peygamber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
peygamber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2009 Salı

Kitap:İslam Peygamberi - M.Hamidullah

Yazan: Ali Bulaç Kaynak: Zaman Kitap Eki Peygamberler ve Hz. Peygamber'in hayatını anlatan kitapların telifi bir bakıma İslam yazılım geleneğinin ilk halkalarından üçüncüsünü teşkil eder. Birinci halkada Kur'an vahyinin önce vahiy katipleri tarafından çeşitli nesnelere yazılması, ardından tamamlanmış vahyin toplanması sonucunda ilk nüshanın çoğaltılması amacıyla iki kapak arasında, yani bir mushafta toplanması yer almaktadır. İkinci halkayı 23 yıllık tebliği sırasında Hz. Peygamber'in (sas) söyledikleri, yaptıkları ve huzurunda yapılanları sükut (ikrar) ile karşılaması teşkil eder. Her üç durumun ortak ifadesi "Hadis"tir. Başlangıçta Hz. Peygamber, Kur'an ile şahsi sözlerinin birbirine karışmaması amacıyla hadislerin yazılmasını yasaklamıştı, söz konusu tehlike geçtikten sonra "İlmi kaydedin." buyurdu, böylelikle hadisler de yazıya geçirilmiş oldu. Üçüncü halka Hz. Peygamber'in irtihalinden hemen sonra hayatının kaleme alınması faaliyeti oluşturur. Kur'an'da haklarında verilen bilgiler referans alınarak sonraları buna diğer peygamberlerin hayatı eklenmiştir ki, literatürde bunun ismi "kıssalar"dır (Kısasü'l-enbiya). Hz. Peygamber'in yapıp ettikleri ile hayatının adeta mercek altına alınıp yazılması "Siret ve siyer"in ana konusunu teşkil eder. İlk siyer çalışması İbn İshak'a aittir, Hicri 213'te vefat eden İbn Hişam'ın Siyeri (Es Siretü'n-Nebeviyye) bu konuda en çok şöhret bulan eserdir. Arkasından başka önemli siyer ve tabakat kitapları yazılmıştır. Mesela İbn Sa'd'ın Tabakat'ı bunlardan meşhur olanıdır. Hz. Peygamber'in hayatını ele alan eserlerin tam bir dökümünü yapmak hemen hemen mümkün değildir. Mübalağasız bunun binlerle ifade edilmesi mümkündür. İnsaf sahibi oryantalistlerin de itiraf ettiği gibi, tarihte hiçbir dini liderin hayatı Hz. Peygamber kadar ayrıntılı yazılmamış, kimse hakkında bu kadar eser telif edilmemiştir. Şu hususun altını çizmekte yarar var: Başka dinlerde ve özellikle Hıristiyanlıkta kurucu liderin hayatı ile İslam dininin Peygamber'i arasında temel bir fark söz konusudur. Dinin ana referans çerçevesi açısından, siyer kitapları bağlayıcı olmayan 'yardımcı bilgi' kaynakları hükmündedir. İki bağlayıcı kaynak, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet'tir. Siyer kitapları bunların devamında açıklayıcı tarihi bilgiler verir. Bu açıdan Hıristiyanlıkta tamı tamına İncillere tekabül ederler. Bir analoji yapmak icap ederse, Hıristiyan teolojisi içinden Hz. İsa'nın bedeni bizzat vahiydir; İslamiyet'te Kur'an ona karşılıktır. Hadislerin Hıristiyanlıkta karşılığı yoktur. İnciller, Hz. İsa'nın göğe çekilmesinden çok sonra -30 ile 60 sene arası- Hz. İsa'nın gezip dolaştığı yerlerdeki şifahi bilgileri toplama esasına dayanırlar, üstelik Hz. İsa ilahi vahyi Aramice aldığı halde, İncil yazarları Hz. İsa hakkında topladıkları bilgileri Grekçe olarak kaleme aldılar. Başka bir ifadeyle İnciller, Hıristiyanlığın "Grekçe siyer kitapları" sayılırlar. Her zaman diliminde yeni siyer kitaplarının yazılmış olması, üzerinde durulması gereken bir konudur. Denebilir ki, her yeni siyer, ilk bilgi kaynakları esas alınarak Hz. Peygamber'in hayatının ve kişiliğinin yapılmış farklı bir resmidir. Bu açıdan siyer edebiyatında siyercinin şahsi bilgi birikimi, aldığı eğitim, içinde bulunduğu sosyal ve maddi durum, siyasi ve mezhebi görüşleri ile zamanı önemlidir. İlk siyer kitapları ile modern siyer kitapları arasında dikkat çekici mahiyette resim farkı var. Mesela modern siyerlerde Hz. Peygamber, neredeyse salt bir devlet adamı, politik başarılara imza atan bir lider, muzaffer bir askeri komutan ve bir toplum kurucu olarak tasvir edilir. Klasik siyerlerde ise onun daha insani, gündelik ve manevi hayatı ön planda bulunmaktadır. Modern zamanlarda yazılmış en başarılı siyer kitabı hangisidir, diye sorulacak olursa, tartışmasız Prof. Muhammed Hamidullah'ın iki ciltlik İslam Peygamberi'dir derim. 20 yıllık sabırlı bir çalışmanın sonucu kaleme alınmış olan bu muhteşem eserin iki önemli özelliği var: Biri ilk kaynaklara dayanıyor olması; diğeri, müellifin eseri kaleme alırken, doğumundan irtihaline kadar Hz. Peygamber'in hayatında -Mekke, Medine, Taif vd.- takip ettiği güzergahları adım adım takip etmiş olmasıdır. Eser aynı zamanda olayların ve klasik bilgilerin bir kritiğini de yapar. Bu açıdan Hamidullah, naçizane kanaatime göre İbn İshak, İbn Hişam ve İbn Sa'da gibi bu sahanın önemli isimlerinden biridir.

Mustafa İslamoğlunun Üç Muhammed adlı kitabından önemli notlar.

Mustafa İslamoğlunun Üç Muhammed adlı kitabından önemli notlar.
Mustafa İslamoğlunun Üç Muhammed adlı kitabından önemli notlar.

Mustafa İslamoğlunun Üç Muhammed adlı kitabından önemli notlar.

