mehmet akif safahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmet akif safahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2009 Salı

FİLİBELİ AHMET HİLMİ Kimdir

FİLİBELİ AHMET HİLMİ

Ahmet Hilmi, 1281/1865 yılında şimdi Bulgaristan sınırları içinde kalan Polovdiv (Filibe)’de doğar. Filibe ismi M.Ö 342’de şehri bir tepe üzerinde kuran Makedonya kralı II. Filip’e dayanır. Filibe 1361’de Osmanlıların egemenliğine geçmiş ve 1878’deki Osmanlı-Rus harbine kadar yaklaşık olarak eş yüz yıl kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalır. Filibeli Ahmet Hilmi’nin babası Şahbender (konsolos) Süleyman Bey, annesi Şevkiye hanım ‘dır. Ahmet Hilmi ilk tahsilini Filibe’de yaptıktan sonra İstanbul’a gelerek Galatasaray Sultanisi’nden mezun olur. Ailesiyle birlikte bir müddet İzmir’de bulunur. Daha sonra Düyun-u Umumiye idaresine girerek memuriyet hayatına başlar (1890). Görevli olarak Beyrut’a gönderilir. Burada Jöntürkler’le ilişki kurar. Büyük ölçüde onların etkisiyle Mısır’a kaçar. Mısır’da iken Terakki-i Osmanî cemiyetine üye olur. Yine Mısır’da “Çaylak” adında bir dergi çıkarır.

1901 yılında İstanbul’a dönse de siyasi suçlu olarak yakalanıp Fizan’a sürülür. Fizan’da iken belki sürgün hayatının etkisi ile tasavvufa merak sarar. Arusi tarikatına girer. Bu intisabın etkileri daha sonra yazdığı kitaplarına yansıyacaktır. II. Meşrutiyetin ilanından sonra tekrar İstanbul’a döner ve İttihad-ı İslam adlı bir haftalık gazete çıkarır (1908). Filibeli 18 sayı çıkan bu gazetede o dönem üzerinde çokça durulan ve Osmanlı Devletinin siyaset olarak bel bağladığı İttihad-i İslam (İslam Birliği) siyasetini birçok yönüyle ele almaya çalışır. 1910’da ise haftalık Hikmet Gazetesini çıkarmaya başlar. 9 Eylül 1911’de günlük Hikmet gazetesini çıkarmaya başlar. Bu gazetede yazdığı yazılarda İttihat ve Terakki’yi eleştirir. Bu sebeple bir buçuk ayda beş defa kapatılır. Aynı yıl içinde gazetesi ve matbaası süresiz kapatılarak Bursa’ya sürülür. 1912 Ağustosunda Hikmet’i yeniden çıkarmaya başlar, bu dönemde Birinci Dünya savaşı Balkan savaşlarının çıkacağına dair yazılar yazar.

Filibeli, yenileşme meselesini geleceğe ait bir ölüm kalım meselesi olarak görür. Ona göre hayat yenileşme demektir. Bir hali muhafaza fikriyle hayat fikrini bileştirebilmek için kara cahil veya tamamıyla cahil olmak gerekir. Evrim süreci, zaman ve çevrenin değişimi, şahıslar gibi toplumları doğal seçimlere mecbur bırakır. Bu mecburiyetten kaçınmaya kalkışmak, fikri duraklamadır ki, önce hastalığı sonra da ölümü doğurur.

Filibeli’ye göre geçen bin yılda İslam âlemine hâkim olan eğilimler bu gerçeklerden habersiz olmakla kalmadılar, Müslümanları zamanın dışına ittiler. İslam toplumunu, Rabbani irade demek olan sünnetullah, yani tabiata ve insana hükmeden kanunlarla karşı karşıya getirdiler, İslam toplumlarını, bu Rabbani iradeye çarparak kırdılar. Çağlar boyunca duraklama ve alçalma amilleri, İslam binasını kemirip, temellerini yıprattıktan sonra, dış saldırıların da başlamasıyla, üç yüz yıldır İslam âlemi cehaletin zulmetiyle karardı, bütünüyle mahkûm hale geldi. Daha sonra bu çöküşün ve sefaletin neden olduğunu sormaya başladılar.

Filibeli, ıslahat ve yenilik için “içtihat” kurumunun işletilmesini savunur. Ona göre içtihat küçücük, fakat çok etkili bir kelimedir. “içtihat kapısı kapandı” demek ruhi ve toplumsala ihtiyaçlara çare arama kapısı kapandı demektir. Böyle bir söz, bir sosyal topluluğun dini hislerine ve ihtiyaçlarına idam hükmü vermekten başka bir mana taşımaz. Çünkü bu söz aynı zamanda tabii ve insani kanunları, zamanın ve çevrenin sürekli değişimini, gelişim ve ilerlemeyi, insanlığı inkâr etmek demektir. Oysa içtihadın zamanın ortaya çıkardığı ihtiyacı görmek anlamına geldiği bilinmelidir.

Dönemin İslamcılık akımına dâhil olan ve bu fikir etrafından görüşler beyan eden Filibeli, “Meclis-i Ali İçtihat” kurulu adından yüksek içtihat kurulunun oluşturulmasını ve bu kurulun dünyadaki meşhur Müslüman mütefekkirlerden oluşması gerektiğini söyler. Bunların yapacağı içtihatların Müslümanlar için yol gösterici olacağını söyleyen Filibeli, bu kurulun “Tevhid-i Mesahip” yani var olan mezheplerin incelenerek tek bir çatı altında toplanması gibi bir vazifesinin olduğunu da söylemektedir.

Filibeli’ye göre bu umumi mezhebin en belirgin vasfı “hikmet ve siret” olmasıdır. Ayrıntı kabilinden şekilciliğe dalarak dini hissi öldürmemelidir. Üzerinden durulacak en önemli konu “tevhidin” adam akıllı ortaya konması olmalıdır. İslam dünyası tenzih ve teşbih anlayışının getirdiği yanlış bir Allah tasavvuru ile sapmalara uğramıştır. Filibeli bu konuların ele alınması ile Müslümanların ontolojik tasavvurunu yeniden inşa etmek ister gibidir. Ona göre “Ne şöyledir ne de böyle” itikadi sapmalar olmuştur. Bir yanda boşluğa ulûhiyet atfedenler, diğer yanda insana, türbe ve hatıralara tapanlara kadar ontolojik denge bozulmuştur. Allah tasavvuru yara almıştır. Müslümanların zihninde “Arş denen yerde oturan bir tanrı” fikri yerleşmiştir.

Eserleri: Abdülhamid ve Seyyid Muhammedü'l Mehdi ve Asr-ı Hamidi'de Alem-i İslâm ve Sunisîler (1325/1909), Tarih-i İslâm (2 cilt, 1326/1910), A'mak-ı Hayâl (1326), Vay Kız Beğciği Seviyor (1326), Öksüz Turgut (1326), İstibdadın Vahşetleri yahut Bir Fedainin Ölümü (1326), Allah-ı İnkar Mümkün müdür? Yahut Huzur-ı Fende Mesâlik-i Küfür (1327/1911), Felsefeden Birinci Kitap: İlm-i Ahval-i Ruh (1327), Yirminci Asırda Alem-i İslâm ve Avrupa (1327), Beşeriyetin Fahr-i Ebedisi Nebimizi Bilelim (h.1331/1915), Muhalefetin İflâsı (h.1331), Huzur-ı Akl ü Fende Maddîyyûn Meslek-i Dalâleti (h. 1332/1916), Yeni Akadi: Üssü İslâm (h.1332), Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz (1329/1913), Akvâm-ı Cihan (1329), Türk Ruhu Nasıl Yapılıyor? (1329), Türk Armağanı (ty.), Müslümanlar Dinleyiniz (ty.).

