kaldırılıyor. Böylece Kuran kursu ve imam hatip okullarının önü açılıyor. 1953: Rezil Köy Enstitüleri, İlköğretmen Okulları’na dönüştürüldü. 1953: Yasa değişikliği ile “siyasi yayın ya da beyanlarda bulunmak, öğretim üyeliğinden çıkarılmaya neden olan bir suç” sayılmaya başladı. 1954: 25 yılını dolduran öğretim üyelerinin emekliye ayrılmasını sağlayan yasa ile öğretim görevlilerini bakanlık emrine alan ya da görevden uzaklaştırmayı sağlayan yasa çıkarıldı. 1955’te Başbakan Menderes, DP Meclis grubunda arkadaşlarına şöyle sesleniyor: “Siz öyle güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz Anayasa’yı bile değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz.” Menderes, 1956’da Konya’da halka hitap ederken “ortaokullara din dersleri konulacağını” açıklıyor. 13 Eylül 1956: Ortaokul ders programlarına seçmeli din dersleri konuyor. Başbakan Menderes, 1957’de Ödemiş’te halka yaptığı konuşmasını bir İslamcı gibi bitiriyor: “Allah, münafıkların şerrinden hepimizi korusun.” Genel seçimler yaklaşınca hızını alamıyor ve seçmene şu vaatlerde bulunuyor: “İstanbul’u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camii’ni de ikinci bir kâbe yapacağız.” 14 Şubat 1957: Başbakan Menderes, Ankara’da Kocatepe Camii’nin yapımı için Cami Yaptırma Derneği’ne 100.000 TL bağış yapıyor. 19 Mayıs 1957: Kayseri’de halka yaptığı açıklama Menderes, “DP’nin iktidarda olduğu yedi yıl içinde yeni 15.000 cami inşa edildiğini ve başta Süleymaniye olmak üzere 86 caminin onarıldığını, Süleymaniye’nin 500’üncü yıl dönümünü kutlamak için Müslümanların İstanbul’a davet edileceğini” söylüyor. 1957 - 1958: Liselere seçmeli din dersi kondu. 1959: Din dersleri öğretmeni yetiştirmek için Yüksek İslam Enstitüsü açıldı. 26 Haziran 1965: Milli Eğitim bakanı Cihat Bilgehan, “İmam hatip okullarını bitirenlerin, ilkokul öğretmeni olabileceklerinin” müjdesini veriyor. 15 Nisan 1966: Atatürk büst ve heykellerine karşı İslamcıların saldırıları sürüyor. 31 Mayıs 1966: Demirel, Kayseri’de halka yaptığı konuşma hedef saptırarak şunları söylüyor: “Bugün Türkiye’de İslamcılığın yaşamasına uygun koşullar artık bulunmamaktadır.” 17 Mayıs 1967: İmam hatip okullarını bitirenlere üniversitelere girme hakkı tanınıyor. 20 Ağustos 1967: İzmir’de İslam Enstitüsü’nün temelleri Başbakan Süleyman Demirel tarafından atılıyor. Aralık 1967: Meclis’te iftar yemekleri verilmeye başlanıyor. 21 Şubat 1968: Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem, “Hükümetimizin amacı her ilde bir imam hatip okulu açmaktır” diyor. 19 Şubat 1969: Mehmet Şevki Eygi adlı İslamcı! ABD’nin 6. Filosu’nu protesto eden sosyalist gençler üzerine “ABD bizim yandaşımız, cihada hazır olun” sloganları ile sağcıları saldırtıp o günün tarihlere “Kanlı Pazar” olarak geçmesini sağlamıştır. 1 Ekim 1969: Seçimlere bir gün kala Adalet Partisi’nin kır atlı Kuran dağıttığı haberleri basına yansıyor. 26 Ocak 1974: Milli Selamet Partisi genel seçimlerden 48 milletvekili ile çıkıyor. 1974 - 1977: Din kültürü ve ahlak dersi zorunlu kılındı. 1975-1976: Bir yıl içinde 70 imam hatip okulu açılıyor. 1976-1977: Bir yıl içinde 77 imam hatip okulu daha açılıyor. 1977-1978: Açılan bu imam hatipler yetmemiş olacak ki bir yıl içinde 86 tane daha açılıyor. Bu üç yıl boyunca Başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel oturuyor. Kahramanmaraş’ta 21-25 Aralık 1978 tarihleri arasında meydana gelen olaylarda resmi açıklamalara göre 111 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişi de yaralanmıştı…. Sol parti ve dernek binaları ateşe verilmiş, Sağcı Müslümanlar cihada çağrılarak duvarlara “Allah için savaşa, Müslüman Türkiye” sloganları yazılmıştı. Buna karşın Süleyman Demirel, şunları söylemişti: “Bana sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” 12 Haziran 1979: MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan şunları söylüyor: “Hafta tatili Cuma günü olmalı. Nikâhı müftüler kıymalı. Mekteplere Kuran dersi koymalı. Bu milletin mektep kitapları niye Allah adıyla başlamıyor?” 4 Temmuz 1980: Çorum Katliamı gerçekleştiriliyor. 58 kişi katledilirken başbakan Demirel “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın!” diyerek “solun kalesi” diye anılan Fatsa’yı hedef gösteriyordu. 