Birinci Bölüm: AŞIRI YÜCELTMECİ PEYGAMBER TASAVVURU 1) İnsan ve Bilgi İnsan her şeyi tanımak, anlamak ve anlamlandırmak ister. Kendi varlığıyla diğer varlılar arsındaki ilişkiyi çözmeye çalışır. Bu ilişkiyi çözmede ilk başvuru kaynağı ‘tasavvur’dur. Çünkü kelimeler içerik ve anlamlarını önce zihinde kazanır. İnsan tasavvurunu oluşturan bilgi ya fıtridir, ya da sonradan kazanılmıştır. Bilginin en aşağı derecesi insanın biyolojik varlığına, en üst derecesi ise ruhuna hayat verir. Doğru bilgi doğru bilinci kurar. Ama doru bilgiye ulaşmak yetmez. Onun doğru anlaşılması da gerekir. 2) Anlama Problemi İnsanoğlunun En Ezeli Problemidir Her yanlış anlama, gerçekte bir anlamamadır. Anlamak en eski problemlerdendir. Örneğin, Hz. Muhammed de yanlış anlaşılmıştır. Onun görevi insanın yanlış anladığı, anlayamadığı şeyleri anlamlandırmanın, doğru anlamanın yollarını göstermektir. Ama bazıları Peygamberin görevi bir yana, Peygamberin varlığını yanlış anlamışlardır. Kimiler onu sadece Araplara has kılarak indirgemiş. Kimileri de onun ölmediğini, ebedi olduğunu ileri sürerek aşırı yüceltmiştir. 3) Aşırı Yüceltmenin Sonucu Hayattan Dışlamadır Peygamberi ve misyonunu hayattan dışlamak, Hz. Peygamberi ve peygamberlik kurumunu yanlış anlamanın en vehim sonucudur. Peygamberi aşırı yücelterek yani ona melekuti - ilahi bir anlam vererek onun örnekliğini ortadan kaldırıyor yani onu hayattan dışlıyorlar. Peygamberin insan olmasına karşı çıkıp melek olmasını istiyorlar. Aşırı yüceltme sonucunda yücelten ile yüceltilen arasındaki ilişki boyut değiştirir. Yani durum yatay (insan-insan) ilişkiden çıkıp, dikey (insan-aşkın) ilişkiye döner. 4) ‘Yatay İlişki’den ‘Dikey İlişki’ye, ‘Makul’den ‘Mahsus’a İlişkinin mahiyeti değişince, bakış açısı, algılama biçimi de algılayan için değişir. Yani algılayan üzerindeki etki ve onun vereceği tepki değişir. Artık algılayan kişi olaya makul (aklı ile) bakmaz, o artık mahsus (hisleri ile) bakar. Artık o, anlamaya değil hayran olmaya meyillidir. Artık her şey, anlaşılabilecek şeyler bile esrarlı hale gelir. Ve peygamber artık efsaneler ülkesine ait olur. 5) Aşırı Yüceltmenin Psikolojik Arka Planı İnsan-insan ilişkisinin, insan-Allah ilişkisinden mahiyet açısından farklı ve yatay bir ilişki olduğunu benimsemek, mahsus olana karşı makul olanı kabul etmek insana özgüven kazandırır. Yani insan mahsus-makul arasındaki farkı, yatay ilişki-dikey ilişki arasındaki farkı anlamazsa, anlamamışsa, benimsememişse özgüveni kaybolur. Özgüven; insanın kendi misyonuyla tatmin olması, başka alemlere ait varlıkların misyonunu üstlenmeye kalkışmamasıdır. Kişiye özgüveni inandığı değerler verir. Özgüveni olmayan kimse inandığı değerlere güvenmeyen, yeterince güvenmeyen ya da o değerlerin yeterince yüce olduğuna kendisini inandıramamış olan kişilerdir. Ve işte bu yüzden kişi yüce olduğuna inanmadığı değerlere tasavvurunda yücelikler (olağanüstülükler) ilave eder. Aslında bu, değerleri yüceltmek değil kişinin kendi egosunu yüceltmesidir. İşte aşırı yüceltmenin psikolojik arka planı budur. Aşırı yüceltme yanlıları yücelttikleri değerleri elbette severler ama bu sevgi üretici değil tüketici bir sevgidir. Yani tutkudur. Tutku tutuklar, ama sevgi azad eder, özgür bırakır. Hz. Muhammed’i aşırı yücelterek bilmeden hayattan dışlayanların çoğu, gerçekten de onu seven ve sevgisini nasıl ispat edeceğini bilemeyen kimselerdir. Bu yüzden sevgileri tüketicidir, bu yüzden sevginin karasıyla severler. Ak sevda; sevenin yüzünü, gözünü, özünü, aklını aydınlatır. Kara sevda; sevenin yüzünü, gözünü, özünü, aklını karartır, yüreğini sevdiğine zindan eder. 6) Aşırı Yüceltmenin Sosyolojik Arka Planı Bedevi arapların aklı, anlayış tarzı, Allah’a – insana – doğaya bakış tarzı Kuran’da yerilir. Çünkü bu cahiliyye aklıdır. Cahili/bedevi akıl, sahte bir kutsallık, bir efsanevi olağanüstülük atfetmeden bir gücü ve iktidarı elde edemiyor ya da tutamıyordu. Cahili akıl bu şekilde olağanüstülüklerle halkı etkisi altına alıyor, bu efsaneleştirmeyi iktidar elde etmek için kullanıyordu. Ve işte bu insan-insan, insan-Allah, mümin-peygamber ilişkisini bozdu. Cahili/bedevi/mahsus akıl, toptancılığa çağırır, abartmaya, büyütmeye çağırır. Ama Kuran aklı/ makul akıl seçiciliğe, açıklamaya çağırır. Düşünmeye çağırır. Kim hakkında ne söyleyeceğini nasıl söyleyeceğini düşünmeye çağırır. Ama cahili akıl seçici olmaz, düşünmez, o toptancılığı tercih eder, olağanüstüleştirir. Olur olmaz insanları (çıkarı olduğu için) över, göklere çıkarır, işine gelmeyenleri yerin dibine sokar. Ayrıca biraz farklı olan bir olayı ilk fırsatta efsaneleştirir. Mesela, güneş tutulmasını o gün olan bir olaya bağlar, ‘o olay veya o kişi yüzünden güneş tutuldu’ deyip hiç düşünmeden o kişiyi efsaneleştirir. Ama Kuran düşünmeye çağırır, Güneş tutulmasının Allah’ın ayetlerinden olduğunu ve bunların kişiye veya olaya göre değişmeyeceğini söyler. Bir Hristiyanlaşma Temayülü Olarak Aşırı Yüceltme Peygamberlik kurumu insanlık tarihi boyunca iki tür tehditle karşı karşıya geldi. Birincisi, peygamberin fiziki varlığına yönelik tehditler (örneğin; görmezden gelme, tehdit ve taciz ile yıldırma, canına kast etme). İkincisi, peygamberin tebliğ ettiği vahye yönelik tehditlerdir (örneğin; getirdiği mesajın özünü bozma, eksiltme ve artırma yoluyla tahrif etme). İlahi mesajı saptırmaya yönelik en tehlikeli çabalar onu anlaşılır ve yaşanır olmaktan uzaklaştıran çabalardır. Bunlar ikiye ayrılır: Birincisi, yahudileşme temayülüdür. İlahi mesajın özünü bozmaya, onu tahrif ve tahrip etmeye yönelik açık tehdittir, fark edilebilir. İkincisi, hristiyanlaşma temayülüdür. Görünürde ilahi mesaja ve peygamberlik kurumuna saygı ve sevgiye dayalıymış gibi duran, fakat sonucu itibariyle yahudileşme temayülünden daha vahim olan gizli ve zor fark edilir bir tehdittir. Yahudileşme açık düşmanlık şeklinde tezahür eder. Ama hristiyanlaşma, peygamberi sevme ve yüceltme şeklinde tezahür eder. 1) Meryem Oğlu İsa Hz. İsa hakkında bir çok kaynak farklı farklı cevaplar verir. Ama bu bilgiler birbirleriyle uyuşmaz, hatta bazen çelişir. Hz. İsa ile ilgili