16 Nisan 2009 Perşembe

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ ve DİN EĞİTİMİ MODELİ

Geçiş Dönemi Din Eğitiminde Model Arayışı İlhan YILDIZ 1 Giriş Bütün toplumlar geçmişleriyle tarihsel bağlarını güçlendirmek için büyük bir çaba sarf etmektedirler. Ancak her nedense Türkiye'de din sahasında araştırma yapanlar, Cumhuriyetin ilk yılları üzerinde yeterince durmamışlardır. Halbuki Türk düşünce tarihinde, Osmanlı Devleti’nin son yılları ve Cumhuriyetin ilk yılları ile bu dönemin aydınları çok önemli bir yer tutmaktadır. Öte yandan günümüzde tarihsel ve toplumsal bilincin oluşmasına katkıda bulunmak için bu dönem ile ilgili yeni bilimsel çalışmalara da her zaman ihtiyaç duyulmaktadır. 1924 yılında yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile birlikte Türkiye’de din eğitimi serüveni fiilen sona ermiştir. Bu durum 1950’li yıllara kadar devam etmiştir. Böylece çeyrek asır boyunca din eğitimi alanında deyim yerindeyse bir geçiş dönemine girilmiştir. Bu dönemde vatandaşlar çocuklarına dînî bilgiler verecek sorumlu bir kurum veya kaynak bulamamışlardır. Ancak bu geçiş döneminde halka yönelik din eğitimi çalışmalarını sürdüren bazı kesimler göze çarpmaktadır. Bunların en önemlilerinden biri Risale-i Nur olmuştur. Risale-i Nur’un din eğitimi çalışmasının karakteri konjektürel sebeplerden dolayı çoğunlukla dînî savunmadır. Risale-i Nur’un İslâmiyet’i nasıl savunduğunu, bu bağlamda nasıl gayret ettiğini görmek ve yapmış olduğu savunmaları doğru bir şekilde değerlendirmek için yazıldığı dönemde Batının, İslâm aleminin, Osmanlı Devleti’nin ve daha sonra Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlara kısaca bakmak gerekmektedir. Din karşıtı fikir ve kanaatler, 17. yüzyılda başlayan 18. yüzyılda İngiltere, Fransa, Almanya ve Amerika'da aydınlanma ile birlikte güç kazanmış, geniş ölçüde Batılı aydınların ideolojisi haline gelen pozitivist ve materyalist görüşlerle de desteklenmiştir. Bu anlayış 19. yüzyılda Tanzimat fermanı ile birlikte Osmanlı Devleti'ni de etkisi altına almıştır. Öyle ki pozitivist düşünce, geleneksel anlayışın direnmeleri karşısında bâriz bir üstünlük elde etmiştir. 20. yüzyılda Batıda ortaya çıkan din karşıtı görüşler İslâm toplumlarında daha çok İslâm karşıtı görüşler halinde boy göstermiştir. Bununla birlikte İslâm toplumunda İslâm'ın, gelişmeyi ve ilerlemeyi engellediğine inanan bir elit tabaka oluşmuştur. Bu tabaka, bütün konulara Batı zaviyesinden bakmaktadır. Bunlar sihirli değnek misali, birdenbire her şeyi değiştirebilecek bir sistem bulduklarını sanıp, kutsal bir savaş veriyor edasıyla kendi safında olmayanlara karşı saldırıya geçmiş, hüsn-ü kabul görmeyince halkı halka rağmen adam etmeye çalışmışlardır. Türkiye'de devrimlerin arka arkaya yapıldığı dönemi içine alan Cumhuriyetin ilk yirmi yılında devlet eliyle din adamı yetiştirilmediği görülmektedir. Bu tutumu, devrimleri benimseyen birçok dindar vatandaş da yadırgamıştır. Ortaöğretim kurumlarında din derslerinin kaldırılması sonucunda ortaya çıkan manevi buhran artık dayanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Bunun sonucunda halk çocukları için gerekli din eğitimi ihtiyacını, gözetim ve denetimden yoksun bazı yerlerden karşılamaya yönelmiştir. Böylece, din eğitimi-öğretimi düzensiz bir şekilde farklı zaman ve mekanlarda gizli olarak sürdürülmüştür. Farzımuhal tıp fakültelerini 25 yıl kapalı tutulduğunda, insanlar nasıl kocakarı ilaçları ile hastalıklarını tedavi etmeye çalışırlarsa, aynı şekilde çeyrek asır boyunca din eğitimi verilmediğinde hurafe ve bidat toplumda yaygınlık kazanacaktır. Bu dönemde din eğitimi ve öğretimi resmen yasak olduğu için, vatandaşlar gayr-ı resmi olarak ve gizlice bazı özel yerlerde bu faaliyeti sürdürmeye çalışmışlardır. Bu faaliyet genellikle Kur'an-ı Kerim'i yüzünden okumak, basit bazı ilmihal bilgilerini öğrenmek ve öğretmekten ibarettir. Bu şartlar altında Risale-i Nur’un, din eğitimi ve dînî ibadetlerin yerine getirilmesi alanında hem teorik hem de pratik anlamda verimli çalışmalara öncülük ettiği görülmektedir. A. Risale-i Nur’a göre Geçiş Döneminde Din Eğitiminin Durumu Geçiş döneminde yapılan din eğitimi ile ilgili Risale-i Nur’da bir takım değerlendirmeler bulunmaktadır. Bunları dört ayrı şekilde kategorize edebiliriz: 1. Medreseler, 2. Tarikatlar, 3. Dînî Kitaplar. 4. Din Eğitimi-Siyaset İlişkisi. 1. Medreseler Said Nursi, Türk eğitim tarihinin ilk temel kurumu olan medrese hayatı içinde yetişmiş, düzenli olmasa da bu kurum içerisinde faaliyet göstermiş ve doğal olarak da medreseyi tanımıştır. Dolayısıyla onun bu kurum hakkındaki değerlendirmelerine önem vermek gerekmektedir. Said Nursi, medreselerin bir an önce çağın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde ıslah edilmesinin gerekliliğine inanmaktadır. 2 Said Nursi, bu dönemde tabir caizse moda olan fen, matematik ve teknik ilimlerle bizzat ilgilenmiştir. Devrin medreselerini ve onların problemlerini iyi bilen birisi olarak Said Nursi, özellikle medrese eğitimini, metot ve program bakımından eleştirmiştir. Kendi deyimiyle ‘Avrupa’dan gelen müthiş bir dalâlet ve zındıka taarruzuna karşı koymayı ve felsefe-i tabîiyyeden doğan dehşetli bir istibdad-ı mutlakın hilaf-ı Kur’an olan prensiplerine boyun eğmeyi’ 3 istemeyen Said Nursi, mevcut kelâm ilminin, son devirlerde ortaya çıkan İslâm hakkındaki şüphelerin reddine yeterli olmadığına kanaat getirmiş ve bunun için fen bilimlerinin tahsiline lüzum görmüştür. Bundan dolayı kendi özel gayretleriyle “ulûm-i müspete denilen bütün fenleri tetebbua başlayarak pek kısa bir zamanda Tarih, Coğrafya, Riyaziyat, Jeoloji, Fizik, Kimya, Astronomi, Felsefe gibi ilimlerin esaslarını öğrenmiştir. 4 Said Nursi, Osmanlı Devleti'nin son döneminde başlayan medrese ıslahat çalışmalarına sıcak bakmıştır. Ona göre dünya hayatının saadeti kısmen de olsa çağdaş medeniyetin geliştirdiği ilim ve fenlere bağlıdır. Binaenaleyh bu ilimler artık medreselerde okutulmalıdır. Müderrisler ve ulema, ilimlerin aslını öğrenmeli, kökenine gitmeli ve onları asırlar boyunca bu ilimlere karışmış faydasız her türlü şeylerden arındırmalıdırlar. Devir, materyalist felsefenin egemen olduğu devirdir. Kur’anın prensipleri eski usullerle savunulmayacaktır. Hem kelam, hem mantık ve felsefe, çağdaş şartlara göre yeniden yazılmalı ve okutulmalıdır. Said Nursi, din ile bilimi ayırmanın tehlikeli sonuçlar doğuracağını belirtmiştir. Ona göre, ‘vicdanın ziyası, din ilimleridir. Aklın nuru çağdaş fen bilimleridir. İkisinin birleşmesi ile gerçek ortaya çıkar. O iki cenah ile talebenin hikmeti yükselir. Ayrıldıkları zaman birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe doğar.’ 5 Medreselere yeni ulûm ve fünûnun okutulmasını öneren Said Nursi o günkü şartlarda bunun kolay olmayacağını biliyordu. Kendi deyimiyle “Maarif-i cedideyi medarise sokmak için bir tarik” in bulunması gerekiyordu. Bu yol ona göre “ehl-i medârisin nefret etmeyeceği saf bir memba-ı fünûn açmak” idi. Camiü’l-Ezher’i kendisine örnek alan Said Nursi söz konusu ilim membalarından ilkinin Medresetü’z-Zehra namıyla Bitlis’te açılmasını teklif etti. Daha sonra biri Van’da, diğeri Diyarbakır’da olmak üzere iki medrese daha kurulmasını istedi. 6 Said Nursi’nin kurmayı planladığı medresede öğretim, ağırlık Türkçe olmakla birlikte Arapça ve Kürtçe yapılacaktı. Üç lisanla eğitim yapacak olan bu medrese -ki bu modern bir İslâm üniversite projesi olarak da değerlendirilebilir- bu şekilde Arap, Türk ve Kürt halklarının İslâm bayrağı altında Müslümanlık şuuru ile birleşip bütünleşmelerini ve kardeşleşmelerini temin edecekti. Medrese bununla yetinmeyip, aynı zamanda medreseliler ile mektepliler arasında Tanzimat’tan beri süren düşmanlığın da giderilmesine katkıda bulunacaktı. Büyük umutlarla hazırladığı ve takdim ettiği Medresetü’z-Zehra projesi, maalesef Sultan Abdulhamid’in ilgisini çekememiştir. Bunun üzerine Said Nursi hayal kırıklığı içinde memleketine geri döndü. Ancak umutlarını hiç yitirmedi, hep kurmayı planladığı medresenin hasret ve umudu ile yaşadı. Nihayet, tek parti yönetiminin sona erip çok partili demokratik hayata geçilmesi ve Adnan Menderes başkanlığındaki Demokrat Partinin iktidara gelmesi ile birlikte Said Nursi bir kez daha projesini gündeme getirdi. Ancak bu kez de istediği olmadı. 