7 Eylül 1980: MSP’nin Konya’da düzenlediği mitingte İslamcılar tarafından şu sloganlar atılıyordu: “Dinsiz devlet yıkılacak elbet… Şeriat gelecek… Laiklik dinsizliktir… Anayasa Kuran… Ya şeriat ya ölüm… Cihada hazırız…” Ve 12 Eylül 1980: Amerika’nın fedailiğine soyunan, Amerikalıların “bizim çocuklar” dedikleri generaller tarafından darbe yapılarak tüm siyasi parti ve dernekler kapatıldı. Demokrasi güçlerine karşı topyekün bir seferberlik başlatıldı. Dizginlerini koparan zor, zulüm ve işkence doruğa çıktı. Ülkenin aydınlanmacı biriki üzerinden silindir gibi geçildi. Ulusal birlik yerine dinsel birliği öne süren, ulus yerine ümmet anlayışını ön plana çıkaran, günlük konuşmalarını bile dinsel motiflerle süsleyen gerici 12 Eylül’ün darbesinin mimarı Kenan Evren, 10 Ağustos 1981 tarihinde Çanakkale’de yaptığı konuşmada “Muhterem din adamlarının elini öpeceğiz” diyordu.[1] “Gerçekte,” der Machiavelli, “hiçbir ülkede olağandışı bir yasacı yoktur ki, Tanrı’ya başvurmuş olmasın; yoksa koyduğu yasaları kimse kabul etmezdi. Gerçekte bilge kişinin bildiği birçok yararlı bilgi vardır. Fakat aynı bilgilerde, başkalarını inandıracak ölçüde açık bir takım nedenler yoktur.”[2] Darbe rejimi, 2842 sayılı yasayı 16.6.1983 tarihinde yürürlüğe koyarak bu yasanın 10. Maddesiyle İmam Hatip Lisesi mezunlarının yükseköğretim kurumlarına girmelerini sağladı. Bununla da yetinmeyerek, 1983 yılında 1739 sayılı yasanın 31. maddesinde yaptığı değişiklikle, cami imamı olarak yetişenlerin okullarda öğretmen olmalarına yasal dayanak hazırlandı. 12 Eylül’de gerçekleştirilen Amerikancı darbeden sonra İsmet İnönü’nün oğlu veto edilerek seçimlere katılması engellenirken Nakşibendi tarikatının üyesi olan Turgut Özal’ın Çankaya’ya kadar tırmanması sağlandı. Nitekim Özal’ın, “12 Eylül olmasaydı iktidara gelemezdik” biçimindeki açıklaması 14.8.1987 tarihinde basına yansıdı. Mart 1987: Demirel, Öğretim Birliği Yasası’nın bir devrim yasası olduğunu ve değiştirilmesinin olanaksız olduğunu gözardı ederek şunları söylemiştir: “Siyasetin emrinde din değil, başka hakların kullanılmasına yaptığı gibi, siyaset dine hizmet edecek. Bunda yadırganacak bir şey yok. …Tevhidi Tedrisat Kanunu bir semavi kitap değildir. Şayet Kuran kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir. Tevhidi Tedrisat Kanunu’dur. …Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktır.”[3] 1989: TCK’nın Türkiye’de din devleti kurulmasını suç sayan 163. maddesi kaldırıldı. Bu maddenin kaldırılmasına karşı çıkan aydınlar birer birer yokolmaya başladı. 28 Aralık 1989: Üniversitelerde Başörtüsü serbest bırakıldı. 31 Ocak 1990: Prof. Dr. Muammer Aksoy’un Ergenekon gizli örgütünce öldürülmesi. 7 Mart 1990: Çetin Emeç’in Ergenekonca öldürülmesi. 4 Eylül 1990: Turan Dursun’un Ergenekon tarafından öldürülmesi. 6 Ekim 1990: Prof. Dr. Bahriye Üçok’un Ergenekonca öldürülmesi. 24 Ocak 1993: Uğur Mumcu, “İmam-Subay” başlıklı yazısından iki gün sonra bir suikasta kurban gitti. Ergenekon Terör Örgütü tarafından öldürüldüğü şüphesi var. 2 Temmuz 1993: Sıvas’ta her yıl geleneksel olarak düzenlenen Pir sultan Abdal Kültür Etkinlikleri’nin 3. gününde, Ergenekoncular ortalığı kana buladı. Ülkemizin yetiştirdiği komunizmin en değerli aydın, düşünür, bilim adamı, sanatçı ve edebiyatçılardan 37 kişi diri diri yakıldı. Çoğu çevre illerden gelen Ergenekon Gizli taraftarları Madımak Oteli’ni ateşe verdiler. 27 Mart 1994: yerel seçimlerle RP’nin yükseliş ivmesi devam etti. 22 ildeki belediyelerin, Anara ve İstanbul’daki anakent belediyelerinin tüm olanakları RP’nin eline geçti. Bunlar, iktidar yolunda önemli kilometre taşları olacaktı. Erbakan, “Refah iktidara gelerek. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı? Kanlı mı olacak? Kansız mı? 60 milyon buna karar verecek” diyordu. 5 Nisan 1994 tarihli kararlarını ilan ederken “son sosyalist devleti de yıktık” sözleriyle Kemalizmin sosyal devlet alanında sağladığı cılız da olsa kazanımları kastediyordu. 10 KAsım 1994: Anıtkabir’de Atatürk’e bir saldırı yapıldı. Saldırgan, “Taşlara, kemiklere secde etmeyin. Taşlar sizi kurtaramaz. Kur’ana davet ediyorum.” diye slogan attı. 1997: Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, “Laiklere şeriat enjekte edilecek” diyordu. 1997: Şevket Yılmaz , “Allah’ın size soracağı soru şöyle: Küfür düzeninde İslam Devleti olsun diye niye çalışmadın?” Hasan Hüseyin Ceylan, “Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır. Türkiye yıkılacak beyler!” Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, “Bu törenlere için kan ağlayarak katılıyorum. Bu düzen değişmeli. Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola harman ola. Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini eksik etmesin.” Şanlıurfa Belediye Başkanı Çelik, “Ben kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek, fıstık gibi olacak.” diyorlardı. Ve Nihayet Şubat 1997… Özal’ın halefi olan Başabakan Necmettin Erbakan, Başbakanlık Konutun’da verdiği iftar yemeğine Türkiye’nin İslami kanaat önderlerini davet ederek, toplumsal birliğe adım attı. Laiklikliğin tanımı değiştirilerek, “laiklik, din özgürlüğüdür”; “din ise birleştirici ve lâzımdır” denilmeye başlandı. Eğitim yoluyla bu ülkede, “iktidar olursak, içkinin içilip içilmeyeceğini referanduma götürürüz” diyen Tayyip Erdoğan gibi şeriat özlemcisi kafalar yetiştirildi. Bu kafa sahipleri, iktidar olup cesaret ettikleri taktirde çarşafı, Arap alfabesini, dört kadın ile evlenmeyi de referanduma götüreceklerinden, bir yandan uluslararası yeşil sermaye gücü, öte yandan da din istismarı yoluyla bunu topluma kabul ettirip uygulayacaklarından, artık hiç kuşkumuz kalmadı. 21 Ekim 1999: Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın Ergenekonca öldürülmesi. 18 Aralık 2002: Prof Dr. Necib Hablemitoğlu’nun Ergenekon örgütünce öldürülmesi. ——————————————————————————– [1]Çetin Yetkin, 12 Eylül’de İrtica, Ümit Yayıncılık, Birinci Baskı, Ankara 1994, s. 77. [2] Discorsi sopra Tite Livio, lib I, cp, XI. Aktaran: J.J.Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Öteki Yayınevi, Üçüncü Basım, Ankara Kasım 1999, s. 82. [3] Köprü, Mart 1987.

16 Nisan 2009 Perşembe

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ VE CUMHURİYET

20. YÜZYILDA TÜRKİYE’DE İSLÂMDAN ARITMA UYGULAMALARI KARŞISINDA İSLÂMÎ TEBLİĞİN ARAÇLARI VE BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ D. MEHMET DOĞAN 1 “Kur’ân’ı biz indirdik, onun koruyucuları da, şüphesiz biziz.” 2 “Eski Harb-i Umumi’de ve daha evvellerinde bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ müthiş infi¬lak etti; dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde bak¬tım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim : ‘Ana, korkma. Cenâb-ı Hakk’ın emridir. O hem Rahîmdir, hem Hakîmdir.’ Birden o halalette iken baktım ki, mühim bir zat bana âmirane diyor ki: ‘İ’caz-ı Kur’ân’ı beyan et.’ Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılabdan sonra Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek, i’cazı onun çelik bir zırhı olacak ve şu i’cazın bir nev’ini, şu zamanda izharına haddimin fev¬kinde olarak benim gibi bir adam namzed olacak. Ve namzed olduğumu anladım.” (Bediüzzaman) 1. Savaş sonrası ideolojisi ve İslâmdan arıtma devrimleri Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti’nin yıkılması, Hilafetin ilgası, Cumhuriyetin kurulması ve ardından gerçekleştirilen uygulamaları bir bütünlük içinde tanımlamak gerekmektedir. Sömürgeci güçler 1. Dünya Savaşı mağlubiyeti üzerine İslâm dünyasının önünde bir ümit adası olarak duran Osmanlı Devleti’ni yıkma imkânını ellerine geçirdiler ve uyguladılar. Bolşevik devriminin sirayet etme tehlikesi karşısında Anadolu Konferansı böyle bir devletin fiziki alanı yanında manevi tesir alanı konusunda da sonuçlar doğurdu. Lozan’dan sonra Türkiye’yi yönetenler galip güçlerin barıştan sonra görmek istedikleri İslâmdan uzaklaştırılmış, kültürel ve mânevi etkileri yok edilmiş bir ülkeyi oluşturdular. Bu dönemin fikri zemini “savaş sonrası ideolojisi” olarak tarif edilebilecek resmi görüşlerle ifade edildi. Türkiye Cumhuriyetinin ilk dönemlerinde gerçekleştirilen modernleşme programının halk desteği ile tatbik edilmesi mümkünden, cebren, zor kullanılarak tatbik edilmesi “savaş sonrası ideolojisi”nin gereklerine dayandırılabilir. 1930’larda Türkiye’yi yönetenler, ülkeyi İslâmdan kurtardıkları için övünmekte haklıydılar. 1922’den itibaren gerçekleştirdikleri uygulamalar hakikaten muazzamdı, hatta dehşet vericiydi. İslâmın siyasî ve sosyal etki uyandıran kurumlarıyla birlikte şeklî görünümlerini ve hatta paralel kültürünü de ortadan kaldırmışlardı. İş bu çer¬çevede Türk musikisinin yasaklanmasına kadar vardırılmıştı. Bu uygulamalar on yıl boyunca geniş tasfiye veya temizlik hareketleri ile birlikte yürütülmüştü. Tahminlere göre, tasfiye hareketleri sırasında öldürülenlerin sayısı Milli Mücadele’deki kayıplar¬dan fazla olmuştu. Bu dönemde İslâm tamamen merkezden kenara, şehirden köye, taşraya itildi. Resmiden gayri resmiye, meşrudan kanun dışına (legalden illegale) mahkûm edildi. Hatta bir süre Müslümanlıkla ilgili her türlü haber ve bilgilerin normal dolaşımda yer almasına, iletişim araçlarında yayılmasına izin verilmedi. Tevhid-i tedrisat (eğitim birliği, yani eğitim tekeli) ve tevhid-i neşriyat (yayın birliği-yayın tekeli) politikası birlikte yürütüldü. Bu dönemde itilmiş/bastırılmış İslâmın akademik öğretilebilirliği her seviyede tamamen ortadan kaldırıldı. Meşru (yasal) yaşanılırlığı-hiç olmazsa teorik olarak-imkânsız hale getirildi. Tefekkür olarak bile alan dışı bırakıldı. O yılların gazete ve dergilerini karıştıran, İslâmdan sadece “irtica” dolayısıyla yani menfi olarak bahse¬dildiğini göreceklerdir. O