15 Mart 2009 Pazar

Mehmet Akif Ersoy Üstad’ın Hayatı Kronolojisi

Mehmet Akif Ersoy Üstad’ın Hayatı Kronolojisi

1873: Mehmet Akif İstanbul Fatih Sarıgüzel'de doğdu

1877: Mehmet Akif 4 yaşında mahalle mektebine başladı

13 Şubat 1878:

İkinci Abdülhamit Meclis-i Mebusan'ı kapatarak 33 yıl sürecek dönemini başlattı.

1879: Akif, 7 yaşında Emir Buhari İlkokulu'na başladı.

1882: 3 yıllık ilkokulu bitirerek, 9 yaşında Rüştiye'ye girdi.

1885

12 yaşında Mekteb-i Mülkiye'nin lise kısmına başladı.

1887: 14 yaşında, Mekteb-i Mülkiye'nin yüksek kısmına girdi.

1887-1888: Evleri yandı ve babası öldü.

1888: Akif, 15 yaşında, Baytar Mektebi'ne girdi.

3 Kasım 1892: 19 yaşında, bilinen ilk şiirlerinden "Destur"u yazdı.

14 Aralık 1893: 20 yaşında, Baytar Mektebi'ni bitirerek memurluğa başladı.

1894:21 yaşında, İsmet Hanım'la evlendi. Edirne'de gezici görevde bulunuyor.

14 Mart 1895: 22 yaşında, yayımlanan ilk şiiri "Kur'an'a Hitap" Mektep Mecmuası'nda çıktı.

1896

23 yaşında, Beşinci Ordu'ya at satın almak için Adana'ya sonradan Şam'a kadar gitti.

20 Mayıs 1897: Türk-Yunan Savaşı başladı.

1897: Bazı şiirleri Resimli Gazete'de yayımlandı (24 yaşında). Cemalettin Efgani İstanbul'da öldü.

1899: Muhammed Abduh, Mısır Müftülüğü'ne atandı.

26 Haziran 1903: "Hersekli Arif Hikmet" manzumesini yazdı.

1905: Rusya'da Çarlığa karşı geniş ayaklanmalar; Muhammed Abduh öldü; Tevfik Fikret "Tarih-i Kadim"i yazdı. Orman ve Meadin ve Ziraat Nezareti Beşinci Şube Baytar Müfettiş Muavinliği'ne atandı.

4 Ekim 1906: İlk görevinin yanında, (33 yaşında) Halkalı Ziraat Mektebi'ne kompazisyon öğretmeni olarak da atandı.

29 Aralık 1906: "Küfe"yi yazdı.

25 Ağustos 1907: (34 yaşında). Çiftlik Ziraat Mektebi Türkçe öğretmenliğine atandı.

28 Ocak 1908: "Seyfi Baba"yı yazdı.

23 Temmuz 1908: İkinci Meşrutiyet ilan edildi.

28 Temmuz 1908: Mehmet Akif, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne kaydoldu.

27 Ağustos 1908: Sebilürreşat'ın ilk sayısı ve Akif'in bu dergide ilk manzumesi "Fatih Camii" yayımlandı.

11 Kasım 1908: Darülfünun Edebiyat Müderrisliği'ne atandı.

17 Aralık 1908: Meclis-i Mebusan açıldı.

13 Nisan 1909: "31 Mart" Ayaklanması başladı.

27 Nisan 1909: İkinci Abdülhamit tahttan indirildi. Sultan Reşat padişah oldu.

1911: (38 yaşında). İlk kitabu Safahat Birinci Kitap adıyla yayımlandı.

29 Eylül 1911 :Türk-İtalyan Savaşları başladı.

5 Mart 1912: Yazılarının yayınlandığı Sıratı Müstakim, sebillürreşat olarak adını değiştirdi.

1912: (39 yaşında) Safahat, İkinci Kitap "Süleymaniye Kürsüsünde" yayımlandı.

15 Ekim 1912: Türk-İtalyan Savaşı sona erdi.

8 Ekim 1912: Balkan Savaşları başladı.

23 Aralık 1912 : Akif İstanbul'dan Mısır'a gitti.

6 Ocak 1913: Balkan Savaşları'nı sonuçlandırmak için toplanan Londra Konferansı sonuçsuz olarak dağıldı.

20 Şubat 1913: Akif, Mısır'dan İstanbul'a döndü.

23 Ocak 1913: İttihatçılar Babıâli Baskını'nı düzenleyerek iktidara hakim oldular.

2 Şubat 1913: Akif (40 yaşında). Beyazıt Cami Kürsüsü'nde halkı birliğe ve yurt savunmasına çağırdı.

7 Şubat 1913: Fatih Cami Kürsüsü'nde konuştu.

5 Mart 1913: Edirne teslim oldu.

11 Mayıs 1913: Akif memurluktan istifa etti.

30 Mayıs 1913: Londra Antlaşması'yla Edirne Bulgarlara bırakıldı.

Mayıs-Haziran Safahat, Üçüncü Kitap "Hakkın Sesleri" yayımlandı.