7 2. Tarikatlar Said Nursi, tasavvufu eleştirmemiş, ancak tarikatlarla ilgili bir takım yanlışlıklar üzerinde durmuştur. 8 Ona göre, tarikatların görevini tasavvufi renk ve motifleri içeren risale-i nur sürdürecektir. 9 Kaldı ki Said Nursi eserlerinde gerek Nakşi ve gerekse Kadiri tarikatından sitayişle bahsetmektedir. 10 Aynı şekilde O, Mektubat isimli eserinde ‘bir takım gafil insanlar; ehl-i tarîkatın içinde gördükleri bazı suiistimalleri ve bir kısım hataları bahane ederek, o değerli kaynağı kapatmak, belki tahrip etmek ve bir nevi âb-ı hayat dağıtan o Kevser membaını kurutmak için çalışıyorlar’ diyerek tasavvufu eleştirenlerin iyi niyetli olmadıklarını ifade etmektedir. 11 Said Nursi’ye göre tarikatlar zamanla aslî özelliklerini yitirmişlerdir. Bu sebeple Said Nursi dönemindeki tarikatlardan değil de tarikat geleneğinin ilk halkaları sayılan İmam-ı Rabbani ve Abdulkadir Geylanî’den ilham aldığını söylemektedir. Hatta Said Nursi biraz daha ileri giderek babasının isminin Mirza olması sebebiyle İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat isimli kitabında geçen “Mirza Bediüzzaman’a Mektup” başlıklı mektubuyla kendisine bir mesaj verdiğini iddia etmektedir. 12 Said Nursi uzun araştırmalar sonunda tarikatlardan önce Kur’an’ın kurtarıcı olduğu sonucuna varmış, ‘bu muhtelif turukların başı Kur’an-ı Hakimdir’ 13 diyerek Kuran’a bağlanmıştır. Said Nursi bunun sonucunda zamanın tarikat zamanı olmadığını, imanı kurtarmak zamanı olduğunu söyleyerek, ‘tarikatsız cennete gidenler çoktur, imansız cennete giden yoktur’ 14 diyerek bütün kuvvetimizle imanımızı arttırmak için mücadele etmek gerektiğini belirtmektedir. Said Nursi’ye göre bir şehre bir kutup, bir gavs-ı azam gelse, ‘seni on günde velayet derecesine çıkaracağım’ dese, bir şakirt 15 Risale-i Nur’u bırakıp onun yanına gitse, ‘Isparta kahramanlarına arkadaş olamaz’ 16 diyerek Risale-i Nur talebelerinin kendi meşreplerini öncelemelerini istemektedir. Yine başka bir yerde Said Nursi ‘Risale-i Nur’a hizmet, imanı kur­tarıyor; tarikat ve şeyhlik ise, velayet merte­beleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak, on mümini velayet derece­sine çıkarmaktan daha önemli ve daha sevaplıdır’ 17 diyerek tarikat ve Risale-i Nur arasındaki farkı ortaya koymaya çalışmaktadır. 3. Dînî kitaplar Türkiye’de İslâmi araştırmalar, Cumhuriyetin ilk yıllarında gelişim gösterememiştir. Yüzyılın ilk yirmi yılında Osmanlı aydınlarının zihinlerini meşgul eden dînî tartışmalara dair başlıca kaynaklar 1925-1950 dönemi için bakıldığında, ancak Cumhuriyet öncesinden kalma tozlu risalelerdi. Said Nursi’yle aynı dönemde yaşayan A. Hamdi Akseki de bu acı gerçeğe işaret ederek, Meşrutiyetten bu yana gençleri dinden soğutmak için birçok eserin yazılmış olmasına rağmen, Ferit Kam'ın "Dînî Felsefi Sohbetler" hariç, gençlere dînî sevdirecek tek bir eserin yazılmadığını söylemiştir. Ayrıca Maarif Nezareti de, ne sultanilerde ne de Daru'l-Muallimin ve Daru'l-Muallimatta din dersi okutturulması için bir tek kitap yazdırmamıştır. Demek ki bu konu layık olduğu nispette dikkate alınmamaktadır. 18 Bu dönemde halk, din ve ahlak namına Osmanlı döneminde yazılan "Kara Davud" gibi eserler okumaktaydı. Ancak daha sonra bu eserlerin İslâm'ı öğrenmek bakımından faydasından çok zararları olduğu anlaşılmıştır. Özellikle dînî eserler basılmadığı için yeni neslin din ve ahlak bakımından büyük bir boşluk içerisinde kaldığı dönemlerde, Said Nursi, arkadaşlarıyla beraber dînî eserler yazarak bu eksikliği kısmen de olsa doldurmaya çalışanlardan biri olmuştur. Bu dönemde Said Nursi, talebeleri arasında risale yazma seferberliği başlatmıştır. Talebelerinin evleri risalelerin okunduğu ve çoğaltıldığı küçük medreseler haline gelmiştir. Bu iş o kadar ciddiye alınmış ki üç aylarda talebelerin yoğun olarak ibadet etmeleri sebebiyle risalelerin yazımı yavaşlatılınca, Said Nursi, ‘alimlerin sarf ettikleri mürekkep, şehitlerin kanıyla ölçülür’ ve ‘bid'at ve dalalet zamanlarında sünnete ve Kur'an hakikatlerine bağlı kalarak hizmet eden kişi yüz şehit sevabı kazanır’ mealindeki hadislerle onları uyarmış ve tekrar çalışmalarını sağlamıştır. 19 Said Nursi'ye göre, gençliğin fikir ve ahlâkının değişmesinin esas sebeplerinden birisi de bu amaca hizmet eden neşriyatın yaygınlık kazanmasına karşılık, dînî hakikatleri herkesin anlayabileceği bir tarzda, yer ve zamanın şartlarına ve ihtiyaçlarına göre açıklayan kitapların olmamasıdır. Yine Said Nursi’ye göre, Risale-i Nur dönemi itibariyle sade bir dille yazılmış 20, bu yüzden Anadolu insanı tarafından hüsn-ü kabul görmüş ve okunmuştur. Bunda Türkçe yazılmış dînî ve ahlâki eserlerin bulunmadığı bir dönemde bu eserlerin defalarca basılmış olması ve insanlarımızın istifadesine sunulması da önemli bir etken olmuştur. Said Nursi, ‘Gazali’nin eserleri dururken yeni eserlere ihtiyaç var mıdır?’ şeklindeki soruya ‘İslam dinini devrin şartlarına uygun bir şekilde yeniden ele alan eserlere ihtiyaç vardır’ diyerek cevap vermiştir. Zira önceki devirlerde yaşamış din alimleri kendi dönemlerindeki dînî problemlere ışık tutmuşlardır. Öyleyse bu dönemdeki problemler günümüz din alimleri tarafından çözümlenmelidir. 21 4. Din Eğitimi-Siyaset İlişkisi Dînî eğitimini siyâsî emellerine alet eden şahıslar her devirde olmuştur. Ancak Osmanlı Devletinin son döneminde ve Cumhuriyet döneminde bunun dozu iyice kaçırılmıştır. Nitekim bu husus zaman zaman şikayet konusu olmuş, dergi ve gazetelere de yansımıştır. 22 Ancak bu tür davranışlar sadece Müslümanlara değil, aynı zamanda İslâm’a da zarar vermekteydi. İlk zamanlar siyasetin içinde aktif roller alan Said Nursi bu tehlikeyi gördüğü için ‘ben de Kur’an’ı elde tutmak için ‘eûzü billahi mineşşeytani vessiyase’ deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım... Elhamdülillah, siyasetten uzaklaşmam sebebiyle, Kur'anın elmas gibi hakikatlerini propaganda-i siyaset ithamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim.’ 23 diyerek siyasetten uzak durmuş ve etrafındaki insanlara da siyasetten uzak durmayı tavsiye etmiştir. Said Nursi, talebelerini din öğretimi ile ilgilenmeleri hususunda motive ederek, ‘bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silahıyla mücadele edeceğiz... Zira husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükümetin işine karışmayacağız; zira, hikmet-i hükümeti bilmiyoruz’ 24 diyerek enerjilerini siyaset ile ilgili konulara harcamamalarını istemiştir. Said Nursi’ye göre, Müslümanlar olumlu hareket etmeyi şiar edinmelidir. 25 Müslümanlar arasında kaos çıkarılmaz. Bu sebeple ülkede asayişin sağlanması için yardım etmek gerekir.’ 26 B. Geçiş Dönemi Din Eğitiminde Model Arayışı: Risale-i Nur Örneği Said Nursi’nin gördüğü baskı sebebiyle bu dönemde din eğitimi ve öğretiminin temel karakteristiği ancak yaygın eğitim olabilmiştir. Bu dönemde insanlara iman hakikatlerini öğretmek büyük tehlike arz etmiştir. Buna rağmen eğitim ve öğretim politikasında Said Nursi`nin azmini canlandırıp, kendisini cesaretlendiren bir ruhun belirmeye başladığını görmekteyiz. Buradan hareketle Said Nursi`nin Cumhuriyet dönemi yaygın din eğitimi çalışmasının ana çizgileri şu şekilde tasnif edilebilir: 1. Risale-i Nur’un Temel Referansı: Kur’an-ı Kerim Said Nursi’ye Risale-i Nur’la irtibatlandırılmasına karşı çıkmasının nedeni sorulduğunda ‘Risale-i Nur Kur’an’ın malıdır. Benim ne haddim var ki, sahip olayım: tâ ki, kusurlarım ona sirayet etsin. Belki o Nur’un kusurlu bir hadimi ve o elmas mücevherat dükkanının bir tellalıyım. Benim karma karışık vaziyetim; ona sirayet edemez, ona dokunamaz’ 27 diyerek Risale-i Nur’un Kur’an’dan istifade edilerek yazıldığını belirtmektedir. Said Nursi, ‘Yeni Said’ 28 döneminde on sene boyunca yanında Kur’an-ı Kerim’den başka kitap bulundurmadığını söyleyerek ‘bana Kur'an yeter’ 29 demiştir. 