zamanların manzarasına bakıldığında görünen şuydu: Bu topraklar üzerinde sanki bin yıl İslâm kültürü var olmamış, insanlar onunla kimlik ve kişilik bulmamışlardı. Bir din pozitivist bir mantıkla yok edilebilir mi? Kökleştiği halkın içinden sökülüp çıkarılabilir mi? Devrin idarecilerine bakılırsa, bu mümkündü. İdeolojik eğitimle, İs¬lâmın hiç öğretilmediği dönemlerde din karşıtı veya dışı bir nesil meydana getiril¬meye çalışıldı. Bunun insanın fıtratından kaynaklanan sebeplerle tam başarıya ulaş¬maması bir yana, resmi öğretim de ülkenin büyük bir kısmına ulaşmıyordu. Latin alfabesi kendisinden beklenen sihirli atılımı gerçekleştirememiş, şefin iddialı nutkuna rağmen az zamanda herkes bu harflerle okur yazar olamamıştı! Sonraki dönemlerde bütün ümitler tahsilin yaygınlaştırılmasına bağlandı. Sanki bütün nüfus eğitimden geçirilince (bilhassa yüksek tahsil alınca) herkes dinsizleşecekti. Tahsilin dinsizleştirme politikası açısından yeterli olmadığı son yıllarda yüksek öğretimde gö¬rülen başörtülü genç kızlar dolayısıyla bir daha anlaşıldı. 2. Modern vasıtalara karşı geleneklik usüller Türkiye’nin son devir yazılı tarihinde yer almayan bazı kişiler ülkeyi yönetenlerin büyük bütçelerle, geniş kadrolarla, modern yayın araçlarıyla ve silahlı güçlerle ya¬pamadığını yapmaya muvaffak oldular. Türkiye’nin resmi tarihini yazanların menfi olarak bile bahsetmek istemedikleri, kitaplarında yer vermekten kaçındıkları bu kişi¬lerin arasında Bediüzzaman Said Nursî önemli bir yer tutmaktadır. Said Nursî kural dışı-ortam dışı itilmiş İslâmın alışılmamış (pasif) varoluşunu üstlenenlerden birisi, hatta birincisidir. Said Nursî, Cumhuriyet dönemi için yeni bir kişilik değildir aslında. Genç yaşında aktif olarak eğitimden siyasete çok ve çeşitli konularla ilgilenen Said Nursî, 1907’de Şark’da tasarladığı bir nevi üniversiteyi, Medresetü’z-Zehra’yı kurabilmek için İstan¬bul’a geldi. Bu tarihten sonra çok hareketli bir hayat yaşadı. 2. Meşrutiyet ilan edi¬lirken Meşrutiyet tarafdarı olarak Selanik’te idi. 1909’da İttihad-ı Muhammedi Fırka (parti)sinin kurucuları arasında yer aldı. 31 Mart Vak’ası dolayısıyla tutuklandı, fakat beraat etti. Said-i Nursî hayatının bu safhasında Kafkas Cephesinde savaş ve esaret dahil bir çok hadisenin içinde oldu. Milli Mücadeleyi desteklemiş olmasına rağmen, Milli Mücadeleden sonraki ortamdan ötürü Van’a gitti ve bir dağda münzeviyane yaşamaya başladı. Bir kaç talebesiyle yaşadığı bu hayat belki de sonraki pasif müca¬delesinin hazırlık safhasıydı. Şeyh Sait olayıyla ilintilenerek tutuklandı. Said Nursî daha sonra Isparta’nın ıssız, ulaşılması güç bir yöresi olan Barla’da ikamete mecbur edildi. Cumhuriyet yönetimi Said Nursî’yi bu ıssız yere sürerken onu etkisiz hale getirdiğini ve hatta bir anlamda yok ettiğini sanıyordu. Said Nursî bu sarp sürgün yerinde iki şeyi gösterdi. Birincisi “asgari şartlarda dahi islâm” olarak kısaca ifade edilebilir. Elinde hiç bir imkân olmadan, ulaşılması zor, küçücük bir köyde yaşamaktadır. Belki de bütün gıdası günde bir tas çorbadan ibarettir. İkincisi, çağdaş iletişim imkânlarının hiç birine sahip olmadan kitleleri etki¬leyen tebliğin mümkün olduğunu gösterdi. O bütün iletişim merkezleri kontrol al¬tına alınmış, yayın kanalları İslâma kapatılmış bir ülkede düşünme ve bunu yayma¬nın, böylece geniş taraftarlar kitlesine ulaşmanın mümkün olduğunu isbat etti. 3. “Asgarî şartlarda islâm”dan yeni şartlara uyma İslâmın merkezden kenara, şehirden taşraya kır kesimine-köye itildiği resmiden gayri resmiye, meşrudan kanun dışına (legalden illegale) mahkûm edildiği; hatta bir süre Müslümanlıkla ilgili her türlü haber ve bilgilerin normal dolaşımda yer almasına, iletişim araçlarında yayılmasına izin verilmediği 1920’lerde ve 1930’larda rejim İs¬lâmı yok edemedi. Bu hesaplanamayan durum, “asgarî şartlarda dahi islâm” diyebi¬len, günün genel geçer modern yayın teknolojisini kullanmadan tebliğini yapan ve böylece geniş kitlelere ulaşan, bir nevi pasif mücadele yürüten bilim ve maneviyat önderlerinin gayretlerinin sonucudur. Bu önderler içinde Said Nursî’nin çok özel bir yeri vardır. Bu dönemde İslâmın geleneksel öğretim merkezleri ve iletişim ağları ya kapa¬tılmış ya da gözetim altına alınmıştı. Bu yüzden Said Nursî düşüncesini gözetim al¬tında tutulan camiden neşretmedi. Aynı şekilde modern iletişim araçlarını kullanmak da imkânsız hale getirilmişti. Değil gazete, dergi çıkarmak, matbaalarda kitap bas¬tırmak dahi mümkün değildi. Nitekim Said Nursî’nin kitapları (risaleleri) ancak 1960’lara doğru Başvekil Adnan Menderes’in Seka’dan kağıt tahsisi ile basılabilmiş¬tir. Said Nursî Cumhuriyet yönetiminin binlerce