en doğru gerçeği Kuran söyler. Kuran’daki bilgilerin yanlışlığı yönünde hiçbir delil keşfedilememiştir. Kuran’ın verdiği bu bilginin kimi unsurları rasyonel (akli) bilgi türüne girmeyebilir ve girmesi de gerekmez. Çünkü tüm varlığın rasyonel olduğu, insan tarafından ’bilinebilir ve kavranabilir’ olduğu iddiası insanoğlunun en büyük yalanıdır. Kuran aşkın bir kaynaktan doğan ilahi bir kelamdır, bu tür bir rasyonalizme boyun eğmez, yani içeriği sırf insanın kavrayabileceği şeylerle dolu değildir. Ama Kuran kutsalla ilişkili, fıtrat alt yapısı üzerinde kendine özgü bir rasyonelliğin temellerini atar. Hz. İsa’nın doğumuna ilişkin olağanüstülüklerden bahseden Kuran, bu doğumun sonuçlarını mahsusun alanına mahkum etmez. Ve bütün bu olanları makulün alanına sokar, ondan makul sonuçlar elde edilmesi için müminleri uyarır. İnciller olarak bilinen metinler, İsa’dan çok sonra havarilere ait kimi risalelerden alıntılarla oluşturulan ve 325 yılında İznik Konsili’nin üçte birinin onayıyla meşru kabul edilen kilise İncilleridir. Öyle zamanlar geldi ki çok kişi el yazıyla İncilleri kaleme aldı ve bu İncillerin bazı yerleri birbirinden farklıydı. Ki İznik Konsili tarafından kabul edilen İncillerin de içinde birçok tutarsızlık, belirsizlik bulunuyor. Bu farklılıklar da Hz. İsa olayını efsaneleştiriyor, mitolojik bir olay yapıyor. 2) Mecazdan Hakikate: Baba-Oğul ‘’ İsa onlara cevap verdi: ‘Size dedim ve iman etmiyorsunuz. Babamın ismiyle yaptığım işler benim için şahadet ediyor. Fakat siz iman etmiyorsunuz, çünkü koyunlarım değilsiniz. Halbuki ben koyunlarıma ebedi hayat veririm ve böylece kimse onları elimden kapamaz. Onları bana veren Babam hepsinden büyüktür. Baba ve ben biriz.’’ (Yuhanna, 10.25-30) İncildeki metinler İsa’nın ağzından çıkan kelimelerin kaydı değildir. Kilisenin İncillerdir. Ama kilise İncillerinin rivayetleri metodolojik açıdan hadis rivayetleri gibi lafzen değil manen yapılmış rivayetlerdir. Mana ile rivayet; anlamın formuna dikkat edilmeksizin içeriğinin taşınması demektir. Yukarıdaki metinde geçen ‘koyunlarım’ ifadesi gerçek koyuna değil de kendisini takip eden kimselere delalet eder. ‘hayat vermek’ de vahiy vermek anlamındadır. ‘kapmak’ ifadesi de şeytani ayartma anlamındadır. Yani bu metin sembolik ifadelerle yazılmış bir metindir. Yani mecazlarla yazılmış bir metindir. Ve metindeki ‘Baba’ ifadesi de semboliktir. Büyük olan anlamındadır. ‘Babam hepsinden büyüktür’ ifadesinin bizdeki karşılığı ‘Allahu Ekber’dir. Yani hristiyan ilahiyatının en büyük problemlerinden biri ‘anlamama problemidir’ ve ‘mecazın hakikate dönüştürülmesi’ teokratik (inançsal) bir krize yol açmıştır. ‘Baba’ sembolü israiloğullarının dini metinlerinde ve geleneğinde ‘Allah’ yerine mecaz olarak kullanılır. Tevrat kitaplarında Allah birçok yerde eb/peder (baba) lafzı ile nitelendirilmiştir. Eb’in lügat manası ‘meyve veren’dir. Allah da tüm varlıkların mucidi ve tüm kainatın yaratıcısıdır. Fakat kilise ve onun icat ettiği Yeni Ahid kitapları bu durumda büyük bir istismar sergiledi. 3) Pavlus Bir İslam peygamberi olan Allah’ın kulu ve elçisi Hz. İsa’yı öldürüp onun yerine muhayyel ve düzmece bir Tanrı-İsa kurgulayan kişidir. -Hz. İsa, ‘Kutsal Kavim’ putunun peşindeki israiloğullarının bu inanç sistemini kıran kişidir. Pavlus ise, Hz. İsa’nın getirdiği yeni insan tasavvurunu kıran kişidir. -Hz. İsa Eski Ahid’in ‘Din kutsal kavim içindir’ projesini ‘Din, her bireyi özgün bir model olan insan içindir’e çevirdi. Pavlus ise bunu ‘Din de birey de kilise içindir’e çevirdi. -Hz. İsa, insan merkezli hümaniter bir din geliştirdi. Pavlus ise, kilise merkezli religiokrat ‘din adamları’ bir din tasavvuru yerleştirdi. Pavlus Hz. İsa’nın getirdiği mesajı, putperest Roma’nın istediği şekilde evcilleştirip, İsa’nın peşinden giden bir Roma yerine Roma’nın pagan kültürüne eklenmiş bir hristiyanlık icat etti. Pavlus, eğitimgörmüş, Helenistik kültür içinde yetişmiş, Yahudi bir Roma yurttaşıydı. Aziz olmadan önce hristiyanlara işkence etmişti. Pavlus, Allah’ın kelimesi İsa’ya kafasında kurguladığı yanlış bir anlam yüklemiş ve böylece onu nesnelleştirmiştir. Nesnelleştirmek demek, onu tasavvurunda bambaşka bir şekilde kurgulamak demektir. Hileli mantık oyunlarına çokça başvuran Pavlus, amaçlarına erişebilmek için Yahudilerin var olan sünnetlerini terk edip reddederek ve yeni tekvin için yeni bir din kurucusu gibi davrandı. Hz. İsa’nın şahsını aşırı yüceltmeye ve insanüstüleştirmeye tabi tutarak kendi pagan din tasavvurunu meşrulaştırma aracı olarak kullandı. Ve putperest Roma tasavvurunun tüm unsurlarını taşıyan bir kilise kurarak İsa’yı oraya hapsetti. 4) Günah Üzerine Din, Zulüm Üzerine İman İnşa Etmek Hristiyanlığın en görünür simgesi haçtır. Ve İsa haça gerildi. Hz. İsa’nın haça gerilmesinin tek açıklaması ‘İlk Günah’tır. Pavlus, ilk günah teorisiyle bireyleri eşitler. Yani her insanı eşit konuma getirir. Ve ‘Hz. İsa insanları günahlarından kurtarmak için kendini feda etti’ düşüncesi, ilk günah teorisinin sonucudur. Pavlus ’günah’ temeli üzerine din inşa etti. Çünkü insanları doğuştan günahkar olduklarına ikna edebilirse, mucidi olduğu kiliseyi sonsuza kadar yaşatabileceğini düşündü. Yani insanlar doğuştan günahkar olduklarını düşünürlerse bu günahtan kurtulabilmek, temizlenmek isteyeceklerdi. İşte bunu kilise gerçekleştirecekti. Hristiyan dogmasına göre; İsa kendi bireyselliğinde günahsızdı, çünkü o bir Tanrıydı ve günah yaratamazdı (işleyemezdi). Ama tüm insanların günahları toplamı için acı çekmiş ve bedelini yaşamıyla ödemişti. Bir Musevi için günahın iki sonucu vardır. Ya Rab cezalandırır ya da bağışlar. Ama Pavlus Musevi geleneğine üçüncü bir seçenek ekledi: Acı çekmek. Pavlus hristiyanlığında acı ve ızdırap çekmek bir iman şartıydı. Pavlus herkesten vaftiz olarak arınmasını ya da İsa gibi acı çekerek günahlarını affettirmesini istiyordu. Çünkü Pavlusa göre vicdanın temizliği yani ‘tevbe (derin pişmanlık)’ insanı masum kılmaya yetmezdi. Bu korkunç öğreti zulmü içselleştirmekten ve ona dinsel bir kılıf uydurmaktan başka bir şey değildi. Acı çekmek insanı masum kılmanın tek yoluydu. Hristiyan olmayan ya da sapık olan birine acı çektirmek ona iyilik etmek demekti. Bunun sonucunda en iğrenç canavarlıklar dahi din kisvesi altında meşrulaştırıldı. İnsanı günahkar ve suçlu bir varlık olarak algılama, dünyada insanın değil Tanrı’nın krallığını bekleme gibi bir sonuç doğurdu. Bu da Mesihçi (Müslümanlara mehdicilik olarak yansımıştır) teorilerin gelişmesine neden oldu. Zamanla kilisenin otoritesi kurumsallaştırıldı. Hristiyan Roma imparatorlarının da desteğini alan kilise, İsa’nın öğretilerini kilisenin iradesine uydurdu. Yani tevhidi unsurlar her yolu kullanarak yok edildi. ‘Tanrı insanı ilahileştirmek için kendini insan(i)leştirdi.’ İşte bu yorumla religiokratlar (din adamları), ilahi konularda en yüce makam kisvesine büründüler, yeryüzünde Tanrı’nın Bir ve Kutsal Vekilleri gibi davrandılar. Kurumsallaştırılmış bir Tanrı haline getirilen İsa’ya karşı ateistlerden eleştiriler yükselmiştir. ‘İnsan insanın tanrısıdır.’ İşet bu bakış açısıyla eleştirdiler bozulmuş İsa’yı ve kiliseyi. Aslında ‘ateizm’in ilk anlamı, Arapça’da batıldan dönmek, yığınların gittiği yöne gitmemek, toplumun inancını terk etmek kelimeleriyle eş anlamlıdır. Putperest Yunan ve Roma, yerleşik tanrıları toptan reddeden ve tek tanrıya inananları ‘ateist’ adıyla isimlendirmiştir. Ama zamanla Papalar bu kavramı kendilerinden olmayan herkes için kullanmışlardır. Daha sonra da ateist nitelemesi, mutlak inkarcıları ve materyalistleri de içine alacak şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Görüldüğü gibi hristiyan düşüncesi, Hz. İsa’yı önce aşırı yüceltti, ve sonunda ateistler türemeye başladı. Yani hayattan dışlamalar başladı. İkinci Bölüm: İNDİRGEMECİ PEYGAMBER TASAVVURU 1) İnsan ve İndirgemecilik İndirgeme; tüm elemanlarıyla birlikte anlamlı olan, parçalanınca anlamını yitiren bir bütünün parçalarına indirgenmesidir. Yani bir şeyi kendisi olmaktan mahrum etmektir. İnsanın hakikati indirgeme nedenleri şunlardır; Doğru açıdan bakmama, yetersiz bilgilenme, bütünü algılayacak kapasiteden yoksun olma, parçayı bütün sanma… -İndirgemeci akla örnekler; Şeytan, insanı toprağa indirgedi, ruhu yok saydı. İnsan hayatı dünya hayatına indirgedi. Salih Peygamberin kavmi Allah’ın devesini, etine kemiğine indirgedi. Firavun Musa’nın mucizesini büyüye indirgedi… -Batının indirgemeciliğine örnekler; Batı düşüncesi, hakikati önce gözlemlenebilir olana, sonra da salt akla indirgedi. İnsanı biyolojik canlıya, hayatı mikroorganizmanın ömrüne, ölümü hayati fonksiyonların durmasına indirgedi. Melekleri yüksek enerji moleküllerine, cenneti ise dünyevi refaha indirgedi. Vahyi para-psikolojinin konusuna indirgedi. -Müslümanların indirgemelerine örnekler; Mücessime ekolü, Kuran’da Allah için kullanılan el-yüz-göz-taht-oturmak terimlerini lafzi alarak Mutlak Aşkın Varlığı cisme indirgedi. Haşeviyye ekolü, İlahi Kelamı yazılı mushafa indirgedi. Mürcie ise, imanı vicdana indirgedi ve bilgiyi – bilinci – ikrarı – ameli yok saydı. 2) Peygamber Bir İletişim Aleti Değildir Nebi- Peygamber: Haber veren, haber alan. Resul: Haberin kaynağını (Allah), haberin hedefi (insanlar) nezdinde temsil eden elçi. Nebi, haberi taşıma fonksiyonuna tekabül eder. Resul, haberin kaynağını temsil etme misyonuna tekabül eder. Nübüvvet haberle ilgilidir. Risalet haberin kaynağıyla ilgilidir. İndirgemeci akıl, peygamberliği salt haber taşımaya indirgeyip, misyonu sınırlama ya da görmezden gelme yanılgısına düşer. Misyonun sınırlanması, fonksiyonu daraltır. Yani indirgemeci akıl peygamberin örnekliğini görmezden gelir. Hiçbir peygamber bir iletişim aleti değildir. Yani sesleri, görüntüleri, yazıları bir yarden başka bir yere taşıyan cihazlar değildirler. Elçiler kaynaklarına sadıktırlar. Getirdiklerine önce kendileri iman ederler, önce kendi hayatlarına geçirirler. Onlar örnektir, dolayısıyla da önderdirler. İnsanların önünden giderler, yol gösterirler, iz bırakırlar. Onların sadece Allah’tan haber getirdiğini düşünmek, onların örnekliğini kabul etmemek ya da önemsememek, onların hayatlarının bizim için birer model olduğunu kabul etmemek indirgemeciliktir. 3) İndirgemecilik de Bir Hayattan Dışlamadır İndirgeme; peygamberlik kurumunu tarihsel olana mahkum etmektir.yani peygamber getirdiği mesajdan ayrı düşünülür. Oysaki peygamber hem vahyin ilk muhatabı hem de vahyi alan öznedir. Ve vahyi alan özne olması yani vahyin kaynağıyla doğrudan ve fiili ilişki içinde olması peygambere büyük bir anlama kolaylığı kazandırır. Çünkü peygamberin vahiyle olan ilişkisi dolaylı değil doğrudan yaşanmış bir tecrübeye dayanıyordu. O vahyi dışarıdan bakan ve anlamaya çalışan bir gözlemci olarak değil, sürecine bizzat katıldığı bir özne olarak anlıyordu. Peygamberin vahyi nasıl anladığı bir kenara bırakılarak vahyi anlamaya çalışmak işte bu yüzden yanlıştır. Çünkü peygamber vahyi anlamada beşeri çabayla ulaşılamayacak bir imkana sahiptir. Peygamber hem insandır hem de resuldür. O insan olarak tarihin konusudur, resul olarak ise akidenin yani imanın konusudur. Mümin için iman yaşayan, yaşanan ve yaşatan bir şeydir. Her mümin peygamberin risaletini yani model (örnek) olma misyonunu imanıyla hayatında, her anında taşır, taşımak durumundadır. Bunun aksi indirgemeciliktir. Aşırı yüceltmeci mantığın Kuran’a uygulanmasıyla indirgemecilik ortaya çıkar. Ve bu Kuran’cılık akımı, peygamberlik kurumunun örneklik misyonunu sınırlar, hatta ortadan kaldırır. İndirgemeci yaklaşım ile aşağılayıcı yaklaşım birbirinden farklıdır. İndirgemeci yaklaşımın amacı peygamberi – peygamberlik kurumunu aşağılamak değildir. İndirgemeci yaklaşım sadece peygamberin örnekliğini yok sayar ve peygamberin bu misyonunu Kuran’a yükler. Yani örnekliği Kuran’dan bekler. Peygamberin örnekliğini çağdışı sayar. Aşağılama 1) Bir Yahudileşme Eğilimi Olarak Aşağılama: Aşırı yüceltmeci peygamber tasavvurunda hristiyanlaşma baskın bir eğilimdir. Peygamberlik kurumunu aşağılayıcı tavırlarda ise Yahudileşme baskın bir eğilimdir. Bu eğilimin adının Yahudileşme olmasının nedeni, israiloğulları tarihinin peygamberliğe ve peygambere yönelik saldırı