2. Risale-i Nur’un Görevi: İman Kurtarma İslâmi geleneğe göre, dînî anlamda iman, hiçbir şek ve şüpheye yer vermeyen bir tasdiktir ve bu tasdik, kognitif bir mahiyet arz etmektedir. Müslüman ilim adamlarının kendi inançlarının rasyonel temellerini tartışma konusu etmeleri açıkça gösteriyor ki hakiki bir Müslüman mütefekkir, "delilim yok, ondan inanıyorum" gibi irrasyonel bir tavır içerisine girmemiştir. O, aciz kaldığı için değil, makul gördüğü için inanmaktadır. 30 Dînine bitmek tükenmek bilmeyen bir aşk ile bağlı olan Yunus Emre bile: "Can neye ulaşurısa akıl da ana harç olur / Gönül neyi severise dil anı şerh itse gerek" 31 diyerek dînî inancını rasyonel bir temele oturtmak istemektedir. Büyük oranda, inancı rasyonel temellere oturtmak için yazılmış bir kitaplar bütünü olan Risale-i Nur, Batıdan gelen ve İslâm toplumları içinde de taraftar bulan İslâm karşıtı kişi, görüş ve akımlara karşı İslâm'ı savunmuştur. 32 Zamana ve çevre şartlarına göre dînî hakikatleri herkesin anlayabileceği bir şekilde açıklayan Türkçe kitapların yeterince olmaması ve buna karşılık din duygusunu gevşetecek, gençleri dinden nefret ettirecek eserlerin fazlaca neşredilmesi bu işin önemini bir kat daha artırmıştır. 33 Said Nursi’ye göre, ‘Kur’an’ın manevi mucizesi olan Risale-i Nur, İslâm dinini ve Kur’an hakikatlerini öyle bir tarzda göstermiştir ki, dinsiz dahi onları anlasa, kabul etmemesi mümkün değildir.’ 34 Risale-i Nur’un ilk vazifesinin iman kurtarmak olduğunu söyleyebiliriz. 35 Said Nursi’ye göre bu zamanda en büyük ihsan ve va­zife insanın kendi imanını kurtarmasıdır, daha sonra başkalarının imanını kurtarmak için çalış­mak gerekir. 36 Said Nursi, ‘ben cemiyetin îman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun’ 37 diyerek insanların hidayeti uğruna zehrettiği dünyası yetmiyormuş gibi ahiretini de feda edeceğinden bahsetmektedir. Gerekçe olarak da ‘Kur'ân yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin îmanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur’ demektedir. 38 3. Risale-i Nur’un Amacı: Dînî Bir Cemaat Oluşturma Bu noktada Said Nursi, günümüzde Müslümanlar için gerekli olan tavrın ilkelerini Kuran’dan çıkaran bir İslâm bilimleri uzmanı olarak görülebilir. Said Nursi Osmanlıların karşısına dikilen merkezi sorunu İslâmi cemaatin yeniden canlandırılması olarak kavramlaştırmıştır. 39 Said Nursi’ye göre, bu zaman bireysel çalışma zamanı değil, cemaat zamanıdır. Said Nursi, dini cemaati anlatırken buz ve havuz örnekleminden hareket etmektedir. Ona göre büyük bir havuza sahip olmak için bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini, o havuza atmak ve eritmek gerekir. Yoksa, o buz parçası erir, zayi olur; o havuzdan da istifade edilmez. 40 Yine başka bir yerde Said Nursi cemaatin gerekliliğini ifade ederek, ‘şahıslar ne kadar kabiliyetli olursa olsun, cemaat karşısında yenilgiye uğrarlar. Hele İslâm alemini aydınlatma görevi, bir insana bırakılamayacak kadar önemlidir’ 41 demektedir. Said Nursi, Risale-i Nur talebelerini bir cemaat olarak tanımlamaktadır. Ona göre, cemaat mensubunun hedef ve programı evvela kendisini, sonra toplumu korumak, dünya ve ahiret hayatını imhaya yönelen düşmanlara karşı Risale-i Nur’un çelik gibi hakikatlerine sığınmaktır. 42 Said Nursi’ye göre dînî cemaatin sağlıklı bir işleyişe sahip olması için istişare önemsenmelidir. 43 Ona göre, istişarede İhlas Risalesi’nin düsturları ölçü olmalıdır. Aksi takdirde küçük anlaşmazlıklar bu zamanda Risale-i Nur’a büyük zarar verebilir. 44 4. Risale-i Nur’un Hedefi: İslâm’ı Savunma Said Nursi geçiş döneminde halkın din eğitimi ihtiyacını karşılayacak bir mekanizmanın oluşturulması gerektiğini savunmuştur. Dönemin şartları göz önüne getirildiğinde bunun savunma mekanizması olması gerekir. Said Nursi’ye göre; bu mekanizma Risale-i Nur’dan başkası değildir. Risale-i Nur, Batıdan gelen ve İslâm toplumları içinde de taraftar bulan İslâm karşıtı kişi, görüş ve akımlara karşı İslâm'ı savunmuştur. Said Nursi’ye göre; bu dönemde Risale-i Nur’un yazılmasını tarihi ve sosyal şartlar gerektirmiştir. Her yüzyılda Kur’ân’ın aleyhinde düşmanca tavırlar sergileyen guruplara karşı mukâbele eden insanlar çıkmıştır. Ancak bugün İslam’a saldıranlar bir ikiden yüze çıkarken, İslam’ı savunanlar yüzden iki üçe inmiştir. Bu yüzden iman hakikatlerini kelam ilminden ve medreseden öğrenmek çok zaman alacağından, en derin konuları kısa zamanda herkesin anlayacağı bir tarzda öğreten Risale-i Nur’a ihtiyaç duyulmaktadır. 45 İslâm’ı savunurken Kur’an’dan istifade ettiğini belirten Said Nursi, en inatçı düşmanları Kur’an’ın elmas kılıcı ile yola getirdiğinden bahsetmektedir 46. Yine Said Nursi’ye göre; hakiki imanı elde eden insan kainata meydan okuyabilecek donanıma sahip olur diyerek 47 ‘Takdir-i Hudâ, kuvvet-i bâzu ile dönmez / Bir şem'a ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez’ 48 demiştir. C. Risale-i Nur’un Eğitsel Yönü Risale-i Nur’un din eğitimi bağlamında bir çok yenilgi ve yanılgıların birlikte yaşandığı geçiş döneminde yazılmış olduğu görmezlikten gelinmemelidir. Kaldı ki bu geçiş döneminde Risale-i Nur, halk için hazırlanmış olup, taklidi mümkün olmayan sade bir üslupla ve onların zihnî gelişimlerine uygun bir şekilde yazılmıştır. Bu iki özellik ilmî birikime sahip olmayı ve halk psikolojisine aşina olmayı gerektirmektedir. Bu iki meziyet de Said Nursi’de bulunmaktadır. Çünkü o, çeyrek asırdan fazla bir zamandan beri halka İslâmi ilimlerin her dalıyla ilgili onlarca eser yazmakla meşgul olmuştur. Halkın eğitimi için çeşitli eserler neşrederek aynı zamanda bir pedagog olduğunu da ispatlamıştır. Aslında çok yönlü bir dînî ilimler külliyatı olan Risale-i Nur’un, hizmet alanı buna paralel olarak genişleyen ve yükselen bir grafik çizmiştir. Risale-i Nur’a göre, özellikle dînî gelenek, görenek ve kurallara, bilinçsiz ve katı bir uyum ile ortaya çıkan hoşgörüsüzlük ruhu, İslâm'da bir zamanlar yeşerip gelişen bilimsel girişimlerin ölmesine neden olan başlıca etkenlerden biridir. Risale-i Nur Kuran-ı Kerim’e dayanarak ilimsiz ne dünyanın ne de ahiretin elde edilebileceğini, bu sebeple Hz. Peygamber'in meclisinin de bir ilim ve kültür ocağı olduğunu belirtmektedir. Gerçek dînîn, ilim tahsili ile, memleketin kalkınması ve ilerlemesinin çalışmakla ve her şeyi akıl ölçüsüne vurmakla elde edilebileceğini İslâm bildirdiği halde, Müslümanlar cehalet ve sefalet içinde, hurafelerle dolu bir hayat tarzı sürdürerek, memleketin mahvolmasını seyretmişlerdir. Bu itibarla maddi ve manevi inkırazdan kurtulmanın yegane yolu, insanlara günün şartlarına uygun İslâmi eğitim vermektir. Said Nursi’ye göre; bir zamanlar İslâm, ilim, irfan, terakki ve medeniyet sahasında öyle devasa adımlarla yürüyüp, dünyayı medeni bir hayata kavuştururken, Hıristiyanlık dünyası, ilim ve felsefeyi imha etmekte, "cehalet, sadakatin anasıdır" diyerek ilim adamlarını en büyük cezalara çarptırmaktaydılar. Avrupa'da ilim adamları ateşlerde yakılırken, İslâm dünyasında ilim ve irfan sahipleri en yüksek saygı ve itibarı görmekteydi. Fikir hürriyeti, vicdan hürriyeti, söz ve hareket hürriyeti İslâm'da 12 asır önce inkişaf etmişti. İslâm geleneği içerisinde ilme büyük önem verilmiş, ilim denilince sadece din ilimleri değil, aynı zamanda matematik, fen bilimleri ve tıp gibi bir çok bilim dalı da anlaşılmıştır. Müslümanlığın ilme, medeniyete ve ilerlemeye düşman olduğunu iddia edenler, gerçek İslâmiyet'i bilseler veya İslâm tarihini önyargısız bir şekilde inceleseler bu isnadın ne kadar yüz kızartıcı olduğunu anlamakta geç kalmayacaklardır. Said Nursi din eğitimi-öğretimi faaliyeti içerisinde öğretmenin önemli bir unsur olduğunu belirtmektedir. Bu yüzden o, öğretmenin talebesine karşı tutumunu ‘bizim vazi­femiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka ait­tir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz’ 49 şeklinde açıklarken, öğretmenin görevini de şu şekilde formüle etmektedir: ‘Hakikî mürşid-i âlim koyun olur, kuş olmaz. Hasbî verir ilmini / Koyun verir kuzusuna hazm olmuş musaffâ sütünü / Kuş veriyor ferhine lüab-âlûd kayyını.’ 