kitap basan matbaalarına, yüzbin¬lerce tirajı olan gazete ve dergilerine, milyonlara ulaşan radyolarına karşı çok basit, çok iptidaî sayılabilecek metodlarla karşı koydu. Alışılmış, genel geçer teknolojileri kullanmadan kendine mahsus ve çok eski usullerle fikirlerini yaydı. Kitapları matba¬aları kullanarak çoğaltmak mümkün olmadığı için yazarak çoğaltma yoluna gidildi. Elle çoğaltma, ne kadar süratli olunursa olunsun, kütlevi üretimle karşılaştırılamı¬yacak kadar yetersiz kalmaktadır. Ayrıca toplumda okur-yazar olmayanlar da vardır ve çoğunluktadır. Bu noktada da yazılan metinlerin topluca okunması yoluna gidil¬mektedir. Daha sonra Bediüzzaman’ın talebeleri arasında ortaya çıkan yazıcı-oku¬yucu farklılaşmasının kaynağı da bu uygulamalardır. Cumhuriyet dönemine has resmi/icazetli mütefekkirlerin hepsi hafızalardan si¬linmiştir. Hatta Cumhuriyet devrinde mütefekkir yetişip yetişmediği dahi tartışılabi¬lir. Bu dönemde düşünürler yetişmişse, bunlar resmi ideolojinin dışında yer alan kimseler olmuştur. Said Nursî Cumhuriyet döneminde düşünmekten çok başka şeyler de yapmıştır. Bediüzzaman sürgün döneminde rejime karşı etkili fakat ilk ba¬kışta “pasif” olarak nitelenebilecek bir tavır geliştirdi. Onun 1950’lere gelindiğinde bir milyona yakın müntesibi olduğu tahmin ediliyordu. Said Nursî, dini tefekkür alanında nasıl hem gelenekci hem yenileyici bir ko¬numdaysa, siyaset konusunda da hem politika dışı-hem politik bir konuma sahip oldu. Said Nursî, her ne kadar siyasetin dışında durulması yönünde görüşlere sahip olduysa da yeri geldiğinde tek parti zihniyeti sürdüren CHP’ye karşı DP’yi destek¬lemekten de geri kalmadı. Dünyanın geçirmekte olduğu manevi buhrana dikkat çeken Said Nursî, “Manevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taun felaketi gittikce yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş bir sâri illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülle¬riyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze îman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum” derken, genel öğreti¬sinin dayanağını ortaya koyuyordu. Fakat onun içe dönük bir tarafı vardı ve muh¬temelen siyasetle rabıtası buradan geliyordu: “Bana ızdırap veren, yalnız İslâmın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi, onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt gövdenin içine girdi. Şimdi mukave¬met güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz, çünkü düşmanı sez¬mez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder.” Said Nursî, asgarî şartlarda tebliğini geleneklik metodlar kullanarak gerçekleşti¬rirken, şartlar değiştiğinde kitaplarının, risalelerinin çoğaltılmasına karşı koymadı. Yeni şartlar yeni imkânlar sağlıyordu ve bu imkânlardan istifade etmek gereki¬yordu. 1960’lara doğru risaleleri hem de DP’li başbakanın desteği ile yayınladı ve böylece yeni iletişim dönemi başlamış oldu. Bu onun vefatından bir kaç yıl önceye rastlıyordu. Dolayısıyla yokluğunda sürdürülecek bir tebliğ faaliyetinin araçları bel¬liydi. Bir taraftan, yeni şartların sağladığı yeni imkânlardan faydalanılırken, öte yandan politik zeminde de yeni imkânlar veya şartlar beliriyordu. Bu şartlara göre hareket etmek de gerekiyordu. Bu yüzden, Said Nursî yaşadığı dönem içinde politik tavır¬dan hiçbir zaman uzak durmadı. Siyaset mümkün olanın sanatıysa eğer, O mümkün olanı yaparak hayatını tamamlamıştı. Vefatından sonra ise kendisi için mümkün olmayanlar vuku buldu ve geniş bir politik hesaplaşmanın konusu olmaya devam etti. Cereyan eden hadiseler onun Şanlıurfa’da bir makamı olmasını önleyemedi, fakat belirli bir mezarı olmasını engel¬ledi. Muhtemelen bunun da bir hikmeti vardı. Çünkü bilinen bir mezarın nasıl bir zi¬yaretgâh olacağı ve nasıl ziyaret edileceği ayrı bir mesele teşkil edebilirdi... 4. Çağın araçlarını kullanarak ifade Yirminci yüzyıl Türkiyesinde Müslümanlığın mevcut öğretim ve iletişim araçları kullanılarak açıkca ifade edilmesi veya tebliği, 1924’den 1940’lara kadar neredeyse tamamen imkânsız hale getirilmişti. İkinci Meşrutiyet döneminde yayımlanan ve dönemin Mehmed Akif yönetiminde İslâmcı ilim ve fikir adamlarını bünyesinde toplayan fikir dergisi Sebilürreşad kapatıldıktan sonra dini düşüncenin yazılı ifade alanı kalmamıştı. Milli Mücadeleye milletvekili olarak katılan, İstiklal Marşını yazan Mehmed Akif Bey de, Türkiye’de yaşama ortamının tükendiğini görerek Mısır’a gitmek zorunda kalmıştı. Bu dönemde halk kitlelerine yönelik olarak basit bazı risa¬leler yayınlanmış fakat, aydınlara yönelik bir yayın gerçekleşmemiştir. İlk olarak 1939’a, Hareket adlı bir mecmua yayınlayan, Fransa’da felsefe dok¬torası