örnekleriyle dolu olmasıdır. Kuran israiloğullarının kendi peygamberlerine yönelik tavırlarını, Hz. Peygamberin risaletine yönelik tavırlar bağlamında birer ibret sahnesi olarak ele alır. Yahudilerin yaptığı aşağılama örnekleri: peygamberlerin çoğunu sahte iddiasıyla taşa tuttular. Hz. Süleyman’ı putperestlikle suçladılar. Hz. Süleyman önderliğindeki Yahudileri siyasette – sanatta – ilimde ulaştığı yüksek seviyeyi Süleyman’ın sihirbazlığına bağladılar. Hz. Yakup’u Allah’a başkaldırmak ve O’nu azarlamakla suçladılar. Hz. Harun’un buzağıya tapmayı emrettiğini söylediler… 2) Mekke Tipi Aşağılama Örnekleri: Yahudilerin peygamberlerine karşı gösterdikleri bu aşağılayıcı tavır, Mekke toplumu tarafından Hz. Peygamber’e ve onun getirdiği mesaja karşı da sergilemiştir. Muhammedi davetin ilk başladığı zamanlarda Mekke, önce bu daveti umursamadı. Bölgede bazen haniflerin yaptığı gibi aykırı ama güçsüz bir çıkış olduğunu düşündüler. Böyle düşünmüşlerdi çünkü, hakkı ve haklıyı, güce ve güçlüye indirgemişlerdi. Onlara göre güçlü olan haklı, güçsüz olan haksızdı. Onlar Hz. Muhammed’i, Abdulmuttalib’in yetimi olarak görüyorlardı. Ve ona ‘el-emin’ ünvanını vermiş olmaları bile müstağniliklerini gösteriyordu. Onlara göre güvenilir olana ünvanını ancak kendileri verirdi. İyiyi kötüyü belirleme hakkı onlardaydı. Gerektiğinde de bu ünvanı alıp o kişinin şan ve şerefini söndürebilirlerdi. Fakat Muhammedi davet, önündeki engelleri emin adımlarla aşıyordu. Mekke ileri gelenlerinin suskun kalmaları işe yaramamıştı, bu davet kendi kendine sönebilecek bişey değildi. Ve onlar da alay ve iftira kampanyasına başvurdular. Önce ‘soyu kesik’ dediler. Ama bu hakarete cevap Allah’tan geldi. Sonra ‘deli’ dediler. Kuran buna cevap vermeye bile gerek duymayarak onların ne kadar saçmaladıklarını gösterdi. Çünkü onlar da Muhammed’in akıllı biri olduğunu biliyorlardı. Sonra ‘o bir sihirbazdır’ dediler. Kuran bunu ciddiye bile almayarak onları küçümsedi. Ama bundan sonraki iftiraları çok ağırdı, ‘o bir şairdir’ dediler. Ve Allah bunu kesin ve keskin bir dille reddetti. Çünkü o dönemde şairliğe yüklenen misyon, ‘kahinlik’ ve ‘arraflık’ misyonuydu. Mekkeliler, Kuran’ın Arap belagatını da aşan diliyle eşsiz mesajının akıllara ve yüreklere girmesini önlemek için Muhammed’in şahsını hedef almışlardı. Çünkü diğer türlü bir saldırıdan galip çıkamayacaklarını anladılar. Ayrıca Peygamberin misyonunu bitirebilirlerse, Kuran’ın misyonunun da biteceğine inanıyorlardı. Ama Peygamberi Allah savunuyordu. Hz. Peygamber de Kuran’a yapılan saldırıları göğüslüyordu. Kuran mesajını savunmanın en güzel yönteminin onu yaşanan bir hayata dönüştürmek olduğunu biliyordu. Yani hakikatin mesajını model bir hayata aktarıyordu. Mekkelilerin Peygamberi aşağılama yöntemlerinden biri de mucize istemekti. Böylece onu mahcup etmeyi umuyorlardı. Fakat Allah cahili aklın Kuran gibi bir mucizeyi görmediğini vurguluyordu. Bunun nedeninin de tabiatı okuyamamalarından kaynaklandığını söylüyordu. Tabiat gibi bir mucizeyi nasıl olu da fark edemezlerdi. Mekkeliler için Peygamberin davetindeki en büyük problem misyonuydu. Yani o misyonunu terk etse ve sadece sözlerle yetinse bu çağrı korkulacak bir şey olmayacaktı. Onlar Peygamberi misyonundan soyutlamaya çalışıyorlardı. Çünkü misyon, davetin harekete geçiren boyutuydu. 3) Medine Tipi Aşağılama Örnekleri: Peygamber Medine’de hem inanmaya hazır kişilerle, hem ikiyüzlülerle, hem de Yahudilerle karşılaştı. Yahudilerin aşağılama taktikleri kelime oyunlarıyla başladı. ‘İşittik ve reddettik’ dediler, ‘dinle ey dinlenilmeyesi’ dediler. ‘Bize bak’ anlamına gelen sözcüğü değiştirip ‘çobanımız’a çevirdiler. Selam verirken ‘boyun devrilsin’ dediler. 4) Yalancı Peygamberlik: Sadece inanmayanlar değil, peygamberlik kurumuna inanan kimseler de bu kurumu aşağılayıcı tavırlar takınabiliyor. Bunun en ilgin örneği vahiy aldıklarını iddia eden kimselerdi. Vahiy alma iddiası peygamber olma iddiasının örtülü bir biçimidir. Vahiy alma iddiası bir tür misyon çalmadır. Çalınan gerçek peygamberlik kurumunun misyonudur.. nerde böyle bir yalancı peygamber taslağı çıkmışsa, orda ya Hz. Peygamber’in misyonuna ilişkin bir boşluk doğmuştur, ya da bizzat bu iddiayla çıkanlar tarafından misyon sınırlamasına gidilmiştir. Yalancı peygamberlerin bazısı liderlik ve kavimcilik duygularını sahte peygamber elbisesi altında saklayarak çıkmışlardır. Vahiy Aldıklarını İddia Eden Bu İnsanların Ortak Özellikleri: -Hiçbiri Allah’ı inkara ya da şirke çağırmıyor. -Rasulullah’ın peygamberliğini reddetmiyorlar. -Hiçbiri imanla ilgili bir esası reddetmiyor, başka bir akideye çağırmıyor. -Hepsi de kendilerine vahiy geldiği iddiasıyla ortaya çıkıyorlar, ve şer’i hükümlerde değişiklik yapıyorlar. Örneğin; namazı iki vakte indiriyorlar, orucu bir güne indiriyorlar, şarabı ve zinayı helal kılıyorlar, namazda secde etmeyi kaldırıyorlar…) Yalancı peygamberlerin en ünlüleri; Müseylime el-Hanefi, Seccah et-Temimiyye (kadın), Esved el- Ansi, Tuleyha el-Esedi… Bunlar yeni bir tezle ortaya çıkmak yerine, son Peygamberin ve onun tebliğ ettiği son vahyin kopyası olmak için çırpınmışlardır. 5) İrfani ve Burhani İndirgemecilik Hermetik Kökenli İrfani İndirgeme: Hermetik öğretinin kaynağı Eski Mısır’a dayanır. Hermetik irfan öğretisi, sezgici, kendine has bir varlık felsefesi olan, varlığın tamamını su-ateş-hava-toprak gibi dört unsura indirgeyen Mutlak Aşkın bir Tanrı inancına sahiptir. Hermetizmin Tanrısı; her şeyin babası, hayat ve nur olan akıl’dır. Tanrı kendine benzeyen insanı yaratır. Ve meydana getirdiği oğlunun kendisine benzeyen güzelliğine hayran olur. Aslında O oğlunda kendi güzelliğini sevmiştir. Ve tüm yaratıklarını onun hizmetine verir. İşte bu hermetik irfan öğretisi, peygamberliği ilahi bir seçimin sonucu değil de, nefis terbiyesi ve ruh tezkiyesi ile kazanılacak bir mertebe, yaşanacak bir müşahede olarak görür. Kadim irfancılık, peygamberleri fazla beşeri ve dünyalı bulmaktadır (yiyorlar, içiyorlar, uyuyorlar, ölüyorlar v.s). Dolayısıyla onlara iman etmenin gerekliliğine inanmamaktadır. Onlar Allah ile