50 Risale-i Nur’a göre, insanların imanlarında bir artış olması için; azimli, kararlı, hoşgörülü ve dürüst din eğitimcilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü bunlar hakikati hiçbir şeye feda ve alet etmez, nefsini öne çıkarmazlar. 51 Risale-i Nur’a göre, din eğitimcisi sıradan biri gibi yalnız kendisinden değil, başkalarından da sorumlu olduğu 52 için devamlı surette ders halkasını genişletmek için çalışmalıdır. 53 Risale-i Nur’un belirgin bir özelliği ise, ağır konuları ihtiva eden kitaplardan oluştuğu halde, çok fazla ders çalışmaya veya öğretmene ihtiyaç duymadan herkesin kendi kendine anlayabileceği bir özelliğe sahip olmasıdır. Bu risale-i nur’un otodidakt yöntemi ile kolaylıkla öğrenilebileceğini göstermektedir. 54 Kastamonu'da yanına gelen bir kısım lise talebesi ‘bize Allah’ı anlat, öğretmenlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar’ demeleri üzerine Said Nursi, ‘sizin okuduğunuz derslerden her ders, kendi lisan-ı halıyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Allah’ı tanıtmaktadır. Öğretmenleri değil, onları dinleyiniz’ diyerek okullarda verilen her dersin sonuçta Allah’ın varlığı ile ilgili bir deliller manzumesi taşıdığını ifade etmiştir. 55 Risale-i Nur’a göre din eğitimi çalışmalarının sürdürülmesi için ders grupları oluşturulmalıdır. Şakirtler, mümkünse her yerde küçücük bir dershane-i Nuriye açmalıdır.’ 56 Said Nursi’ye göre aile eğitimi önemsenmelidir. Ona göre, evinde dört beş çocuğu olan herkes, kendi evini bir küçük medrese-i Nûriye’ye çevirmelidir. Eğer bir çocuğu varsa ilgili komşular­dan üç dört kişi birleşip bulundukları evi küçük bir medrese-i Nûriye haline dönüştürmelidirler. 57 Said Nursi’ye göre; Risale-i Nur’un din eğitiminde başarılı olmasının altında yatan sebepler şu şekilde kategorize edilebilir: 1.Dil Kullanımı Said Nursi’ye göre; Risale-i Nur’da konular öyle etkili bir dil ve üslupla anlatılmıştır ki, okuyan kişi yaptığı iyi işler için cennet ve işlediği günahlar için de cehennemi adeta görür. Risale-i Nur’u okurken konuyu anlamakla kalmaz aynı zamanda yaşarsınız. 58 Said Nursi, Risale-i Nur camiasının bu kadar baskı ve saldırıya rağmen varlığını sürdürmesinin sebebi olarak Risale-i Nur’un etkileyici üslubunu göstermektedir. 59 Risale-i Nur’a göre insan psikolojisini bilmeden yapılan konuşmalar başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkumdur. Muhtemelen bugünkü vaizlerin nasihatlerinin tesirsiz kalmasının sebebi insan psikolojisini iyi bilmemeleridir. Vaizler, insanlara ‘haset etmeyin, hırslı olmayın, düşmanlık etmeyin, inat etmeyin ve dünyayı sevmeyin!’ derler. Bu ‘fıtratını değiştir!’ gibi, açıkça insanlar için imkansız olan bir tekliftir. Halbuki ‘bu hasletleri hayırlı şeylere dönüştürünüz’ deseler, hem nasihat etkili olur, hem yapabilecekleri bir iş teklif edilmiş olur. 60 Said Nursi’ye göre; Risale-i Nur bu üslup sayesinde eski medreselerde beş on seneye öğretilen bilgileri beş on haftada kavratmaktadır. Böylece diğer din eğitimi kurumlarından çok daha önce gerekli dînî formasyonu talebelere kazandırmaktadır. 61 2. Ferdî Farklılık Toplum, birbirinden farklı fertlerden meydana gelmiştir. Birbirinden farklı olan fertlerin varlığını kabul etmek, eğitim işinin bir takım esaslar dahilinde yapılmasını zorunlu kılar. İnsanların bilgi ve idrak seviyelerini hesaba katmadan herkesten aynı anlayışı bekleyip aynı metodu uygulamak gerçeği hiçe saymak demektir. Said Nursi, ‘Risale-i Nur’un bir kerametidir; öküze et ve aslana ot atmaz. Öküze ot verir, aslana et verir’ 62 diyerek günümüzde modern psikolojinin en çok üzerinde durduğu ferdî farklılık konusuna dikkat çekmiştir. Bu yüzden onun kullanmış olduğu metotlarda esneklik vardır. Comenius'un dediği gibi: "her şeyi herkese öğretme!" prensibini 63 Said Nursi benimsemiş görünmektedir. O, fertlere uzun uzun dînî sohbetler vermekten ziyade, onların ihtiyaç duyduğu şekilde ve nispette kalitatif bilgi verilmesini savunmaktadır. O, ferde istidat ve kabiliyetleri dikkate alınmayarak akıl ve idraki ölçüsünde hitap etmemenin sonuçsuz kalacağını belirterek, böyle bir uygulamanın Hz. Peygamber'in tebliğindeki metoda da 64 uymayacağını vurgulamaktadır. 65 Nitekim çağımızda öğrenme ve öğretme faaliyetleri esnasında insanın nitelikleri ve ferdî farklılıklar ön plana çıkarılmıştır. 66 Risale-i Nur’a göre, din eğitimcisinin her söylediği doğru olmalıdır. Ancak her doğruyu söylemesi şart değildir. Zira iyi niyetli olmayan bir adam, nasihati yanlış anlar, bu onun üzerinde aksülamel yapar. Bu yüzden her doğru herkese söylenmez. 67 3. Güzel Söz ve Davranış Said Nursi, kötü bir adama “iyisin iyisin” desen, iyileşmesi ve iyi adama “fenasın, fenasın” desen fenalaşması söz konusu olabilir’ 68 diyerek tebliğ vazifesi yapılırken güzel söz ve davranışta bulunmak gerektiğini ifade etmektedir. Yine başka bir yerde Said Nursi ‘güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.’ 69 ‘Eğer hasmını mağlup etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, düşmanlık artar.’ 70 diyerek güzel görmeyi ve insanlara iyilik yapmayı tavsiye etmektedir. Risale-i Nur’a göre, herhangi bir dini konuyu ölçüsüz bir şekilde cemaat içinde bahsetmek doğru değildir. Ölçüsüz dini sohbet, anlatanlara ve dinleyenlere zarar verir. Verdiğiniz ilaç bile olsa dozaj önemlidir. 71 4. Tedricilik Tedricilik, yavaş yavaş ve birbirine dayanarak veya birbirini tamamlayarak gerçekleşen eğitim prensibidir. İnsan fiziki açıdan olduğu gibi zeka açısından da tedricî bir gelişme göstermektedir. Dolayısıyla insan tedricî bir şekilde eğitim-öğretime tabi tutulmalıdır. Risale-i Nur’da tedriç prensibinin en etkileyici örnekleri bulunmaktadır. Said Nursi'nin akıllara durgunluk veren başarısında etkili olan prensiplerden biri de tedriçtir. Tedriç prensibinde, dînin yayılması esnasında muhatabı dikkate almak esas kabul edilmiştir. Bu prensip uygulanırken muhatabın durumuna göre, yakından uzağa, azdan çoğa, kolaydan zora doğru bir gidiş, bir derecelenme ve bir eğitim-öğretim söz konusudur. Risale-i Nur talebeleri elli sene sonraki nesilleri hesaba katarak hizmetlerini sürdürmekle din eğitiminde farklı bir tedricilik anlayışını da sergilemiş bulunmaktadırlar. 72 5. Örnek Gösterme Örnek; bir konuyu, kavramı ve olayı anlatmak veya açıklamak için kullanılan malzemedir. Anlatılan konunun daha iyi anlaşılmasını sağlar. Örnekle eğitim metodu, diğer bütün metotların etkin olarak kullanılabilmesi için mutlaka faydalanılması gereken bir metottur. Örnekle eğitim, örnek vererek bir konuyu aktarmak, böylece dinleyicilerin konuyu anlama ve kavrama yeteneğini geliştirmek ve muhakeme güçlerini arttırmaya yarar. Örneğin kullanılması öğrenmenin daha hızlı ve daha kalıcı olmasını da beraberinde getirmektedir. Said Nursi, hemen bütün eserlerinde temsil veya örnek gösterme yöntemini kullanmıştır. Said Nursi’nin muhataplarının genellikle yetişkinler olduğu düşünülürse bu yöntemin kullanılması oldukça doğal karşılanabilir. Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserinde temsil veya örnek gösterme yönteminin kullanımını ‘temsil aracılığıyla en anlaşılmaz gerçekler kolayca anlaşılır, en dağınık konular toparlanır, en müteal hakikatlere kolaylıkla ulaşılır, gayb bilgilerine ve İslam’ın esaslarına gönülden bağlanılır’ diyerek değerlendirmektedir. 