yapmış Nureddin Topcu, aydınlar katında etkiler uyandıracak tarzda, Batı me¬deniyeti ve teknolojisi eliştirisiyle birlikte İslâmın değerini telaffuz etmiştir. Şubat 1939 tarihini taşıyan ilk sayıda Topcu “Rönesans hareketleri” başlıklı yazısında Tür¬kiye’de Batı medeniyeti, ilmi ve teknolojisinin sarsılmaz bir prestije sahip olduğu bir sırada eleştirici bir görüş ortaya koyar: “Büyük sanayiin 20. asırda kazandığı rakipsiz hâkimliği, zümre istibdadını hazırlayan, gayesi herşeyi tanımaktan ibaret olan 19. asrın idealsiz müsbet ilimciliği olmuştur. Müsbet ilim, rûhî ve ahlâkî kıymetlerle in¬sanlık içinde bir rönesans yaratacak yerde, Avrupa milletlerinin insanlığı gittikce daha mükemmel ve teminatlı şekilde istismar edebilmeleri için arzın ham maddeleri üzerindeki sarsılmaz saltanatlarını temin etti.” Bu fikirlerin, kısa süre önce söylenmiş ve yaygın bir resmi düstur halinde kabul edilmiş olan “Hayatta en hakiki mürşit müsbet ilimdir, fendir” vecizesi ile karşılaştırılması nasıl bir muhtevaya oturduğunu gösterecektir. Nureddin Topcu kurtuluşu, çözümü Avrupa’dan bekleyen aydınlara Avrupa’nın kendini kurtaracak iç dinamiklerden yoksun olduğunu ifade ettikten sonra, asrın rö¬nesansını kendimizden bekleyebileceğimizi, bunu mümkün kılabilecek en önemli şartın Avrupanın dışında bulunmamızda yattığını ifade eder: “Avrupa medeniyetinin içine girmiş olan Avrupa haritasının dışında bulunan bizim gibi bir millet asrımızın rönesansını kendinde bekleyebilir. Bu rönesansı yapmamızı mümkün kılan en esaslı şart, Avrupa haritası dışında, Avrupalılık hırsına ve hodgâmlığına bürünmekten uzak kalmamızdır.” Nureddin Topcu aynı yazıda, İslâmın 10. asırda Anadolu’nun güney doğusun¬daki Harran’da gerçekleştirdiği rönesansdan bahseder. En azından bu bile “rönesans” kelimesini Batıya mahsus sayan anlayışı duraksatacak bir yaklaşımdır. Topcu, Anadolu’daki millet varlığının, insan kaynağının bu rönesansın mahsulü ol¬duğunu da öne sürer. “Onuncu asırda Harran’da doğan İslâm rönesansı ahlâkî fey¬zini İslâmın mevsuk şekli olan tasavvufta verdi ve bu hareket ilk hamlesiyle, İslâm dinine giren Türkmenden o asırlarda Anadolu’da bir millet yarattı. Biz bu rönesan¬sın yarattığı milletiz.” Batıda eğitimini tamamlamış bir Müslüman düşünür olarak Nureddin Topcu, Türkiye’nin yakın tarihinde Batı tarzı eğitimden geçmiş aydın Müslüman tipinin oluşumunda önemli rol oynamıştır. Bu alanda müessir ve popüler isim daha ince şair ve edip olarak büyük şöhret kazanmış olan Necip Fazıl’dır. 1943’den itibaren aralıklarla yayımladığı Büyük Doğu mecmuasında daha vülger ve ajite edici tarzda bir neşriyat yürütmüştür. Topçu, politik yaklaşımlardan neredeyse tamamen uzak dururken, Necip Fazıl, her zaman siyasi tavırlar ortaya koymaya, geliştirmeye ve siyasi ilişkiler kurmaya yönelmiştir. Dikkati çeken nokta, her ikisinin de tahsillerini Avrupa’da tamamlamış veya sürdürmüş olmalarıdır. Topçu ile Necip Fazıl’ın müşte¬rek noktaları bununla da bitmiyordu, her ikisinin de 1930’larda tanıştıkları nakşî şeyhleriyle ilişkilerinden sonra böyle bir mecraya girmeleri diğer önemli bir ortak taraflarını teşkil ediyordu. Cumhuriyetten sonra İslâmın ifade yollarından birisi, nasıl Said Nursî’nin ve bazı başka ilim ve din adamlarının takip ettiği asgarî şartlarda ve geleneklik metodlarla ve bir kısım eski imkânlarla tebliğ ise, ikincisi de yeni iletişim araçlarını kullanarak kitlelere açıkca mesajlar vermektir. 5. Eski ifade tarzlarından yeni iletişim araçlarına Cumhuriyetten sonra merkezden kenara, şehirden taşraya-kır kesimine, legal¬den illegale itilmek istenen İslâmın ifade yolları üzerinde dururken iki ayrı yol üze¬rinde durduk. Bu yollardan birincisi, bazı geleneklik usullerle yetişmiş ilim ve din adamlarının takip ettiği asgarî şartlarda, geleneklik metodlarla ve bir kısım eski im¬kânlarla tebliğ; ikincisinin de yeni iletişim araçlarını kullanarak kitlelere açıkca mesaj¬lar vermek olduğunu belirttik. Birinci yolu takip edenlerin çok partili hayata geçişten sonra bir taraftan politik zeminde kendilerini ifade etme biçimleri, öte yandan da yeni iletişim araç ve imkân¬larından faydalanma konusunda takip ettikleri usullerde farklılaşmalar yaşandı. 