29 Haziran 1913: İkinci Balkan Savaşları başladı

10 Temmuz 1913: "Fatih Kürsüsü'nde" uzun manzumesi Sebilürreşat'ta yayımlandı.

21 Temmuz 1913: Edirne kurtarıldı.

10 Ağustos 1913: Bükreş Anlaşması'yla Balkan Savaşları sona erdi.

14 Ağustos 1913: Akif'in ilk "Tefsir Serif"i yayımlandı.

1914: "Fatih Kürsüsünde" kitap olarak yayımlandı. Yılın ilk aylarında Akif Mısır'a gitti, Medine'ye kadar yolculuk yaptı.

29 Ekim 1914: Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'na girdi.

Aralık (?) 1914: Akif (41 yaşında). Almanların elindeki esir Müslüman askerlerine propağanda yapmak amacıyla Almanya'ya gönderildi.

5 Mart 1915: Akif (42 yaşında). Berlin Hatıraları'nı bitirdi.

8 Nisan 1915: Berlin Hatırları yayımlanmaya başladı.

25 Kasım 1915 : Sebiürreşat yayınına 5,5 ay ara verdi.

1916 (ilk Ayları) : Akif (43 yaşında). Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan'a Gezisi 4-5 ay sürdü.

10 Mayıs 1916: 5,5 aylık aradan sonra Sebilürreşat yeniden yayımlandı.

26 Ekim 1916: Sebilreşşaü 20 ay kadar yeniden kapandı.

1917: Safahat, Beşinci Kitap Hatıralar yayımlandı; (44 yaşında) Akif, Lübnan'a geri döndü; Dar-ül Hikmet-ül İslamiye başkatipliğine atandı.

4 Temmuz 1918: Sultan Reşat öldü. Vahdettin tahta geçti.

17 Temmuz 1918: Sebilüreşşat, yeniden yayına başladı.

1918 : "Süleymaniye Kürsüsünde" nin üçüncü basımı, Hakkın Selleri ve Hatıralar'ın ikinci basımları yapıldı.

30 Ekim 1918: Mondros Ateşkes Anlaşması imza edildi.

13 Kasım 1918: İtilaf donanması İstanbul'a geldi.

21 Aralık 1918: Meclis-i Mebusan kapatıldı.

26 Aralık 1918: Akif'in "Hala mı Boğuşmak" manzumesi yayımlandı.

15 Mayıs 1919: İzmir işgal edildi.

19 Mayıs 1919: Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktı.

12 Haziran 1919: Sebilürreşat, mandacılığa karşı çıktı.

26 Haziran 1919

Sebilürreşat, Türklerle Arapların ayrılamayacağını yazdı.

23 Temmuz 1919

Erzurum Kongresi açıldı.

4 Eylül 1919

Sivas Kongresi açıldı.

18 Eylül 1919

Akif (46 yaşında). Asım, Sebilürreşat'ta yayımlanmaya başlandı.

12 Ocak 1920

Son Osmanlı Mebuslar Meclisi açıldı.

22 Ocak 1920

(47 yaşında) Dar-ül Hikmet-ül İslamiye üyeliğine atandı.

23 Ocak 1920: Akif Balıkesir'de Zağanos Paşa Camii'nde halkı düşmana ve bozgunculara karşı birlik olmaya çağırdı.

16 Mart 1920:İstanbul İtilaf Devletleri'nce işgal edildi.

11 Nisan 1920:Şeyhülislamlık fetavası yayımlandı. Akif (47 yaşında). İstanbul'dan gizlice Anadolu'ya geçti.

23 Nisan 1920: Büyük Millet Meclisi açıldı.

28 Nisan 1920:Hakimiyeti Milliye Mehmet Akif'in Ankara'ya geldiğini yazdı.

3 Mayıs 1920: Dar-ül Hikmet-ül İslamiye'deki görevine son verildi.

6 Mayıs 1920: Sebilürreşat'ın İstanbul'da son sayısı yayımlandı.

3 Haziran 1920:Biga'da adaylar arasında en yüksek oyu alarak mebus seçildi.

5 Haziran 1920:Burdur Mebusluğu Meclis'te onaylandı.

Haziran 1920 İsyancıları bastırmak üzere Konya'ya gönderildi. Daha sonra Burdur ve Antalya'ya gitti.

15 Temmuz 1920:Mehmet Akif, Meclis'te ant içti. Eşref Edip, Kastamonu'ya geldi.

17 Temmuz 1920: Burdur Mebusluğu'nu tercih ettiğini Meclis Başkanlığı'na bildirdi. (18 Temmuz'da görüşülüp onaylandı.)

4 Ekim 1920:Basın ve Haber alma Genel Müdürlüğü, Meclis Başkanlığı'ndan Akif'in "irşat" için Kastamonu'ya gönderilmei iznini istedi.

19 Ekim 1920:Kastamonu'ya geldi.

25 Ekim 1920:Batı Cephesi Komutanlığı'nın isteğiyle, Maarif Vekaleti'nin İstiklal Marşı yarışması açtığı haberi Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı.

5 Kasım 1920:Açıksöz'de ilk manzumesi yayımlandı: "Kır Ağası'nın Rüyası."

5 Kasım 1920:Kastamonu Nasrullah Camii'nde Sevr Anlaşması'nı anlatarak halkı birliğe ve milli mücadeleye çağırdı. Avrupa'ya karşı Moskova yönetimiyle iyi ilişkiler geliştirilmesini savundu.