aralarında vesile olacak ruhanileri peygamberlere tercih etmekteler. Hermetik irfancı İbn. Arabi: ‘Kuran sana nazil oluyormuş gibi oku ve anla’ der. İbn. Arabi’ye göre peygamberlik ikiye ayrılır. Bu ayrımdan maksadı, risaleti önce nübüvvet, sonra velayet üzere inşa etmektir. Ona göre nübüvvet kapısı kapanmıştır ama velayet asla son bulmayacaktır, ahirette de devam edecektir. Çünkü Allah’ın Veli ismi vardır, ama nebi-resul ismi yoktur. İbn. Arabi: ‘Allah’ın büyük kulları kendi zamanlarında peygamber gibidirler, peygamberlere denktirler,’ der. Hermetik irfanla burhan (felsefe) arasında uzlaşma arayan Farabi’ye göre ise; akıl öyle bir mertebeye çıkar ki faal akıl’dan (Allah) doğrudan bilgi (vahiy) almaya başlar. Ve bu mertebede peygambere denktir, hatta daha yüksektir. Çünkü filozof faal akıl’dan (Allah) hakikatleri kendi aklıyla alır. Ama peygamber hakikatleri hayal gücü aracılığıyla alır. 6) Yaygın Bir İndirgeme Türü Olarak Sünnet Karşıtlığı 1)Kuran’ın Peygambere Yüklediği Misyon: İlahi mesajı hayata bağlayan ana damar peygamberdir. Çünkü o vahyin ilk muhatabıdır. Allah bu ikisinin birleştirilmesini emreder. Ve bu ikisinin ayrılmasının fesada yol açacağını söyler. Yani bunların ayrılması insan-Allah, akıl-vahiy, dünya-ahiret arasındaki ilişkiyi bozar, dengeyi altüst eder. Kuran’ın peygambere yüklediği misyonun maddeleri hitap ve muhatap olmak üzere ikiye ayrılır. Hitap; -Verilen mesajı alma, -İlahi mesajı eksiksiz iletme, -İlahi mesajı açıklama.Muhatap; -İnsanı ilahi mesaja taşıma, -İnsana mesajı yaşayarak öğretme, -İnsanı bilinç, duygu ve eylem düzeyinde arındırma. Bu misyonun içeriğinde iki görev vardır; Okuma ve Beyan Okuma: anlama, bir araya getirme, bir bütün oluşturma, taşıma, açıklama, duyurma, aktarma… İşte bu okuma çabası Peygamberin misyonunun sünneti de önceleyen boyutunu oluşturuyordu. Çünkü sünnet bu okuma çabasının eyleme dönüşmüş ürünüydü. Beyan: birleştirme, ayırma, üzerini açıp ortaya çıkarma, mesajı muhataba net ve açık olarak aktarma… Peygamber beyan sorumluluğunu iki şekilde yerine getirmiştir; -Mesajı eyleme dönüştürüp eylem düzeyinde açıklamak, yani sünnetle açıklamak, -Eylemi desteklemek için ya da eyleme ilişkin olmayan konularda söylem düzeyinde açıklamak, yani hadislerle açıklamak. Öncelikle olan sünnettir. Çünkü Kuran’ın kendisi zaten bir söylemdir. 4) Sünnet Nedir ve Nasıl Anlaşılmalıdır: Bir hareketin sünnet olabilmesi için şu vasıfları taşıması gerekir: orjinallik, örneklik, doğruluk, mutedillik, kuralsallık. Yani Hz. Peygamber’in her davranışı her eylemi sünnet değildir. Hangilerinin sünnet olduğu iyi anlaşılmalıdır.eğer Peygamberin her hareketi sünnet kabul edilirse, bu bidat’a yol açar. Onun sünnet olmayan normal hareketlerini sünnet diye devamlı yapmak, bunu dinden bilmek bidat olur. 5) Hadis Nedir ve Hadise Nasıl Yaklaşılmalıdır: Hadisi normal bir kelamdan-lafızdan ayıran, onun özgün, orijinal ve amaçlı bir söz oluşudur. Bir sözün hadis sayılabilmesi için peygamberlik misyonuyla doğrudan ilişkili olmalı. Peygamberin ağzından çıkan her söz misyonuyla ilgili değildir. Hz. Ömer, bir hüküm barındırmayan ve bir sünnet ifade etmeyen hadislerin naklini yasaklamıştır. Bir hadiste, bir uygulamada sünnet olan amaçtır, araç değil. Yani önemli olan o sözün ya da o eylemin yapılış amacıdır. Bu gerçek göz ardı edilince sünnetçilik ve hadisçilik adında bir ideoloji ortaya çıkıyor. 5) Haricilerden Oryantalistlere Sünnet Karşıtlığı: Sünnet ve hadisin sultası altına sığınarak kendi meslek, meşrep ve hiziplerini savunmak için rakip hiziplere karşı savaş açanlar oldu. Karşı tarafın saldırıları da tabii ki sünnet ve hadise yapıldı. Bunun sonucunda sünnet ve hadise karşı bir tepki oluştu. Bu tepkilerin ilki Harici tepkisidir. Harici mezhebinin temeli Kuran’ı yüceltmek ve ona uymaya çağırmaktı. Fakat onlar sünnetten ve hadisten uzaklaştılar. Emeviler kendi sultaları için güçlerini artırmak için hadis uydurmacılığını teşvik ettiler. Bunu bilen Hariciler de bu hadisleri hep reddettiler. Bu durum alışkanlık yapmış olacak ki tüm hadisleri tüm sünnetleri reddetmeye kadar vardı bu iş. Hint Kuraniyyun Akımının İndirgemeci Serüveni Her Tepkisel Aşırılık Bir Başka Aşırılığın Ürünüdür: Sünneti toptan inkara dayanan Hint Kurancılık hareketi tepkisel bir harekettir. Çıkışı iki nedene dayanır. Birincisi; sömürgeci İngilizlerin kültürel etkisi. Hindi Moğol İslam Devleti parçalanınca batının ilk sömürgesi oldu. Fransa ve İngiltere’nin bölge üzerindeki hakimiyet savaşını İngilizler kazandı. Ve tüm alt kıtayı işgale kalkıştılar. Bölge halkına zulümler ayyuka çıktı. İşte böyle bir durumda Batı, alt kıtada hristiyanlaştırma faaliyetlerine ayrı bir özen gösteriyordu. Misyoner teşkilatları her yere yayılmıştı, harıl harıl çalışıyorlardı. Hristiyanlaştırma çalışmalarına en sert direniş İslam’dan geldi. Müslümanların direnişiyle karşılaşan İngilizler oryantalizm çalışmalarını (yani İslam’a ve Müslümanlara karşı nasıl bir din ve kültür savaşı verecekleriyle ilgili çalışmaları) hızlandırdılar. Ve Müslümanları her türlü saldırıya karşı ayakta tutan en büyük gücün İslam olduğunu anladılar. Bu dinin kodlarını çözmek için uğraştılar ve dini hayata taşımada birinci önceliğe sahip olan sünneti ve onun söz dağarcığı olan hadisi gördüler. Ve çalışmalarını buraya yoğunlaştırdılar. Bu arada İngiliz sömürgesi altında kalan Hint Müslümanları İngilizlere karşı mağlup olmalarının sebeplerini araştırdılar. Onlara göre mağlubiyetin sebepleri şunlardı; parçalanmışlık, taklit, hurafe, tembellik, cahillik… Kendilerindeki bu hastalıkları fark eden Hint Müslümanlar bunların sebebini Kuran’dan uzaklaşmak ve aklı aktif olarak kullanmamak olarak buldular. Ve sonra siyasal ve askeri yenilginin nedeni olarak gördükleri ihtilaf ve tefrikanın esas nedeninin sünnet ve hadis olduğunu düşündüler. Çünkü türetilen uydurma hadisler ve sonradan sünnet diye ortaya çıkan şeyler hurafelerle doluydu ve aklı pasifleştiriyordu. Tabii burada İngiliz oryantalistlerin payı da oldukça büyüktü. Ve sonuç; yenilgilerinin en büyük nedeni olarak gördükleri sünnet ve hadise karşı topyekün