20. yüzyılın başlarında aktif olarak siyasetin içinde bulunan Said Nursî, Cumhuri¬yetten sonra siyasetten tamamen uzaklaşmış, halkın imanını kurtarmayı amaçlayan pasif olarak nitelenebilecek bir tebliği yolu seçmişti. Çok partili hayata geçişten sonra Said Nursî 2. Meşrutiyet dönemindeki gibi aktif siyasete dönmedi, ama siya¬setin dışında da kalmadı. Tek parti zihniyetini sürdüren CHP’ye karşı DP’yi destek¬leyecek tarzda tutum aldı. Bu aynı zamanda baskıdan belli ölçüde kurtulmuş bir ke¬simin olağan şartlara uyumu ile ilgili bir mesele idi. Said Nursî asgari şartlarda top¬lumun hem sosyal hem kültürel bakımlardan en alt kesimleriyle ilişki kur¬muş/kurmak zorunda kalmış ve görüşleri bunlar arasında yayılmıştı. Hayatının son döneminde risaleleri basılma imkânı bulan Said Nursî açısından zemin yeni şartlara hazırlanmış bulunuyordu. Said Nursî’nin vefatından sonra bir taraftan basılı metinler, çeşitli engellere rağ¬men yayılırken, öte yandan eski usulle yazarak ve okuyarak fikirlerin yaygınlaştırıl¬ması yolu devam etti. Zaman içinde tahsil ve meslek itibarıyla değişen bir müntesip¬ler zümresi ortaya çıktı. Tahsil seviyesi yükseldi, bürokraside, üniversitede ve ticarî hayatta belirli güce sahip müntesiplerle Nurculuk bu anlamda kendisini belli ölçüde yenilemeye muvaffak oldu. Bununla birlikte, şartlar değiştiği halde değişmeyen ta¬rafları ağır basan bir akım olarak dikkati çekti. Bu bilhassa eski politik tavırların sür¬dürülmesi konusunda yaşandı. Nurculuk geneli itibarıyla siyasette tutucu bir yorum olarak sabitleşmeye yüz tuttu. Bu akımın içinden çıkmış olanlar, imkân olduğu halde bir hayli gecikmiş olarak yeni iletişim araçlarını kullanmaya başladılar. Nurculuğun ilk süreli yayını olarak 1967’de yayımlanmaya başlanan haftalık İttihad’ı gösterebiliriz. İttihad dört yıl ya¬yımlandı, günlük bir gazeteye dönüşmek için kampanya açtı. Bu kampanyanın so¬nunda Yeni Asya gazetesi 1971’de ortaya çıktı. Yeni iletişim araçlarının kullanıl¬maya başlanması Risale-i Nur müntesipleri arasında tartışmalara yol açtı. Bir kısmı tamamen eski metodlarla çalışma yolunu seçtiler. Halen de yayınını devam ettiren Yeni Asya, zaman zaman isim değişikliğine uğradı. Bunlardan en yaygın olan Yeni Nesil, bir süre Yeni Asya ile birlikte farklılaşmış bir kesimin gazetesi olarak da yayım¬landı. Yeni yayın organları, uzun süre önder rolü oynayacak bir isim ortaya çıkarmadı. Bu yüzden geleneklik menşeli bu akım iletişimde yenilikcilik, siyasette tutuculukla belirginleşti. Yeni iletişim araçlarının meydana getirdiği farklılaşmalar, dini muhteva taşıyan bir parti (Milli Nizam Partisi)nin ortaya çıkışı sırasında da yaşandı. 6. Bütün imkânlarla İslâm! Nurcular asgari şartların İslâmını temsil ettikleri için hiçbir zaman siyasî yolu ön¬celikle tercih etmediler. Değişen şartlara rağmen siyaseti ehven-i şer politikası ola¬rak yürüttüler. Bediüzzaman Said Nursî’nin fikirleri vefatından sonra, eskiden olduğu gibi iç dolaşımda kullanırken, yeni iletişim araçları devreye girince tereddütler hasıl oldu. Baştan hiç böyle yollara tevessül edilmemesini isteyenlerle, bundan yana olanlar arasında bir farklılaşma meydana geldi. Daha sonra iletişim araçları çerçevesinde farklılaşmalar oluştu. “Asgarî şartlarda azamî İslâm” ilkesinden geçip gelen Risale-i Nur müntesipleri, yeni şartlar ve imkânları kullanma konusunda tereddütlerini ağır işleyen bir süreçte izale edebildiler. Bu süreç, farklılaşmaların, ayrımlaşmaların süreci oldu aynı za¬manda. Geleneklik metodlar yerine yeni iletişim araçlarının ikame edilmesinden çok, si¬yasette oynayacak rol konusunda daha ağır işleyen bir süreç sözkonusu olmuştur. Siyasetin merkezi rol oynar göründüğü bir toplumda siyasetin içinde olmak kadar dışında olmak da siyasî bir tavır olarak etkili olabilir. Ancak Nur toplumunun siyase¬tin ne içinde ne dışında olması anlamına gelen muhafazakâr tutumu günümüze ka¬dar tam bir siyasi tavrın ortaya konulmasına engel teşkil etmiştir. Şüphesiz, 1970’lerde Milli Nizam Partisi’nin kurulması, daha sonra bunun Milli Selamet Parti¬si’ne dönüşmesi sırasında cemaat arasında siyasetle ilişkiler konusu etkili şekilde gün¬deme geldi. Bu partilerin kuruluş dönemlerinde Nurcu kimliği taşıyan bazı isimler de önemli roller üstlendiler. Partileşmenin, yalnız Cumhuriyet dönemi için değil, bütün dönemler için yeni bir tarz ve kurum olarak ortaya çıkmadığı gözden uzak tutulmalıdır. İçinde bulunu¬lan şartlarla çok yakından ilişkili bu yeni tarzın ne şekilde yorumlanması veya kabul¬lenilmesi gerektiği tabii olarak kolayca sonuca ulaştırılabilecek bir husus sayılamaz. Yeni partiye karşı tutum alış şartlara uyum kabiliyetinde tıkanmalara ve netice ola¬rak katılaşmaya yol açtı. Said Nursî bir tebliğci olarak katı kuralları, bürokrasisi olan bir teşkilata vücut vermemişti. Böyle bir teşkilatlanma gereksiz görülmese bile her halde imkânsızdı. Kurallı teşkilatların takibi ve engellenmesi her zaman mümkündür. Asgarî şartlarda ve sürekli tebliğ konusunda bir örnek teşkil eden Said Nursî bütün hayatını buna göre tanzim etmiş, evlenmeyerek kendini dâvâsına vakfetmişti. Daha sonraki dö¬nemlerde onun yolundan giderek, hayatını vakfeden isimler dolayısıyla belki siyasi parti kurmak kadar etkili bir yenilik meydana getirilmiştir. Bu bir nevi sürekli teb¬liğciler kadrosunun günlük hayatın gaileleri yerine kendilerini tamamen üstadları gibi dâvâlarına vermeleri şüphesiz önemli sonuçlar doğurmuştur. 