28 Kasım 1920:Sebilürreşat'ın Anadolu'da ki ilk sayısı Kastamonu'da, Akif'in Nasrullah Camii Kanuşmasıy'la yayımlandı.

3 Aralık 1920:Kastamonu ilçelerinde yaptığı konuşmalar nesterilmeye başladı.

24 Aralık 1920:Akif ve Eşref Edip Kastamonu'dan Ankara'ya gitti.

3 Şubat 1921:Sebilürreşat'ın Ankara'da ilk sayısı yayınlandı.

5 Şubat 1921:Maarif Vekili Namdullah Suphi Tanrısever bir mektupla Mehmet Akif'e başvurarak İstiklal Marşı Yarışması'na katılmasını istedi.

8 Şubat 1921:Meclis Kürsüsü'nde tek konuşmasını yaptı. Tevfik Paşa Hükümeti'ne yumuşak bir cevap yazılmasını önerdi. Mustafa Kemal buna karşı çıktı.

10 Şubat 1921:Elcezire Cephesi Komutanı Nihat Paşa, Akif'e bir mektup yazarak Nasrullah Camii Konuşması'nı ödü. Onun Diyarbakır'da kitapçık halinde basıldığını haber verdi.

17 Şubat 1921:"İstiklal Marşı" Hakimiyeti Milliye ve Sebilürreşat'ta yayımlandı. (Açıksöz'de 21 Şubat tekrar Hakimiyeti Milliye; 14 Mart, Gaye-i Milliye; 26 Mart; Yeni Giresun

26 Şubat 1921:İstiklal Marşı konusu Meclis'e getirildi. Seçimin Meclis genel kurulunda yapılması kararlaştırıldı.

1 Mart 1921:İstiklala Marşı Meclis'in ikinci çalışma yılının açılışında okundu, alkışlarla karşılandı.

12 Mart 1921:(Akif 48 yaşında) İstiklal Marşı Meclis'te tartışılarak kabul edildi.

Mart 1921 Marş için beste yarışması açıldı.

19 Mart 1921:Akif'in de içinde olduğu Anadolu'da bir İslam kongresi için hazırlık kurulu ilk toplantısını yaptı.

1 Nisan 1921:Besteci Ali Rıfat Bey, bestelediği İstiklala Marşı'nı Kadıköy Apollon Tiyatrosu'nda çaldı.

14 Nisan 1921:(15 Nisan'da Sebilürreşet'ta) "Süleyman Nazif'e" Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı.

30 Nisan 1921:Akif'in Afgan elçiliği ziyareti Sebilürreşat'ta neşredildi.

7 Mayıs 1921:"Bülbül" Sebilülreşat'ta yayımlandı.

9 Mayıs 1921 :Sebilülreşat-Hükümet ilişkileri Meclis'te tartışıldı.

10 Mayıs 1921:Akif'in de üye olarak gösterildiği Birinci Grup Mustafa Kemal tarafından kuruldu.

23 Ağustos 1921:Sakarya Savaşı başladı ve 13 Eylül'de kazanıldı.

12 Eylül 1921:Akif'in Afgan Elçiliği'ni ziyareti Açıksöz'de yayımlandı.

24 Eylül 1921:(Ali Şükrü'nün konuşması) Kayseri'ye taşınan Sebilülreşat'ın buradaki ilk ve tek sayısı ile birlikte yayımlandı.

1 Kasım 1921:İstiklal Marşı'ını bestelenmesi konusu Meclis'te tartışıldı. Genel kurul beste seçiminin İstanbul'da yapılması isteğini reddetti.

19 Kasım 1921

Ali Rıfat Bey'in bestesi Yarın gazetesinde yayımlandı.

10 Aralık 1921: 2,5 aylık bir aradan sonra Sebilürreşat yeniden Ankara'da yayımlandı.

31 Aralık 1921:Akif ve arkadaşlarının İstanbul'daki ahlaksızlıkların kınanmasıyla ilgili önergesi tartışılarak kabul edildi.

3 Nisan 1922:(Akif 49 yaşında) "Leyla" Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı.

26 Temmuz 1922 : Akif, İstiklala Mahkemeleri aleyhine oy kullandı.

29 Temmuz 1922:Üç milletvekiliyle birlikte Akif'in, askerlerin bayramını kutlamak üzere cepheye gittiği açıklandı.

26 Ağustos 1922:Türk ordusu Büyük Taarruz'a başladı.

9 Eylül1922:Türk ordusu İzmir'e girdi. Meclis'te Sebilürreşat'a yardım konusu tartışıldı. Basına hükümet yardımı kesildi.

1 Kasım 1922:Padişahlık kaldırıldı.

16 Aralık 1922:Akif, Eğitim Komisyonu Başkanlığı'ndan istifa etti.

19 Ocak 1923: 2 ay ve 7 günlük bir aradan sonra Sebilülreşat yeniden yayımlandı.

29 Ocak 1923:Yunus Nadi'nin Cumhuriyet'te "Yeni bir Savaş Devri" başlıklı yazısı mecliste tartışıldı. Akif ve arkadaşlarının yazıya itirazları kabul edilmedi.