savaş açtılar. İkincisi; bölgede tüm versiyonlarıyla yaygın olan mahsus akıl.Biri çıkıp kendi belirlediği inanç esasları etrafında bir yapı kuruyor. Bu esaslar şunlar; Hz. Peygamber bir nurdur. Hiç kuşkusuz gaybı bilir. Tüm varoluş onun elindedir. Her doğanın zaman ve mekanında hazır ve nazır bulunur… Başka biri de çıkıp önce Mesihlik iddiasında bulunuyor. Allah’ın konuşturduğu ve konuştuğu kişi olduğunu iddia ediyor. Sonra da bunu ilerletip, peygamber olduğunu söylüyor. Daha sonra iyice azarak Tanrı’nın yeryüzünde insan kılığına girdiği kişi olduğunu söylüyor. Kendine göre bir inanç sistemi kuruyor. Cihadın sadece içsel olduğunu, başka türlü cihad olmadığını söylüyor. Bu söylev de İngilizlerin hoşuna gidiyor ve bu şahsı destekliyorlar. Bu cihad öğretisini, kendileriyle mücadele etmeye kalkışanlara örnek gösteriyorlar. İşte böyle mahsus akıl birbirini takip eder bir şekilde ortaya çıkıyor. Ve bunun sonu sünneti toptan inkar oluyor. Üçüncü Bölüm: KURAN’IN PEYGAMBERİ Kuran’ın Tanıttığı Peygamber Aşırı Yüceltmeci Peygamber Tasavvuru ve İndirgemeci Peygamber Tasavvuru: ikisi de bir anlama probleminin ürünüydüler, bu iki eğilim de yanlış anlamaya dayanıyordu. Ortada yanlış anlamalar varsa, Hz. Peygamber’i anlamada doğru açı ne? Doğru Peygamber kim? Tabii ki, Kuran’ın Peygamberi. Peygamberi en iyi Kuran’dan öğrenebiliriz. Çünkü onu peygamber olarak atayan ilahi kaynak Kuran’dır. Yani onun şahsiyetini, meziyetlerini, varsa zaaflarını o bilir, görev alanını, yükümlülüklerini, yetkilerini o makam (Kuran) belirler. Ayrıca Hz. Peygamber’i tanıtan en objektif, en orijinal, en sahih kaynak odur. Objektiftir çünkü, beşerin hissi yaklaşımlarından uzaktır. Orjinaldir çünkü, Kuran’la Peygamber arasına mesafe, zaman, mekan girmemiştir. Diğer iki yanlış anlayış için ‘tasavvur’ denilip, Kuran’ın Peygamberi için bu kelime kullanılmamıştır. Çünkü tasavvur, eşyanın kendisinden bağımsız olarak, eşya hakkında zihinde oluşan imaj demektir. Yani biraz kurgusal ve türetilmiş, biraz muhayyile ürünüdür. Ama Kuran’ın Peygamberi oluşturulmuş bir imaj değildir. O her şeyiyle bir bütün olarak Kuran ekranına yansıyan bir gerçekliktir. Hz. Peygamberi Kuran’dan öğrenmenin tek ayrıcalığı onu olduğu gibi görmekten ibaret değildir. Ayrıca Kuran – Peygamber ilişkisinde ‘model bir şahsiyet nasıl inşa edilir?’ sorusunun cevabı bulunur. Çünkü Kuran sadece Peygamber’i tanıtıcı değil, onun şahsiyetini inşa edici/kurucu bir hitaptır. Nitelikleri 1) Beşer-İnsan Peygamber: İnsan ilahi bir müdahaleyle hakka, doğruya, güzele, iyiye açık ve meyilli olarak yapılandırılmıştır. Ve bu yapı vicdan, irade ve akılla güçlendirilmiştir. İşte ademoğluna yapılan kat kat ikramın en başında bunlar gelir. İnsana kat kat ikram ederek ona varlıklar içerisinde ayrıcalıklı bir konum veren Allah, bu ayrıcalığı insana özgü bir özellikle dengelemiştir. Bu dengenin adı; sorumluluk’tur. İnsan sorumlu olduğu için, sorumluluğunu yerine getirecek yetilerle donatılmıştır, ki bunların başında akıl gelir. İnsanoğlu selim akla yabancılaştığı oranda kendine yabancılaşmış, kendine yabancılaştığı oranda da Allah’a ve O’nun mesajına yabancılaşmıştır. Kendine, Allah’a ve eşyaya yabancılaşan insanın kendiyle bilişik, barışık ve tanışık olması için Allah Peygamberler aracılığıyla mesajlar göndermiştir. Ancak insanlık tarihinde her toplum peygamberini insan olmakla suçlamış ve bir melek peygamber istemiştir. İşte bu tavra karşılık önce Allah sonra peygamber ısrarla ve vurguyla her fırsatta Muhammed’in bir beşer olduğunu vurgulamışlardır. Çünkü Peygamber’in beşer oluşu, vahyin amacını gerçekleştirmesinin bir ön şartıydı. Çünkü vahiy, onu ulaştıran kişinin yaşaması gereken bir hayat tarzıydı. Bu yüzden de vahyin ilk muhatabıyla son muhatapları aynı hamurdan olmalıydılar. 2) Nebi-Rasul: O hem nebidir, hem de rasuldür. Hem nübüvvet görevi vardır, hem de risalet. Hem mesaj alır, hem de aldığını tebliğ eder. Onun elinde hiç sönmeyecek bir ışık var; nebilik vasfıyla aldığı vahiy. Ve o bu ışıkla karanlıktaki bir gecede dirençle etrafını aydınlatmaya çalışıyor; yani risalet göreviyle vahyi tebliğ ediyor. Yani onun sorumluluğu iki yönlüydü. O hem göklerin öğrencisiydi (nebi), hem de yerlerin öğretmeniydi (rasul). 3) Hayranlık Verici Bir Ahlak: Ahlak; biri ahlakın nedeni, diğeri ahlakın sonucunu veren iki kök anlama ayrılır. Birincisi; birine bir şeyin takdir edilmesi, bir pay verilmesi… İkincisi; bir şeyin sükunete ermesi, bir kararda durması, oturmuş olması… Bu iki kök anlamdan nedene ilişkin olanı (birincisi), ahlakın verilen boyutuna; sonuca ilişkin olanı ise (ikincisi), kazanılan boyutuna delalet eder. Kuran’ın, Peygamberi anlatırken kullandığı ahlak kavramı birinci kök anlama işaret ediyor, yani onun peygamberlik öncesi ahlakına. İşte bu, şu gerçeği göstergesidir: Allah, din binasını Hz. Peygamber’in şahsında ’doğal ahlak’ üzerine inşa etmiştir. Yani İslamiyet, insaniyet üzerine bina edilmiştir. Peygamber ahlakı Kuran tarafından övüldüğünde henüz onun karakteri üzerinde vahyin izleri oluşmamıştı. Onun ahlakı, fıtratın bir ürünüydü. Fıtratın korumuş ve korunmuştur. Çünkü ‘sakınanların korunacakları’ ilahi bir yasadır. Peygamberin peygamberlikten sonraki davranışları, peygamberliğinden önceki doğal ahlakı üzerine bina edilmişti. Allah ondan geçmişini kesip atmasını istememişti. Ancak onda varolan kişiliği geliştirmiş, yüksek karakterini terbiye etmiş, eksik olanları tamamlamış, fazla olanları kısmış, gereksiz olanları ayıklamıştı. Mesela o içine kapanıktı. Ama Allah onu topluma açılmaya, sosyal kişiliğini geliştirmeye, içine gizlendiği örtüsünü kaldırıp atmaya çağırıyordu. Mesela o çok yumuşak tavırlı ve davranışlı biriydi, kimseyi incitmezdi. Ama Allah ona dedi ki: ‘Ey Peygamber! Küfürde direnenlerle ve ikiyüzlülerle tavizsiz bir mücadele yürüt ve onlara karşı sert davran.’ Ve artık onun ahlakı Kuran olmuştu. Çünkü onun ahlakını Kuran şekillendirmişti, inşa etmişti. Onun ahlakı Kuran olmuştu, çünkü o kendini vahyin ellerine bırakmış, ona kayıtsız şartsız teslim olmuştu. Onun ahlakı Kuran olmuştu. Çünkü o Kuran’ın insana dönüşmüş biçimiydi. 