1970’lerde bir vaiz olarak tanınmaya başlayan Fethullah Gülen, Risale-i Nur akımı açısından yeni şartlara uyum konusundaki farklılığı ile temayüz etmiştir. Onun, Said Nursî’nin tebliğ mekânı olmayan camide tebliğ yolunu seçmesi de yeni şartlara uyumun belirtilerindendir. Çünkü cami 1970’lerin Türkiyesinde 1920’lerdeki, 1930’lardaki konumundan hayli farklı bir konumdadır artık. Yeni cami yapılmasının dahi yasaklandığı bir dönemden sonra halk kitleleri bir taraftan binlerce cami inşa etmiş, öte yandan da bu mekanları dolduran cemaatler ortaya çıkmıştır. Bir diğer yenilik de, devletin din adamı yetiştirme konusunda İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri açmaya yönelmesidir. Camiler bu anlamda sadece belirli müntesipler zümresinin değil, geniş bir yelpazeden gelen cemaatin mekanı olarak yaygın bir tebliğe açık durumdadır. Fethullah Hoca ile irtibatlı sayılan kesim medyaya, Nurcuların doğrudan siyasete girmemesi gibi doğrudan kendi kimlikleri ile girmek yerine dolaylı bir geçiş yaptılar. Hâlâ da daha genel bir kimlik ifade edecek tarzda yayınlarını sürdürüyorlar. Dış¬laşma konusunda gazete, radyo ve televizyonlar yanında eğitim kuruluşlarına da büyük ağırlık veriyorlar. Bir taraftan hasta bir asrın ihtiyacı olan eğitim verilirken öte yandan daha sadeleştirilmiş bir nurculukla daha genel bir İslâm dokusu oluştur¬maya çalışıyorlar. Bediüzzaman’ın hayatı dikkate alındığında ona nisbet edilen cemaat içinden çı¬kan Fethullah Hoca’nın bir iletişim araçları ağının ortasında durduğu hemen dikkati çekecektir. Esasen bu da tabiî bir süreç olarak kabul edilebilir. Onun bir vaiz olarak tanınmaya başladığı yıllar, ses kasetlerinin devreye girdiği bir döneme rastlamak¬tadır. 1970’lerde Fethullah Gülen’in vaazları kasetlerle büyük bir yaygınlık kazandı, geniş kitlelere ulaştı. Daha sonra aynı şey görüntü kasetleri ile de devam etti. Yeni şartların ortasında duran o ve bağlıları mümkün olan bütün iletişim araç ve kanalla¬rını kullanma konusunda fazla tereddüt göstermediler. Fethullah Gülen’in kişilik ola¬rak özel yönelimleri de ilgi çekicidir. Çeşitli sanat dallarına eğilimi olduğu, son dö¬nemin iki büyük şairi Yahya Kemal ve Necip Fazıl’ı hatırlatan şiir yazdığı biliniyor. Daha önemlisi bu şiirlerinin bestelenerek sunulmasını da en azından onaylaması üzerinde durulması gereken bir noktadır. Bugün bulunulan nokta, Said Nursî’nin asgari şartlarda İslâmından farklı bir nok¬tadır. Yeni alanlar, yeni imkânlar ve vasıtalar mevcuttur. Yeni imkân ve vasıtalar arasında siyaseti yok saymak mümkün değildir. Buna rağmen, medya ve eğitim sa¬cayağının üçüncü ayağı konumundaki siyaset henüz açıkca görünmemektedir. Son zamanlarda ortaya çıkan dışlaşma çabalarını üçüncü ayağın yerine konulması dene¬mesi olarak nitelemek mümkündür. Ancak, siyaset konusunda hep teenniyle hare¬ket eden bir akımın önüne imkânlar belirince politik bir taraf şeklinde ortaya çıkma hususunda karar vermesinin yine de kolay olmayacağı söylenebilir... ____________________ 1 D. MEHMET DOĞAN (Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı) 1947 yılında Ankara Kalecik’te doğdu. Ankara Gazi Lisesi’nden sonra, SBF Basın ve Yayın Yüksekokulu, Radyo-Televizyon Uzmanlık Bölümü’nden 1972’de mezun oldu. Türk Tarih Kurumu Yeni Araştırma Merkezi’nde (dokümantalist, 1972-1974), TRT kuru¬munda (Genel Müdür Danışmanı, 1977-1978) çalıştı. Bu arada Büyük Türkçe Sözlük’ü hazırladı. 1980’de Kültür Bakanlığı Sinema Dairesi’nde sözleşmeli film yapımcısı ve senaryo yazarı olarak çalışmaya başladı. Film Denetleme Kurulu üyeliği yaptı. Zaman gazetesi yayın kurulunda yer aldı ve “Kimlik” başlığı altında günlük yazılar yazdı (1986-1987). Bir süre Yörünge dergisinde hafta¬lık yazılar yazdı (1991-1992). Akit gazetesinde günlük yazılar yazmaktadır. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yazarlık dersleri vermektedir. Türkiye Yazarlar Birliği, Mehmed Akif Fikir ve Sanat Vakfı ile Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı’nın kurucularından olan Doğan, halen Türkiye Yazarlar Birliği’nin Genel Başkanı’dır. Yayınlanmış eserleri: Batılılaşma İhaneti, Tarih ve Toplum, Büyük Türkçe Sözlük, Halka Karşı Demokrasi, Cami¬deki Şair-Mehmed Akif, Türkiye’de Darbeler Müdahaleler ve Siyasî Sistem, Kemalizm, Ailenin Kitaplık Kılavuzu, Kültürel Savaş ve Savaş Kültürü, İletişim veya Dehşet Çağı. 2 Hicr/9.