73 Risale-i Nur’da bol miktarda teleolojik yaklaşım göze çarpmaktadır. Said Nursi’ye göre, gerek üstümüzdeki muazzam gökyüzünde olsun, gerek bize göre altımızdaki yeryüzünde olsun, her şeyde bir plan, maksat ve gaye vardır. Bundan dolayı bu maksadı ve planı meydana getiren sonsuz bir kuvvet sahibi Yaratıcının varlığını inkara kalkışmak akıl ve mantık kuralları ile çelişmektedir. O, insanın Allah’ın karşısında zayıflığını ifade etmek için sinek örneğini vermektedir. Eğer insanlar yaptıkları ile övünmeye başlarsa bir tek sinek onlara, ‘susunuz! Bütün teknolojilerinizi bir araya getirseniz benim tek kanadımı bile yapamazsınız’ diyecektir. 74 SONUÇ Said Nursi, İslâm'ın iki temel kaynağı olan Kur'an ve sünnete bağlı kalarak yazdığı risaleleriyle İslam’a cephe alan eserlerin önüne bir set çekmeğe çalışmış ve halkın öz dilini kullanarak, dînî ihtiyaçlarını göz önüne alarak yaygın din eğitimine önemli bir katkıda bulunmuştur. Onun eserlerinde mezhep ayrılıklarına yer vermeyerek, gerek teorik ve gerekse pratikte birleştiricilik vasfı kazandırmaya çalıştığı görülmektedir. Hayatının yarısını Risale-i Nur’u hazırlamaya veren Said Nursi’nin belirgin özelliklerinden birisi, onun Türk halkının neredeyse her yaştaki ferdine dînî eğitim ve öğretimi götürmüş olmasıdır. Bu ise Cumhuriyet döneminde çok az kimseye kısmet olmuş bir özelliktir. Said Nursi, bu eserlerinde halkın dînî ihtiyaçlarını ve dönemin siyâsî baskılarını göz önüne getirerek yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalıştığı görülmektedir. Bununla birlikte birtakım çevrelerden İslâm Dînine yöneltilen tenkitlere, sorulara, ithamlara, peşin hükümlere ve çeşitli fikrî saldırılara güçlü bilgi birikimiyle bilimsel cevaplar vermek üzere yayınladığı eserleriyle bir bakıma onlara da rehberlik etmiştir. Böylece o, bu hareketiyle sadece Müslümanlara değil, aynı zamanda insanlığa İslâm'ı öğreten bir eğitimci olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle yazdığı din ve ahlâk bilgisi kitaplarıyla onun Cumhuriyet devrinin din ve ahlâk öğretmeni olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bunun yanında bıraktığı eserleriyle yalnızca devrinin öğretmeni olmamış, aynı zamanda daha sonraki devirlerde yaşayanların da öğretmeni olarak hâlen görevini sürdürmektedir. Risale-i Nur, Batı kültürüne angaje olmuş, kendi kültüründen ve değerlerinden hızla uzaklaşan bir gençlik oluşturulmağa çalışıldığını fark ederek, kültür ve değer erozyonuna uğrayan toplumların sonunun trajik olacağını belirtmektedir. Bu itibarla Risale-i Nur’un görevi önce gençleri şüphe ve tereddüde düşüren cereyanların hangi yönlerden geldiğini, ne gibi yollarla etkili olduğunu, hangi noktaları hedeflediğini anlayarak, iman hakikatlerini öğretmek suretiyle gençleri bu cereyanlardan korumak olmuştur. Risale-i Nur bu görevini ifa ederken anarşiden uzak bir eğitim-öğretim ortamını önermektedir. _______________ 1 Yrd. Doç. Dr. Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi. 2 Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neş., İst., 1996, s. 48. 3 Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 44. 4 Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 44-45. 5 Said Nursi, Münâzarât, Sözler Yay., s.127. 6 Said Nursi, Münâzarât, Sözler Yay., s.127. 7 Yaşar Sarıkaya, Medreseler ve Modernleşme, İz Yay., İst., 1997, s.31. 8 Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neş., İst., 1997, s. 5 1-52. 9 Said Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 5 1-52. 10 Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, İletişim Yay., İst., 1992, s.99. 11 Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neş., İst., 1997, s. 445. 12 Said Nursi, Mektubat, s. 355-356. 13 Said Nursi, Mektubat, s. 339-340. 14 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-1, Yeni Asya Neş., İst., 1997, s. 28. 15 Şakirt: Risale-i Nur talebesine bizzat Said Nursi tarafından verilen isim. 16 Said Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 5 1-52. 17 Said Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 5 1-52. 18 A. Hamdi Akseki, "Mekteplerde Din Tedrisatı Muallime Pakize Hanımefendiye", Sebilürreşad., XVIII, sy. 446, (Zilkade 1335), s. 57. 19 Said Nursi, Lem’alar, Yeni Asya Neş., İst., 1998, s.167. 20 Said Nursi, Sözler, s.445. 21 Said Nursi, Kastamonu Lahikası, s.133. 22 Bk. Akseki, "Şeriatı Menfaat ve Keyiflerine Alet Eden Vaizler", Sebilürreşad, VII, sy. 182, (9 Şubat 1327), s. 408. 23 Said Nursi, Mektubat, s.48-49. 24 Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 67. 25 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-II, s. 213-214. 26 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-II, s. 213. 27 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, s. 49. 28 Said Nursi hayatını iki ayrı bölüme ayırmıştır: 1. Eski Said: Aktif olarak siyasetle uğraştığı dönemdir. 2. Yeni Said: Siyasetten uzaklaştığı dönemdir. 29 Said Nursi, Mektubat, s. 386. 30 Mehmet Aydın, Din Felsefesi, DEÜY., İzmir, 1990, s. 244. 31 Mehmet Bayraktar, Yunus Emre ve Aşk Felsefesi, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ank., 1991, s. 66. 32 Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neş., İst., 1997, s. 543. 33 Said Nursi, Lem’alar, s. 96 34 Said Nursi, Mektubat, s. 38-39 35 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, s. 62. 36 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, s. 20. 37 Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 630. 38 Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 630. 39 Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, s.34 40 Said Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 102. 41 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, s. 70. 42 Said Nursi, Şualar, Yeni Asya Neş., İst., 1998, s. 305. 43 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, s. 23-141-219; Kastamonu Lahikası, s. 90-91-178. 44 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, s.130. 45 Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Yeni Asya Neş., İst., 1997, s. 95. 46 Said Nursi, Âyetü‘ l-Kübra, s. 191-193; 199-200. 47 Said Nursi, Sözler, s. 204. 48 Said Nursi, Mektubat, s. 473. 49 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-II, s. 213. 50 Said Nursi, Sözler, s.706. 51 Said Nursi, Şualar, s. 335. 52 Said Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 148. 53 Said Nursi, Barla Lahikası, Yeni Asya Neş., İst., 1998, s.146-147. 54 Said Nursi, Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, s. 63. 55 Said Nursi, Meyve Risalesi, Yeni Asya Neş., İst., 1997, s. 27. 56 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, s.245. 57 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, s.101. 58 Said Nursi, Âyetü‘ l-Kübra, s. 191-193; 199-200. 59 Said Nursi, Âyetü‘ l-Kübra, Yeni Asya Neş., İst., 1997, s. 191-193; 199-200; İman ve Küfür Muvâzeneleri, Yeni Asya Neş., İst., 1998, s.24vd. 60 Said Nursi, Mektubat, s. 38. 61 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, s. 245. 62 Said Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 193. 63 Baymur, Genel Psikoloji, s. 228; Mefharet Ersin, Eğitimde Psikolojinin Rolü, MEB., İst., 1981, s. 209; J Leif - G. Rustin, Genel Psikoloji, (çev. Nejat Yüzbaşıoğulları), MEB., İst., 1980, s. 43. 64 Müslim, Mukaddime, 3. 65 Said Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 193. 66 Benjamin S. Bloom, İnsan Nitelikleri ve Okulda Öğrenme, (çev. Durmuş Ali Özçelik), MEB., Ankara, 1979, s. 1vd. 67 Said Nursi, Mektubat, s. 256. 68 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, s. 2 10. 69 Said Nursi, Mektubat, s. 473. 70 Said Nursi, Mektubat, s. 256. 71 Said Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 42 72 Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, s. 20. 73 Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 239. 74 Said Nursi, Sözler, s.266. 5. ULUSLARARASI BEDİÜZZAMAN SEMPOZYUMU Risale-i Nur'a Göre Kur'ân'ın İnsana Bakışı 24-26 Eylül 2000,İstanbul