27 Mart 1923: Atatürk'le muhalefetin sözcüsü Ali Şükrü Bey kavga halindeydi. Sahneye çıkan Topal Osman Ağa, Ali Şükrü'yü bir bağ evinde öldürdü

1 Nisan 1923:Meclis, seçimlerin yenilenmesi kararını aldı.

12 Nisan 1923:Sebilürreşat'ın Ankara'da son sayısı çıktı.

Mayıs 1923 Mehmet Akif 50 yaşında, İstanbul'a döndü.

16 Mayıs 1923:Sebülürreşat, taşınmasından 3 yıl sonra yeniden İstanbul'da yayımlanmaya başladı.

Ekim 1923 Abbas Halim Paşa'nın çağrısına uyan Mehmet Akif kışı geçirmek üzere Mısır'a gitti. (1924 baharında dönecek, kışın yeniden gidecek,1925 baharında tekrar gelecek ve sonbaharında yeniden gidecektir.)

29 Ekim 1923:Cumhuriyet ilan edildi.

3 Mart 1923:Halifelik kaldırıldı. Eğitimin birleştirilmesi yasası çıktı. Şer'iye ve Evkaf Vekaletleri kaldırıldı.

5 Mart 1925:Sebilürreşat'ın son sayısı yayımlandı.

6 Mart 1925:Hükümet, diğer bazı yayım organlarıyla birlikte Sebilürreşat'ı kapattı

Mayıs 1925 Sebilürreşat'ın sahibi ve müdürü Eşref Edip Fergon, İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmak üzere tutuklanda.

1925:Polis tarafından takibe alınan Mehmet Akif (52 yaşında) Mısır'a gitti.Vatan Haini muamelesi görmesi onu üzdü

2 Eylül 1925:Bakanlar Kurulu türbe ve zaviyelerin kapatılmasını (Kanun: 30 Kasım), memurların şapka giymesini (Kanun: 25 Kasım) kararlaştırdı.

4 Şubat 1926: Şapka Kanunundan 2 yıl önce yazmış olduğu "Frenk Mukallitliği ve Şapka" adlı kitabında Şapka Kanununa muhalefet ettiği gerekçesi idam edildi.

17 Şubat 1926:İsviçre Medeni Kanunu uyarlanarak kabul edildi.

1926:Annesi 90 yaşında İstanbul'da öldü. 53 yaşındaki Akif, Mısır Darülfünunu Edebiyat Şubesi, Edebiyet-ı Türkiye müderrisliğine atandı. (1936'ya kadar)

10 Nisan 1928:Anayasa'dan "devletin dini, din-i İslamdır" ve din hükümlerinin meclis tarafından yerine getirileceği ibaretleri çıkarıldı.

1928:Akif'in damadı Ömer Rıza Doğrul, Safahat'ın mevcudu tükenmiş ciltlerini yeniden bastırdı. Kabil Elçiliği'ne giden Hikmet Bayur, Mısır'da Akif'ten Kur'an çevirisini istediyse de alamadı.

1 Aralık 1928:Yeni harfler kullanılmaya başlandı.

1 Ocak 1929:Eski yazıyı kullanma yasağı başladı.

1 Eylül 1929:Okullarda Arapça ve Farsça dersleri kaldırıldı.

22 Ocak 1932:Türkçe Kur'an ilk kez Yerebatan Camii'nde okundu.

1932:Mısır'a giden Eşref Edip Akif'in Kur'an çevirisini vermeye ikna edemedi.

7 Şubat 1933:İstanbul'da bütün camilerde ezan ve kamet Türkçe okunmaya başlandı.

1933:Akif (60 yaşında), Mısır'da Safahat'ın yedinci kitabı Gölgeler'i bastırdı.

1935: Mısır'da hastalanan Akif (62 yaşında), tedavi olmak için Lübnan'a gitti. Oradan Antakya'ya geçti.

19 Haziran 1936: 63 yaşına Akif hasta olarak İstanbul'a geldi.

27 Aralık 1936: Mehmet Akif, İstanbul'da siroz hastalığından öldü.

25 Şubat 2009 Çarşamba

Mehmet Akif Ersoy Türkçü mü oldu?