4) Alemlere Rahmet: Peygamber’in alemlere rahmet olması, kendi çağında yaşayan ve ondan sonra gelen tüm insanlık ailesini kapsar. Kendisine vahiy ulaşıp da onun ışığıyla aydınlananlar için bilfiil bir rahmet, kendisine henüz vahiy ulaşmamış olanlar için ise bilkuvve (potansiyel) bir rahmettir. Kuran Peygamber için rauf (şefkat pınarı) ve rahim (merhamet kaynağı) der. Kuran bu iki sözcüğün aynısını Yüce Allah için de kullanır. Peygamber’in alemlere rahmet olması ise vahyin sayesinde gerçekleşmiştir. Çünkü aynı sıfat (rahmet), vahyin niteliği olarak da kullanılır. Vahiy, Allah’ın insanoğluna olan kat kat rahmetinin son katını temsil eder. Vahiy, aç ruhlara inzal edilmiş bir gök sofrası, bir ilahi ziyafettir. 5) Güzel Bir Örnek: ‘İşte böylece sizin dengeli bir ümmet olmanızı istedik ki, insanlığa örnek ve model olasınız ve Rasul de size örnek ve model olsun.’ İşte Kuran vahyin inişine şahit olan ilk müminlere model toplum olma misyonu yüklüyor. Ama model olacak bir toplumun örnek aldığı bir modeli olması gerektiğinden Hz. Peygamber’e de model şahsiyet olma misyonu yüklüyor. Hz. Peygamber’in örnek alınması, üretilebilecek ahlaki tavır ve davranışlarının yeniden üretilmesi demektir. Tersi onu tüketmektir, onu taklit etmektir. Gazzali’ye göre, onu örnek edinmek Peygamberin amacının bilinmesine bağlıdır. Peygamber’in örnek alınacak eyleminin amacı bilinmeden onu örnek edinmek doğru değildir, bu taklittir. Ebu Huseyn el-Basri’ye göre, kişi Peygamber’in yaptığını, yaptığı sebeple ve yaptığı maksatla, yaptığı gibi yapmalıdır. Onu örnek almak, onun yaptığını yapmak değil, onun yaptığını yaptığı amacı gerçekleştirmek için yapmaktır. Kaynak: Mustafa İSLAMOĞLU / Üç Muhammed

16 Nisan 2009 Perşembe

Risale-i Nur’da değiştirmeler mi var?

Risale-i Nur’da değiştirmeler mi var? Ali Eren, Vakit G. Tarih : 16.03.2006 Mustafa Kaplan Bey, geçen haftaki bir yazısında “Risale-i Nurlara el atıldığını ve bazı değişiklikler yapıldığını” yazıyor ve haklı olarak sert bir şekilde de tenkit ediyordu. Sakarya Üniversitesi hocalarından Sayın Dr. Alaaddin Yalçınkaya da Cemaleddin Efgani isimli eserinde bu değişikliklerden birine dikkat çekiyor. Alaaddin Bey’in ifadeleri şöyle: “İttihad-ı İslâm (İslâm birliği) ve Cemaleddin Efgani ile alâkalı, Said Nursi’nin de bazı görüşleri vardır. Said Nursi şöyle demektedir: “… Ben bu ittihadın efradındanım (bireylerindenim) ve bu ittihadın tezahürüne (meydana gelmesine) teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebebi iftirak (ayrılık sebebi) olan fırkalardan değilim. Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o Kürtleri ikaz etti. Onlar da ona biat etti. Şimdiki Kürtler o zamanki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim (benden önce aynı düşüncede olanlar) Cemaleddin Efgani, Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Süavi, Hoca Tahsin Efendilerle Kemal Bey (Namık Kemal) ve Sultan Selim’dir.” (Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Tenvir Neşriyat, 1987, İstanbul, Yedinci Cinayet.) Alaaddin Yalçınkaya devam ediyor: “Said Nursi’nin bu konudaki görüşleri, arada küçük olmakla beraber farklı yorumlara sebep olabilecek diğer bir kaynakta şöyle nakledilmektedir: “İşte ben bu itittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim. Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim, onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o, vilayat-ı şarkıyeyi ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır. Bu meselede seleflerim; Şeyh Cemaleddin Efgani, allamelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Süavi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslâm’ı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki…” (Bediüzzaman Said Nursi, İki Mekteb-i Musibet’in Şehadetnamesi, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, Aksi Seda Matbaası, Samsun, 1957, s 14-15) Fark ortada. Birindeki “Kürt” kelimesi diğerinde “vilayat-ı şarkiye” olmuş. Bu durumda, insan “Yoksa Risale-i Nurlarda benzer şeyler yapıldı mı?” diye düşünmez mi? Demek ki, Mustafa Kaplan Bey feveranında yerden göğe kadar haklı… Bir kelimenin değiştirilmesine bile bizzat Risale-i Nur’un yazarı şiddetle karşı. Bakın: Mana daha güzelleşiyor diye Fihrist Risalesi’ne yapılan çok küçük bir ilaveye itiraz eden Said Nursi, şiddetli bir tokat aşkettikten sonra, “Titremeliydiniz. Ben dahi (Risale-i Nur’a) kalem karıştıramıyorum. Siz nasıl kalem karıştırırsınız!” demiştir. (ittihad.com.tr sitesindeki 14 sahifelik metnin 6. sahifesi. Aynı cümle Sikke-i Tasdik-i Gaybi’de de mevcut.) 1996 veya 97’de Aksaray Akgün Otel’de Risale-i Nur toplantısı yapılmıştı. Galiba Filistin’den gelen hatipdi; konuşması içinde “Said Nursi, üstadlarım Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Ali Süavi diyor” dedi. Konuşmaları anında tercüme eden Suat Yıldırım Hoca, hatibin bu cümlesini tercüme etmedi. Arkasından, Suriyeli Ramazan el Buti konuştu. İşe bakın ki, bir önceki hatibin söylediğini o da söylemesin mi… Suat Hocamız, Buti’nin o cümlesini de es geçti. Bendeniz, tercümede bazı yerleri niçin atladığını yazıp kâğıdı masaya bıraktım. Suat Hocamız cevap vermek mecburiyetinde kaldı ve “Efendim biz polemik olmasını istemiyoruz” dedi. Hoca kendine göre bu iki ismi yani Abduh ve Cemaleddin Afgani’yi Said Nursi’nin üstadı olarak göstermek istemiyordu. İyi de, Said Nursi kendisi bu isimleri vermekten çekinmemişse bize ne oluyor!.. Sizin anlayacağınız değerli okuyucular, böyle şeylere şahit oldukça, Mustafa Bey’e bir defa daha ‘haklısın’ demekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

Senide Vururlar Ey Acı!


Senide Vururlar ey Acı (( Çileweb))
Yükleyen roni444"> Sacit Onanın yorumundan Ferman Karaçam'ın şiiri ACI... Seni de vururlar bir gün ey acı, uçuşup durduğun kanatlarından sazın sözün türkülerin tükenir ellerin koynunda kalakalırsın şakaklarına kar yağı...

Kardeşlik Çağrısı- AĞACAN


Ağacan-Nureddin Şirin
Yükleyen ebbkr">
Gah İbrahimim
Yükleyen kassammedya"> Gah ibrahimim ateşlerde Gah musayım deryalarda Gah Yusufum Zindanlarda Ben Yahyayım Bu dağlarda