Bediüzzaman ve İbni Teymiyyede Islah Çalışmaları

19.YÜZYILDA İSLAM TOPLUMU VE SEFALET Bediüzzaman, Osmanlı fikir hayatında sesini duyurduğu zaman, İslâm ülkelerin¬den bugün bağımsız olan Mısır, Pakistan, Malezya, Bangladeş, Afganistan, Somali, Sudan, Brunei, Moldivler Cumhuriyeti, Nijerya İngilizlerin; Cezayir, Cibuti, Çad, Fas, Gabon, Gine, Komoro Adaları, Mali, Moritanya, Nijer ve Tunus Fransızlar’ın; Endonezya İngiliz ve Hollandalıların, Yukarı Volta İngiliz ve Fransızların, 1912’den sonra ise Libya İtalyan işgali altındadır. Bugünkü Türk Cumhuriyetlerinin hemen hepsi küçük hanlıklar halinde iken Ruslar tarafından işgal ve ilhak edilmiş, uzak do¬ğudaki Müslüman Türk hanlıklarını da Çin yutmuştur. Çizdiğimiz panoramadan çıkan sonuç şu ki, Osmanlı hakimiyeti altında olan top¬rakların dışında, İran istisna edilirse, bütün İslâm alemi küfrün esareti altındadır. Şeyhülislâm İbn-i Teymiye ve sadık talebesi İbn-i Kayyum el-Cevzi hakkında Risale-i Nurun görüşü nedir? Muhyiddin-i Arabî hakkındaki kanaati nedir? Emirdağ’da ikamet ettiği yıllarda bir talebesine gönderdiği bir mektubunda Bediüzzaman Hazretleri, İbn-i Teymiye ve İbni Kayyum el-Cevzi’nin kendileri ve eserleri hakkında, “Meşhur dehşetli dâhi”; “pek acip ve câzibedar eserler” diye söz eder ve şöyle der: “Meşhur dehşetli dahilerden İbni Teymiye ve İbni Kayyum el-Cevzi’nin pek acip ve câzibedar eserleri İstanbul’da çoktan beri hocaların eline geçmesiyle...” 9 Muhyiddin-i Arabi’ye gelince, iki ayrı risaleden iki paragraf alıyoruz. Birisi kendisi hakkında, diğeri de mesleği hakkındaki hükmü açıklıyor. “Mustafa Sabri ile Musa Bekuf’un efkârını muvazene etmek için vaktim müsait değildir. Yalnız bu kadar derim ki: Muhyiddin, kendisi hâdi ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdi ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavaid-i ehl-i sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları, zahiri dalâlet ifade ediyor; fakat kendisi dalaletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz.” Devamında ise kitapları hakkında şu hususa dikkat çekiyor: “Evet bu zamanda Muhyiddin’in kitapları, hususan vahdetü’l-vücuda dâir mes’elelerini okumak, zararlıdır.” 10 Bu ihtilaf ve tenakuzlara karşı Bediüzzaman’ın tutumu, İmâm-ı Gazâlî’nin kendi zamanında yaygın olan ihtilaf ve tenakuzlara karşı tutumu gibidir. İmam-ı Gazâlî, fikirleri ve ilmî mevkii itibariyle müstakil bir şahsiyetti. Görüşleri kendinden öncekilerinkinden, hattâ mensup olduğu mezhebe bağlı olan âlimlerinkinden bile farklıydı. İmam-ı Gazâlî, bazı kelâm meselelerinde, Eş’arî’den farklı görüşe sahip olduğu gibi; mensubu bulunduğu Şâfiî Mezhebinin imamı Şâfiî’den de bazı fıkhî meselelerde farklı düşünmüştür. Meselâ, İhyâu Ulûmuddin’de su bahsinde şöyle der: “Candan arzu ederdim ki, İmam Şâfiî’nin mezhebi de İmâm-ı Mâlik’in, ‘su, ne kadar az olursa olsun, üç vasfından biri değişmedikçe pislenmez’ dediği gibi olsaydı.” Ve sonra İmâm-ı Mâlik’i yedi delil ile te’yid eder... 11 Bediüzzaman ve çağdaş mütefekkirler Bediüzzaman Said Nursi, siyasete günlük mânâsıyla ehemmiyet vermez. Onun siyasete karşı ilgisi, İslâm âleminin dertleriyle azap çeken bir Müslümanın ilgisidir. Bu asırda bilinen mânâsıyla siyaset, konuştuğu şeyin tersini yapmaktır. İslâmiyetteki siyaset ise, dinî inançlara ve bu inançların sağladığı ahlâkî değerlere bağlı kalmaktır. Bediüzzaman Said Nursi’nin bu inancı ve bunun çağrıştırdığı ahlâkî değerleri yaşatmak gayretindedir. Mesele Resulullahın (a.s.m.) şu hadisi etrafında dönmektedir: “Kim Müslümanların işlerine ihtimam göstermezse, onlardan değildir.” Bu hadis her Müslüman kadın ve erkeğe hakkı açıkça söylemeyi, yeryüzünde Allah’ın adını yüceltme konusunda gayret göstermeyi, meşru vesileleri kullanarak İslâma hizmeti şart kılıyor. Bediüzzaman bu hususta Cemâleddin Afgânî gibi hakkı apaçık söylemiştir. Zâlimlerin yüzlerine karşı “Millete yaptığınız zulme son verin” diye haykırmıştır. Bununla beraber Bediüzzaman’ın üslûbu siyasi değil, fikir ve eğitim ağırlıklıdır. Bu yönüyle Şeyh Muhammed Abduh’a benzemektedir. Muhammed Abduh’un bu konuda meşhur bir sözü vardır: “Geçmişte, şimdide ve her zaman, siyasetten kaynaklanan her şeye ve siyasete Allah lânet etsin...” Şeyh Muhammed Abduh’un nazarında, îmanın muhafazası ve takviyesi için en önemli vesile, Kur’ân-ı Kerîm tefsiridir... Abduh, âyeti okur, şayet âyet îmana dair ise, başka âyetlerden de istifade ederek kâfi derecede izah ederdi. Şayet ahlâka ait bir âyet ise, bu âyette geçen ahlâkî düsturların, milletin ıslâhındaki tesirini ve aydınlatcı yönlerini beyan ederdi. Şayet âyet-i kerime sosyal hayatın esaslarından bahsediyorsa, milletin hayatında bu esasların önemini nazara olarak açıklardı. 13 Muhammed Abduh, Tefsîrü’l-Menâr’ında bu üslûbu tercih etmiş. Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân’da bu üslûbu tercih etmiş. Ezher şeyhlerinde Mahmud Şeltut bu üslûbu tercih etmiş. Daha sonra da İslâm dünyasında birçok âlim bu üslûbu tercih etmiştir. Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur tefsirinde tercih ettiği üslûba gelince; Üstad, risaleleri tarif ederken şöyle eder: “Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’ân’ın bâhir bir bürhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem’a-i i’caz-ı mânevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâı ve o mâden-i ilm-i hakikattan mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i mâneviyesidir.” 14 “Risale-i Nurlar, çeşitli ilim ve fen kaynaklarından istifade edilerek yazılan diğer eserler gibi değildir. Üstad Bediüzzaman, Kur’ân’dan başka hiçbir kitaba müracaat etmeden ve te’lifat zamanında yanında hiçbir kitab bulunmadan Nur Risalelerini te’lif etmiştir.” 15 “Sual: Risale-i Nurlar bildiğimiz diğer tefsirlere benzemiyor, nasıl onlara Kur’ân-ı Kerim tefsiri nedir? “Cevap: Tefsir iki kısımdır: Biri, âyetin ibaresini ve lâfzını tefsir eder; biri de, âyetin mâna ve hakikatlarını izah ile isbat eder. Risale-i Nur, bu ikinci kısım tefsirlerin en kuvvetlisi ve en kıymettarı ve en parlağı ve en mükemmeli olduğu, ehl-i tahkik ve tetkikten binlercesinin şehadetiyle ve tasdikiyle sabittir.”16 * * * Bediüzzaman Said Nursi, Muhammed ikbâl ile aynı zamanlarda dünyaya gelmişti. Her ikisi de 19. asrın yetmişli yıllarında doğdular. Fakat Bediüzzaman, Muhammed ikbâl’den daha fazla yaşamıştır. Bu iki değerli âlim, Batı medeniyetine karşı aynı tutumu izlediler. Her ikisi de Batının adlatıcı, parlak görünüşüne itibar etmediler. Batı medeniyetinin ruhuna nüfuz ederek içyüzünü ortaya çıkardılar. İlmin ve terakkinin aslâ karşısında olmadılar. Her ikisi de zulümden kurtuluş çarelerini aradılar. Bütün bunlar, zaten bizim inancımızın bir parçasıdır. Çünkü İslâm dini, ilim öğrenmeyi farz kılan tek dindir. Bediüzzaman’ın, Kur’ân’la barışmayan Avrupanın ikinci yüzü olan Batı medeniyetine bakışı şöyledir: “Küfür ve küfranı dağıtıp neşreden onun bedbaht ruhudur! Acaba hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musîbetlerle