Mehmet Akif Ersoy Türkçü mü oldu? Fazıl Gökçek, Birinci Dünya Savaşı ile geçerliliğini yitiren İslâmcılık’tan sonra Mehmet Akif’in biraz da zorunlu olarak Türkçülük fikrine sahip olduğunu ileri sürdü. Mehmet Akif Ersoy hakkında yazılan kitapların çoğu fikriyatı ve şahsiyeti ile ilgilidir. Onun fikri dönüşümleri üzerinde ise pek durulduğu söylenemez. Fazıl Gökçek Birinci Dünya Savaşı ile geçerliliğini yitiren İslâmcılık’tan sonra Akif’in biraz da zorunlu olarak Türkçülük fikrine sahip olduğunu söylüyor“1920’lerde, Millî Mücadele içinde Türkçü olduğunu söylemek istemiyorum ama Türkçülüğe yaklaştığını söyleyebiliriz” cümlesi bu fikrin destekçisi oluyor. Elbette burada İstiklâl Marşını hatırlıyoruz. Gökçek, Akif’in ırkçılığı tel’in ettiğini, ırkçılık aleyhinde çok ağır ifadeler kullandığını mesela Ziya Gökalp’i eleştirdiğini söylüyor. Ama Millî Mücadele döneminde işin biraz değiştiğini İstiklâl Marşında Türk’ü ırk olarak öven mısraların bulunduğunu ileri sürüyor. Aşağıdaki yazı Akif’in bu konudaki yaklaşımları üzerine genişleyerek devam ediyor. Bu tür görüşlerin, fikirlerin sorularla açılması, cevapların mısralar ile açıklanması gerçekten önemli. MEHMET ÂKİF’ TE MİLLET KAVRAMI Fazıl Gökçek Mehmet Âkif, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı ve yirminci yüzyılın başlarında Osmanlı devlet adamları ve aydınları arasında etkili olan fikrî ve siyasi akımlar içerisinde, II. Meşrutiyetten sonra yayımlamaya başladığı şiirleri, İslam dünyasından çeşitli fikir adamlarından yaptığı çeviriler ve diğer yazılarıyla İslamcılık ideolojisinin ısrarlı takipçi ve savunucularından biridir. Ancak, özellikle Birinci Dünya Savaşı içerisindeki Arap isyanının, bu idealin gerçekleşme imkânının bulunmadığını ortaya koyması, Mehmet Âkif’i, kendisini “Müslüman Türk” olarak tanımlayan ve Batılı emperyalist devletlerin saldırılarına bu tanımın kazandırdığı motivasyonla karşı koyan Türk milletinin sözcüsü olma konumuna getirmiştir. Başka bir deyişle, II. Meşrutiyet döneminde İslamcı ideolojinin önemli temsilcilerinden biri olan Mehmet Âkif, Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele sürecinde, Türkçülük fikrinin bazı temel yaklaşımlarını benimsemiştir. İstiklal Marşı bu yeni yaklaşımın son ve en önemli belgelerinden biridir. Ancak bu yeni yaklaşımın Mehmet Âkif’in İslamcılık ideolojisinin savunuculuğunu yaparken aldığı tavra çok da aykırı bulunmadığını belirtmek gerekir. Esasen Mehmet Âkif’in başyazarı olduğu ve İslamcı yazar ve fikir adamlarının yayın organı olan Sırat-ı Müstakim dergisi1, bir yayın politikası olarak daima Türkiye dışındaki Türk dünyası ile ilgilenmiştir. Söz konusu derginin koleksiyonu incelendiğinde bu durum açıkça görülmektedir. Bu dergi çevresinde toplanan, Mehmet Âkif’in de içinde bulunduğu İslamcı aydınların bazıları, ılımlı bir Türkçülüğü reddetmemişlerdir. Bu yüzden, konuyla ilgili bir çok çalışması bulunan ve İslamcılık üzerine doktora tezi hazırlamış olan İsmail Kara, bu aydınların o dönemde “Türkçü İslamcılar” olarak nitelendirildiklerini belirtmektedir.2 Bunların çoğu, Mehmet Âkif gibi, Millî Mücadeleyi desteklemişlerdir. Millî Mücadeleye bizzat katılan Mehmet Âkif, bu mücadele sonucunda kurulacak yeni rejimin Türk unsurunu temel alan bir millî devlet yapılanmasına gideceğinin bilincindedir. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisine katılması ve İstiklal Marşını yazmış olması, onun, millet iradesini yönetim anlayışının temeli kabul eden bu yeni yapılanmaya gönüllü olarak katıldığını göstermektedir. Öte yandan, Millî Mücadele yıllarında İslamî duyarlık bu mücadelenin önderlerince sürekli diri tutulmaya çalışılmıştır. Ancak siyasî anlamıyla “İslamcılık”ın artık yürürlükte tutulma imkânı kalmadığı ortaya çıkmıştı ve Mehmet Âkif de elbette bunun farkındaydı. Mehmet Âkif’in İslamcılık ideolojisinin hararetli savunucularından biri iken, İslam’ı dışlamayan bir milliyetçilik fikrine yaklaşması, işte bu süreçte, büyük ölçüde Birinci Dünya Savaşı yıllarında gerçekleşmiştir. fiiirlerine kronolojik olarak baktığımızda, 1915-1916 yıllarına kadar onun İslam dünyasının siyasi birliği fikrine hâlâ inandığı “millet” kavramıyla bütün Müslümanları kastettiği görülmektedir. Örneğin, Hakkın Sesleri adlı kitabında yer alan 1913 yılına ait bir şiirinde onun “İslam milleti” fikrini savunmaya devam ettiğini görüyoruz: Hani, milliyyetin İslam idi... Kavmiyyet ne! Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine. (...) Arabın Türke; Lâzın Çerkes’e, yâhud Kürde; Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde! Müslümanlıkta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer! Fikr-i kavmiyyeti tel‘în ediyor Peygamber. (Hakkın Sesleri, Üç beyinsiz kafanın...............) 1913-1914 yıllarında yayımlanan Fatih Kürsüsünde şiirinde, Mehmet Âkif’in, yukarıda sözünü ettiğimiz, siyasi anlamıyla İslam birliği fikrinin gerçekleşme imkânının kaybolmasından duyduğu üzüntü ve karamsarlık açıkça görülmektedir. Fakat 1915’te yayımlanan ve Çanakkale direnişinin şairde yarattığı coşkunlukla son bulan Berlin Hatıraları’nın da içinde bulunduğu kitabındaki şiirlerde, önceki şiirlerindeki karamsarlığın dağılmaya başladığını görürüz. Bu kitaptaki şiirlerde Âkif artık İslam birliği fikrinin hararetli bir savunucusu değildir. Ve onun bu kitapta yer alan bir şiirinde ilk kez “ırk” kavramını kullandığını görürüz. Burada ırk sözüyle onun münhasıran Türk milletini kastettiği belki söylenemez. Çünkü bu kelime o tarihte henüz bir kavram olarak sonradan alacağı anlamı kazanmış değildir. Fakat bu şiirde artık siyasi İslam’ın yerini “Müslümanlık”ın aldığı açıktır: Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile... Alem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile! Kaç hakikî Müslüman gördümse hep makberdedir; Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir! İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana... Gösterin ecdada az çok benzeyen bir kan bana! İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigâr, Çok değil, ancak necib evlada layık tek şiar. Âkif’te millet kavramının değiştiğinin en somut örneği ise, hepinizin bildiği gibi, İstiklal Marşı’dır. Bu şiirde artık “millet” bütün Müslümanları değil, Millî Mücadeleyi gerçekleştiren Türk milletini ifade edecek şekilde kullanılmıştır. Aynı şiirde “ırk” kavramı da bu kez açıkça karşılığını bulmuştur. Başka bir deyişle, “ırk” ve “millet”, Mehmet Âkif’in düşünce dünyasında aynı anlama gelmeye başlamıştır. Bizim bu yazıda asıl üzerinde durmak istediğimiz husus, Mehmet Âkif’in, 1915 yılına kadar İslamî ve bu tarihten sonra millî bir kimlik olarak tanımladığı “millet” karşısındaki tavrıdır. fiairimiz, Balkan Savaşlarından Çanakkale direnişine kadar olan dönemde büyük bir karamsarlık içerisindedir ve âdeta milletten umudunu kesmiştir. Bunda kuşkusuz Rumeli ve Balkanlardaki Osmanlı topraklarının kaybedilmesi ve bu duruma yeterince karşı konulamamasına duyduğu tepkinin belirleyici bir rolü vardır. 1915’ten önceki tarihlere ait birçok şiirinde, milleti oluşturan unsurlar (din adamları, aydınlar, bilim ve devlet adamları, askerler…) tahkir ve tezyif edici, aşağılayıcı ifadelerle anılmaktadır. Örneğin Süleymaniye Kürsüsünde adlı manzum hikâyede, II. Meşrutiyetten önceki ve sonraki yıllarda İstanbul’un durumunu anlatan şair, “kışla, daire, mektep, medrese, kılıç ve kalem” gibi sembolik kavramlarla ifade ettiği toplumsal sınıfları tam bir bozulma ve çürümüşlük hâlinde tasvir eder: Ne felâket, ne rezaletti o devrin hâli! Başta bir kukla, bütün milletin istikbali İki üç kuklacının keyfine mahkûm olmuş: Bir siyaset ki didiklerdi eminim Karakuş! Nerde bir maskara sivrilse, hayasızlara pîr, Haydi Mabeyn-i Hümayun’a!... Ya bâlâ ya vezir! Ümmetin hâline baktım ki yürekler yarası, Ne bir ekmek yedirir iş ne de ekmek parası. Kışla yok, daire yok, medrese yok, mektep yok; Ne kılıç var, ne kalem... Her ne sorarsan, hep yok! (...) Hele ilmiyye bayağıdan da aşağı bir turşu! Bab-ı Fetva denilen daire, ümmî koğuşu. Ana karnından icazetlidir, ecdada çeker; Yürüsün, bir de sarık, al sana kadıasker! Vükelâ neydi ya? Curnalcı, müzevvir, adî; Ne Hüdâ korkusu bilmiş, ne utanmış ebedî, Güç okur, hiç yazamaz bir sürü hırsız çetesi... Hani can sağlığıdır doğrusu bundan ötesi! Siyaset, sivil ve askerî bürokrasi, ordu ve bilim-eğitim kurumlarındaki bu bozulmanın yanı sıra halk da her şeye boş vermiş ve vurdumduymaz bir hâldedir: Yoklayım şimdi avamın da biraz Nedir efkârı dedim. Hey gidi vurdumduymaz Öyle dalgın ki, meğer sûrunu İsrafil’in, İşitip, yattığı yerden azıcık silkinsin! Yürüyor, altı çürük toprağa gelmiş, seyyar Bir mezarlık gibi: Her nasiye bir seng-i mezar! Duymamış kaygı denen