musîbetzede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın cismiyle, zahirî bir surette aldatıcı bir zînet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mes’ud denilebilir mi? Âyâ görmüyor musun ki, bir adamın cüz’î bir emirden me’yus olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazib ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor. Halbuki senin şeâmetinle, kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtâa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et eden bir bîçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba zâil, yalancı bir Cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu Cehennemde azap çeken bir insana mes’ud denilebilir mi? İşte sen bîçare beşeri böyle baştan çıkardın. Yalancı bir Cennet içinde Cehennemî bir azap çektiriyorsun.”16 Alex Carrel’de İnsan Denen Mechul kitabında aynı meâlde şeyleri söylememiş midir? Tomby’nin bu medeniyetin yorumunu yaparken ikazda bulunduğu şey, aynı şey değil midir? Evet, eskiden birçok medeniyetin çökmesi gibi, bu medeniyetin de çöküşünün yaklaştığını haber veren son zamanlarda birçok kitap ve araştırmanın yayınlandığını görmekteyiz. Muhammed İkbâl’in haber verdiği gibi, ruhu susuzluktan ölmeye yüz tutmuş Avrupa, içinde medeniyet görünen aldatıcı serapta intihar ediyor. Bugün değilse de, yarın mutlaka edecektir. Zira, temel taşları kaymış olan bu medeniyetin en ufak bir sadmeye dahi tahammülü kalmamıştır. Bu hüküm kapitalizm için geçerli olduğu kadar, komünizm için de geçerlidir. Her ikisi de Allah Teâlâ’nın yeryüzünün halifesi olarak yarattığı insan gerçeğine zıddır. 17 Verilen haberin yarısı komünizmin çöküşüyle gerçekleşti. Diğer yarısının tamamlanması ise uzak değildir. Evet, biz sıradan bir adamın karşısında değiliz. Abbas el-Akkad’ın Hz. Ömer (r.a.) hakkında dediği gibi, “Fevkalâde üstün meziyetlere sahip, kusursuz bir insan, hâlifelik konusunda mümtaz bir şahsiyet. Böyle şahsiyetler bir zaman dilimi içinde ancak bir kaç tane bulunabilir.” “Evet, o hiç şüphesiz güçlü bir insandır. Zîra her büyük insan güçlüdür. Böyle insanları gerçek yönleriyle tanımak kolay değildir. Çünkü o insan tarihte emsâli az görülen bir şahsiyettir. Bazan olur ki, ahlâk ve karakterlerinin incelikleri bakımından böyle büyük şahsiyetler tarihte tek başlarına bir tarz, bir ekol hükmünde yerlerini alırlar.” Bediüzzaman’ın efkârının programı ve davasının esasları: Bediüzzaman, 1909’da Dini Ceride adlı bir gazetede “Dağ meyvesi acı da olsa devadır” adlı makalesinde fikriyatını “dokuz” madde halinde özetler. Bu makalenin alt başlığı, onun şuurlu şekilde belli maksatları mücadele programına aldığını göstermesi bakımından zikre değer: “Bediüzzaman’ın Fihriste-i Makasıdı ve Efkarının Programıdır.” Bu dokuz maddeyi şöyle özetleyebiliriz: Birinci madde: İslâm âlemini terakkiye sevkedecek uyanışı sağlamak. İkinci madde: İslâm maarifini sağlayan üç merkez arasındaki ihtilafı gidermek: Bu üç merkez medrese, mektep ve tekkedir. Üçüncü madde: İlmî çevrelerde ilmî hürriyeti tesis etmek. Dördüncü madde: Medreselerde ihtisas şubeleri te’sis etmek. Beşinci madde: Mürşid-i umumi olan vaiz ve hatiplerin yetişmesini de ele almak. Altıncı madde: Osmanlılarda terakki meylini uyandırmak. Burada asıl mevzumuzu teşkil eden üç düşman mevzubahis edilir. Yedinci madde: Hilafet makamının ıslâhı meselesi. Sekizinci madde: Osmanlı Devletinin beylikler devrine dönüşmemesi için, Müslüman halklar arasında ittihad-ı Muhammedî fikrinin geliştirilmesi. Dokuzuncu madde: Millî birliği sağlayarak, Kürtlerin ihtilafı sebebiyle zayi olan kuvve-i cesimelerinden istifade etmek.3 Hemen kaydedelim ki, 1907’de İstanbul’a gelmiş olan Bediüzzaman’ın bu fikirleri çok önceleri geliştirdiği, İstanbul’a gelmezden önce bunlardan bir kısmının tahakkuku için yıllar önce, aşiretler nezinde çalışmalar yaptığı bilinmektedir. Hattâ İstanbul’a da fikirlerinin tahakkuku maksadıyla gelmiştir.4 Bediüzzaman dokuz maddede hülasa ettiği bu temel fikirleri, “hem bir meslek takip ettiğini göstermek”5, hem “hakikat olduğu için” hem de hak olan bir davanın iyice yerleşmesi için onun esaslarına “mükerreren irca-ı nazar lâzım olduğu” için bütün kitaplarında ve yayınlarında tekrar tekrar ele alır.6 İLME DAİRGÖRÜŞLERİ: “Hem de düşmanlarımız onlar (ecnebiler) değil. Asıl bizi bu kadar düşürüp İ’la’yı Kelimetullaha mani olan cehalet ve neticesi olan muhalefet-i şeriattır. Ve zaruret ve onun semeresi olan sû-i ahlâk ve harekattır. Ve ihtilaf ve onun mahsulü olan ağraz ve nifaktır ki, ittihadımızın (gayesi) bu üç insafsız düşmana hücumdur.”11 Her kötülüğümüzün dip temelinde cehaleti gören Bediüzzaman, kurtuluşu da ilimde bulur. Der ki: “Ben Vilâyet-i Şarkiyyede aşiretlerin hâl-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevi bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak.”12 Cehalet meselesinin halli: Bütün ahlâksızlıkların, gerilikler ve harici düşmanlara karşı mağlubiyetlerin asıl sebebi gördüğü cehaletin izalesini, medreselerin yaygınlaştırılmasında görmüştür. Ancak o, devrindeki medreselerden hem kemiyet (sayı) hem de keyfiyet yönüyle memnun değildir. Evet, medreseler sayıca artırılmalıdır. Fakat bundan önce ıslâh edilmeli, medreselerde inkılâb yapılmalıdır. Ona göre medreseler, taşıdıkları üç eksiklik sebebiyle asrın ihtiyacına uygun adam yetiştirememektedirler.15 Üstad ile kendisine hayranlık gösteren bu tür şahsiyetler arasındaki bu alakalar siyasetin hakim olduğu bir ortam ve atmosferde doğmuştur. Özellikle İttihad ve Terakki’nin faaliyetlerinin büyük bir heyecanla yürütüldüğü, hasta olan Hilafet-i İs¬lâmiye aleyhinde hile ve tuzakların kol gezdiği o dönemde, birbirinden farklı ve hatta zıt da olsa bütün hareketlerin arkasındaki faktör, siyasî etkenlerdi. Bediüzza¬man da sözkonusu mücadelenin tam ortasında yaşıyordu. Bu sebeple İslâma yö¬neltilen planlara karşı onu korumaya gayret ederken aynı etkenlerden yararlanması ve hedeflerini, belirttiğimiz sebeplerden dolayı kendisini içinde bulduğu ve âdeta kuşatıldığı aynı atmosferde gerçekleştirmesi gerekiyordu. Onu İttihad ve Terakki grubuyla, bu grubun kullandığı aynı taktik ve silahla mü¬cadeleye ve onları yıkıcı hedeflerine ulaşmaktan alıkoymaya sevkeden buydu. Üs¬tad merhum, İttihadçıların kullandıkları aynı sloganları kullanıyordu. Bunlar da hürri¬yet, kardeşlik ve eşitlikti. Fakat o, sözkonusu sloganları İslâm şeriatı ve inancına bağlama noktasına ısrarla dikkat çekti. Sonra şiddetle bu noktaya parmak bastığı ateşin hitabelerde bulundu ve makaleler neşretmeye başladı. O, bu siyasî tutumunu şöyle ilan ediyordu: “İslâmiyetin tarif ettiği hürriyete iltica etmezsek, istibdat ve istibâda maruz ka¬lırız ve insanları hürriyet adına fitnenin kucağına atar, çok yakında bu hürriyete kurban oluruz.” Bu siyasî yöntem, insanları İttihadçıların kafasındaki tehlikelere karşı uyarmak için en uygun yoldu. Bu şekilde İttihadçılar da, hiçbir bahaneyle onu muaheze edemiyordı. Çünkü kendilerinin kullandığı sloganların aynısını dile getiriyordu.