duyguyu vicdanında. Okunur her birinin cebhe-i hüsrânında, “Ne gelenden haberim var, ne gidenden haberim; Serseri kevne geleliden beri sersem gezerim!” Bütün bu vaziyet dolayısıyla, İstanbul’dan uzaklaşan ve İslam dünyasının çeşitli bölgelerini dolaşan, bu manzum hikâyenin anlatıcısı konumundaki kişi3, Hindistan’da iken, II. Abdülhamid’in anayasayı yeniden yürürlüğe koyduğunu, yani II. Meşrutiyet’in ilan edildiğini duyunca buna inanamaz. Çünkü ona göre özgürlük ancak onu elde etme uğrunda çaba gösteren bir milletin elde edebileceği bir şeydir. Türk milletinde ise ne böyle bir istek ne de böyle bir çaba vardır. Mehmet Âkif, 1912 yılına ait bu şiirde bütün toplum kesimleriyle olumsuz ve karamsar bir bakış açısıyla tasvir ettiği milleti, aynı yıllarda kaleme aldığı diğer birçok şiirinde de aynı karamsarlıkla anlatmaya devam edecektir. Bu tarihlere ait şiirlerinin birçoğunda onun, içinde bulunduğu feci durumu kavrama yetisinden mahrum bulunduğunu düşündüğü milleti “yığın”, “cenaze”, “leş”, “meyyit”, “dilenci”, “yüreksiz” gibi sıfat ve imajlarla birlikte andığı görülmektedir. Örneğin, Hakkın Sesleri adlı kitabındaki bir şiirde bu imajların şu şekilde kullanıldığını görüyoruz: Ey dipdiri meyyit! “İki el bir baş içindir” Davransana... Eller de senin baş da senindir! His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin? Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin. Kurtulmaya azmin niye bilmem ki süreksiz? Kendin mi senin, yoksa, ümidin mi yüreksiz? (...) Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş... Sesler de: “Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!” Lâkin hani milyonları örten şu yığından, Tek kol da “Yapışsam...” demiyor bir tarafından! Aynı kitapta yer alan bir başka şiirde yine “leş” imajıyla karşılaşıyoruz: Ey millet, uyan! Cehline kurban gidiyorsun! İslam’ı da “Batsın!” diye tutmuş, yediyorsun! Allah’tan utan! Bari bırak dini elinden... Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen! 1913-1914 yıllarında yayımlanan Fatih Kürsüsünde adlı eserinde şair, millet için yine “leş” ve “cenaze” imajını kullanır. Söz konusu eserin anlatıcısı durumundaki vaiz, İslam dünyasını oluşturan milletleri “Cenazeden o kadar farkı olmayan canlar” hâlinde görür. Yine bu milletler “esaretiyle mübahî”dirler. Damarlarındaki kan âdeta irinleşmiş”tir ve bütünüyle İslam dünyası “bir yığın leş”ten ibarettir. Milletlerin içindeki yeri “dilenci mevkii”dir. Sadece günü kurtarmak için “şeref, şan, şehamet, din, iman, vatan, hiss-i hamiyet, hak, vicdan...” gibi bütün mukaddeslerini terk etmiştir: Cenazeden o kadar farkı olmayan canlar; Damarda seyri belirsiz, irinleşen kanlar; Sürünmeler, geberip gitmeler, rezaletler (...) Dilencilikle yaşar derbeder hükûmetler; Esaretiyle mübahî zavallı milletler; Harabeler, çamur evler, çamurdan insanlar (...) Hurafeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar; Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar... Atâletin o mülevves teressübâtı bütün Nümune işte biziz... Görmek isteyen görsün! Mehmet Âkif’in “millet” hakkındaki bu olumsuz bakışının değişmeye başladığını, 1915’te yayımlanan Hatıralar adlı kitabındaki bazı şiirlerde görmeye başlıyoruz. Örneğin Hatıralar’ın ilk manzumesi olan, Bakara Suresi’nin 286. ayetinin yorumu şeklinde yazılmış şiirde şair, milletinin yüzyıllar boyunca İslam’ın koruyuculuğunu yaptığını hatırlatarak, bu milletin Allah’ın “bir emrine ecdadı da ahfadı da kurban” olduğu hâlde bugün felaketten felakete sürüklenmesinden duyduğu acıyı anlatır ve “Balkan’daki yangın daha kül bağlamamışken” yeni bir savaşla karşı karşıya kalmasının bir bakıma bu milletin hak etmediği bir sonuç olduğunu söyler. Fakat -Birinci Dünya Savaşını kastederek- “bu cehennem”in bile onu yıldıramadığını, “kum dalgalarından”, “çöller”den, “kar kütlelerinden” “bir çağlayan gibi” geçmekte olduğunu belirtir. Böylece milletten söz edilen mısralarla başlayan şiir, milletin orduya dönüşmesiyle, mukaddesleri uğrunda korkusuzca ölüme atılan ordunun zaferi hak ettiğini belirten mısralarla sona erer: Bir böyle şehidin ki mükâfatı zaferdir, Vermezsen İlâhî, dökülen hûnu hederdir! fiiirin bu ikinci kısmı, daha sonra Âsım adlı eserinde göreceğimiz, Çanakkale şehitlerine hitap eden parça ve İstiklal Marşı ile benzerlik göstermektedir. Yine Hatıralar adlı kitabında yer alan Berlin Hatıraları şiirinde de, yukarıda sözünü ettiğimiz Süleymaniye Kürsüsünde adlı eserde diğer kurumlarla birlikte bozulmuş ve çürümüş olarak gösterilen ordu ve millet “Muazzam ordumuzun en muazzam evladı” olarak nitelenir. Ve başlangıcı karamsar olan bu şiir, Çanakkale direnişini gerçekleştiren askerlerin dilinden, şu mısralarla sona erer: Korkma! Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz! Düşer mi tek taşı, sandın, harim-i namusun? Meğer ki harbe giren son nefer şehid olsun. fiu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa; Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa; Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar, Aşıp da kaplasa afakı bir kızıl sârsar; Değil mi cephemizin sinesinde iman bir, Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir; Değil mi sinede birdir vuran yürek... Yılmaz! Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz! Bu olumlu bakış, Mehmet Âkif’in bir sonraki şiir kitabı Âsım’da da devam eder. Köse İmam ve Hocazade adlı iki kişinin karşılıklı konuşması biçiminde düzenlenen bu uzun manzum eserde, eski nesli temsil eden Köse İmam’ın –ki onun Mehmet Âkif’in eski ruh hâlini temsil ettiğini de söyleyebiliriz- milleti “leş” olarak nitelemesine Hocazade –ki o da Mehmet Âkif’in yeni ruh hâlini temsil eder- karşı çıkar. Ona göre millet “dipdiri”dir. Sadece biraz “dalgın”dır, elinden tutan ve yol gösteren olduğu takdirde kurtuluşunu gerçekleştirecektir. Çanakkale şehitleriyle ilgili meşhur mısraların da bulunduğu Âsım’da, Âkif’in millet konusundaki olumsuz ve karamsar tavrının nasıl değiştiği, yukarıda bazı örneklerini verdiğimiz Hakkın Sesleri ve Hatıralar adlı kitaplarında yer alan şiirlerle karşılaştırıldığında görülebilir. Bu değişimin ve umudun zirvesi İstiklal Marşı’dır; artık millet leş, dilenci, meyyit, cenaze vb. değil, “istiklal”i hak eden kahraman bir “ırk”tır. ______________________ 1 Ebulula Mardin ve Eşref Edip tarafından II. Meşrutiyet’ten sonra çıkarılan ve Mehmet Âkif’in başyazarı olduğu haftalık dergi. İlk sayısı 27 Ağustos 1908 yılında çıkmış, 183. sayıdan itibaren Sebilürreşat adını almıştır. Birkaç kez kapatıldığı için kısa sürelerle çıkamayan dergi 1925 yılına kadar yayınını sürdürmüştür. Son sayısı (641. sayı) 5 Mart 1925 tarihlidir. Yazarları arasında M. Âkif’ten başka Manastırlı İsmail Hakkı, Babanzade Ahmet Naim, İzmirli İsmail Hakkı gibi İslamcılık fikriyatının temsilcileri bulunmaktadır. Dergi ilk yıllarında Ahmet Ağaoğlu ve Yusuf Akçura gibi Türkçü fikir adamlarının yazılarına da yer vermiştir. Mehmet Âkif’in şiirlerinin tamamına yakını kitap hâlinde basılmadan önce bu dergide yayımlanmıştır. Derginin bibliyografyası yayımlanmıştır: Abdullah Ceyhan, Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad Mecmuaları Fihristi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1991. (Geniş bilgi için bkz. “Sırat-ı Müstakim”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, c. 8, ss. 6-9.) 2 Sırat-ı Müstakim mecmuası, 1911’de ancak yedi sayı yayımlanabilen ve derneğin adını taşıyan dergiden önce Türk Derneği mensubu Türkçü yazarların da yayın organı olmuştur. Bu bize en azından Meşrutiyet’in ilk yıllarında İslamcı ve Türkçü aydınların arasında büyük ihtilaflar bulunmadığını göstermektedir. İslamcı ve Türkçü aydınlar arasındaki farklar ve benzerlikler için bkz. İsmail Kara, “Tanzimat’tan Cumhuriyete İslamcılık Tartışmaları”, Tanzimat’tan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, c. 5, s. 1409. Erol Köroğlu da bu konuda biraz abartılı olan, ama bütünüyle reddedilemeyecek bir düşünceyi dile getirmekte, Osmanlıcılık ve İslamcılığı “protonasyonalizm” olarak nitelemekte ve Miroslav Hroch’a atıfta bulunarak bu fikir akımları ile birlikte Batıcılık’ın da “ulusalcı ideolojiler” arasında olduğunu ileriye sürmektedir. Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) Propagandadan Millî Kimlik İnşasına, İletişim yayınları, 2004, s. 99. 3 Mehmet Âkif’in bu eserinde bir vaiz olarak kişileştirdiği Süleymaniye Camii’nde halka hitap ettirdiği zatın Tatar Türklerinden Abdürreşit İbrahim olduğu bilinmektedir. Hakkında geniş bilgi için bkz. İsmail Türkoğlu, Sibiryalı Meşhur Seyyah Abdürreşit İbrahim, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1997. Kaynak:Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim dergisi